Daryuş Şayegan’la son kitabı hakkında: Proust’un Seyr Süluku

İranlı yazar ve düşünür Daryuş Şayegan, 2 Şubat 1935 günü Tahran’da doğdu. Cenevre Üniversitesi’ndeki eğitiminin ardından ülkesine döndü. Şayegan, Tahran Üniversitesi Karşılaştırmalı Felsefe ve Hint çalışmaları alanında Profesör. “Yaralı Bilinç” (Geleneksel Toplumlarda Kültürel Şizofreni), “Batı Karşısında Asya”, “Din Devrimi Nedir” gibi kitapları dilimize de çevrildi. Şayegan, son kitabı olan “Zamanın Büyülü Fanusu” hakkında İran Kitap Haber Ajansı İbna’dan Sacide Selimi’ye verdiği bu röportajından kısa bir süre sonra bilinci kapalı bir şekilde hastaneye kaldırıldı. Yaklaşık bir buçuk aydır da yoğun bakımda tedavi görmektedir.
Kitabın yayınlandığını duyar duymaz içimde üstatla bir söyleşi yapma arzusu belirdi. Ve sonbaharın son günlerinin bir öğleden sonrasında bu arzum gerçekleşti. Üstad bizi güler yüzlü bir şekilde kabul etti. Bu büyük yazar, düşünür ve mütercimimizle Proust ve Kayıp Zamanın İzinde kitabı hakkındaki söyleşimiz aşağıdadır.
18. yy sonlarında “pastiş” terimi edebiyat eleştirisinde “yazılanın bilinçli taklidi”ni kastederek yapmak, “bilinçli taklit” anlamında kullanılmıştır. Yani yazar yazma alıştırması yaparken önceki eserlerden alıntı yapmaktadır. Bildiğimiz kadarıyla ve sizin de bu kitapta işaret ettiğiniz üzere Proust da bu yöntemle yazmaya başlamış ve kendinden önceki iyi yazarları taklit edip onlardan alıntılar yapmış. Şehla Haeri Hanım da Proust’un Gölgesinde isimli kitabında Proust’un Bin Bir Gece Masalları’na olan ilgisinden ve onun alıntılamaya olan meylinden bahseder. Sizce bu taklit Kayıp Zamanın İzinde kitabında kendini nasıl belli eder? Bir ayrıcalık sebebiyle o eserlerden etkilendi diyelim, bu etkileşim nasıl tarif edilebilir? Eserindeki kurgu, dil ve üsluba, döneminin yazarlarına etki etmiş midir? Peki ne oldu da bu roman “20. yy’ın en iyi romanı” kabul edildi ve diğer eserleri geride bıraktı?

Pek çok kişi Proust’un, kahramanlarını oluştururken önceki yazarlardan farklı bir yol izlediğini düşünüyor. Bu bağlamda onun karakterleri Balzac ve Zola’nınkiler gibi hayatın zorluklarına tutsak olmamışlardır. O karakterlerini betimlerken daha çok aristokratik çevreleri ele alır.Mesela Kayıp Zamanın İzinde’de bir avukat ya da doktorla karşılaşabiliriz ama Proust onun işlerinden bahsetmez. Aynı şekilde Alain de Botton ise, Proust’un eserlerinin özelliklerinden birinin, karakter tahlilleri olduğunu ve bize sunduğu bu karakterleri, kendi yaşantısındaki insanlardan esinlenerek oluşturduğunu söyler. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir? Romandaki karakterler iki türden hangisine daha yakındır?

Onun karakterleri sadece bir açıdan değerlendirilebilen iki boyutlu bir portreden ibaret değildir. O karakterlerinin derununu ve bir ferdin farklı yönlerini dikkatle resmeder.
Proust karakter tahlilleri yaparken genellikle onların bilinçaltını hedefler ve titizlikle onu inceler. Sanki hiçbir ayrıntıyı kaçırmamak adına etraflarında dönüp durmaktadır. Sanki stereoskopik, üç boyutlu bir bakışa sahiptir. Öncesinde hiçbir yazar, karakterlerini zamanın ve durumların seyri doğrultusunda, farklı açılardan ele almamıştır.
Aslında Proust bir psikolog mesabesinde olaylara yaklaşıyor, tıpkı Freud’un bilinçaltına inişi gibi. Ama burada sormak istediğim şey: Farkında olarak mı bu yöntem benzerliğini kullanıyordu yoksa bu benzerlik büyük bir tevafuk mu?
Farkındaydı. Proust sezgiye ve önemine inanıyor ve diyordu ki, sezgiler insanın yaratıcılığını harekete geçirir. Ancak sezginin gücü bilgelikle yorumlanmalı. Her zaman bilginler için aklın öncelikli olduğunu, yazar içinse aklın sezgiden sonraki aşamada ortaya çıkması gerektiğini söylerdi.
Yani yazar öncelikle hisleriyle hareket eder, iç cevherini hissiyatının gücüyle elde eder. Sonraysa akla sıra gelir. Akıl da elde edilenleri tahlil edip yorumlar. Yani akıl takip edicidir, öncü değil. Proust bir sanatçı olarak dağınık ve müphem duyguları bilgelik analizinin ışığı altında tahlil edebildiği zaman ancak kendinden memnun oluyordu.
Bu soruyu Proust’un Sainte-Beuve’ye Karşı kitabı hakkında sormak istiyorum. Bilimsel yöntemlerle edebî esere katkıda bulunulması ya da akademik bir gözle eserin gözden geçirilmesi gerektiğini savunan edebiyat akımının öncüsü Sainte-Beuve. Proust bu akıma karşı durur. O edebiyatın, öncesinde elde edilen verilerle sonuca ulaşacak bir bilim olmadığına inanır. Sainte-Beuve ise alışılageldik görüşle psikoloji, bilim ve sanatın birbiriyle olan irtibatını övmektedir.Sizse Zamanın Büyülü Fanusu kitabınızda Proust’u, Freud’la irtibatı olmadığı hâlde onun kadar psikolojik boyutlara ve bilinçaltına vakıf bir psikolog olarak tanımlamışsınız. Şahsi duygularına ve gözlemlerinin ötesine geçerek Bergson’un etkisinde, insan karakterinin karanlık derinliklerine nüfuz etmeye çalıştığını belirtmişsiniz. Ancak bu iki yaklaşım görünüşte çelişkili duruyor.

Yazar içindeki sembolleri keşfedip, Mısır Hiyeroglif yazısının okunup tercüme edilmesi gibi yorumlayabilmelidir. Bu gerçeklik kitabı, sadece büyük bir yazarın ortaya çıkaracağı bir şey değildir. Bu kitap hepimizin içinde mevcuttur. Onu tercüme etmek de bize düşer. İçimizdeki adı konmamış sembollerin kitabını okumada ilk adım kendi iç dünyamızın bilinmezliklerini keşfetmek ve özündeki yaratıcı özelliği fark etmektir.
Başka bir deyişle Proust roman karakterlerinde de bunu yapmış ve içlerindeki kitabı tercüme mi etmiştir?
Evet. Daha doğrusu o karakterler Proust’un da içindeydiler zaten. O yüzden Kayıp Zamanın İzinde romanı benzersiz ve o güne değin kimsenin yazmayı başaramadığı bir romandır. Amerikalı yazar Andrew Holleran’dan bir alıntı yapalım. Kitabımızın ön sözünde de geçmişti:
- “Holleran bir mektubunda arkadaşına şöyle diyor: Sonunda Kayıp Zamanın İzinde kitabını okuyabildim. Şöyle düşün. Romanı olgunluk seviyesine ulaştıran Joyce artık geride kaldı. Proust roman yazma konusunda aşılamaz bir noktaya ulaştı. Öyle mükemmel ve öyle eksiksiz bir üslup ki onunki, bundan sonra ne halt edeceğiz diye düşünmeden edemiyorum!” Walter Benjamin de Proust’un romanının bir kısmını Almancaya çevirmiş ve Adorno’ya şöyle yazmıştı: “Proust’tan çeviri yaparken bir kelime bile fazla kullanacak olsan artık hikâye okunamayacak hâle gelir. ‘Üslubuna kapılır da yaratıcılığımı kaybeder miyim’ diye endişelenir, ‘eserinin derinliklerinde boğulurum da bir daha çıkamaz mıyım’ diyerek Proust’un azametinden korkarsın.” Bu sebepten dolayı pek çok kişi için Proust bir ekol, bir kutuptur.
Ben de tam bunu sormak istiyordum. Siz kitabınızın bir yerinde şöyle bir ifade kullanmıştınız: “Acaba Proust kendi seyr ü sülukunda bir arif midir? Ve romanı, bildiğimiz seyr ü sülukun modern hayattaki bir versiyonu mudur?”

Sanat bu seyr ü sülukta nerede durmaktadır?
Tasavvufta tarikat ya da dinin rolü neyse, bu kişisel seyr ü sülukta da sanat aynı rolü üstlenmektedir. Tasavvuf yolunda amaç hakikattir. Burada da anlatıcı kendi hakikatini aramaktadır.
Cevheri tanımak da hakikattir. Ama bu yolda cevheri sanat ile tanıyabiliriz. Edebiyat, müzik, resim gibi tüm dalları kapsayan bir sanatla. Bu yoldaki sâlik bizzat hikâyedeki anlatıcıdır. Seyr ü süluku esnasında pek çok mürşitle karşılaşır. Ressam, yazar, müzisyen. Bunlar bu hikâyede bir tür mürşittirler ve sonuçta onlardan da ayrılır.
Sanat bir tarafıyla acı çekmek de demek. Sanatçıyı ileriye taşıyan sanattır. Acı sanatçının yaratıcılığını güçlendirir. Bu yüzden Proust hakikate yaklaşmayı, artezyen kuyusundaki kaynağa ulaşmaya benzetir. Sanatçının çektiği sıkıntı, kuyunun derinliği gibidir. Su ne kadar derinden çıkarsa o kadar bereketli olur. Sanatçı da ne kadar acı çekerse o kadar özüne yaklaşır, yaratıcılığı onu başka bir yere taşır. Dostoyevski de böyle düşünüyordu ve acıyı edebî eserin kaynağı olarak görüyordu.
Proust oldukça erken, romanı bittikten hemen sonra vefat etti. Acaba kendi iç dünyasının kitabını yazmış ve artık yaşamaya devam etmesine lüzum kalmamış mıydı? Acaba Proust bu kitapla birlikte canını verdi diyebilir miyiz?

Siz kitabınızda, Proust’un romanında hayata yeni adım atan, bomboş, varlığından ve her şeyden habersiz bir varlıktan bahsediyorsunuz. O tanımadığı ve bilmediği bir ortama gözünü açmış. Bir anda yalnızlığının derinliğini anlıyor ve yalnızlık ilk acısı oluyor. Bu yalnızlık stabil bir durumda olmamasından, bir devinim hâlinde olmasından kaynaklanıyor. Bu an hakkında biraz açıklama yapabilir misiniz?
Dünyaya gelen ilk kişi olduğunuzu sanıyorsunuz. Neredesiniz ve hangi zamana gitmektesiniz? Yalnızlık ve dolayısıyla ızdırap hissediyorsunuz. Tüm bunlar daha önce bahsettiğim romandaki “ana uyku” bölümünde geçen, yarı uykulu hâlin sonucu. O, yarı uykulu hâliyle ilk insana benzer.
Anılarına yeniden ulaşmak için tüm zamanlar içinde (sanki bir el ona uzanır) ve onu kendi zamanına ve mekânına yeniden çeker. Hatıraları onu bir halkayla kendi hayatına bağlar. Söz konusu uyku, dediğim gibi aslında zamanı ve mekânı olmayan bir cevherdir. Cevher geri döndüğünde zaman, mekân ve dünya yeniden oluşur. Seyr ü süluk, hikâyenin başındaki uykuda, tam da bu zamansızlıkta gerçekleşmektedir.
Yani bir kemale erme döngüsü...
Bu yüzden Proust’u edebiyatın Einstein’i olarak nitelemişlerdir. Proust zamanı ve mekânı birbirinden ayırmaz. İkisi içi içedir. Bu yüzden Kayıp Zamanın İzinde aynı zamanda kayıp mekânın izinde de demektir.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.