Dijital göçebelik modern kapitalizmin sömürü ve eşitsizlik biçimlerini açığa çıkarıyor

Modern kapitalizmin bireye sunduğu en baştan çıkarıcı vaatlerden biri, mekânın ve zamanın prangalarından kurtulmuş, özgür bir yaşamdır. Bu vaadin son ve en parlak tecellisi, dijital göçebelik (digital nomadism) olgusunda kendini göstermektedir. Egzotik bir kumsalda dizüstü bilgisayarından iş yapan, maaşını euro veya dolar olarak kazanırken Güneydoğu Asya’da ya da Latin Amerika’da kral gibi yaşayan, 9-5 mesai döngüsünü kırmış, “dünya vatandaşı” profili, özellikle pandemi sonrası dönemde, beyaz yakalı profesyoneller için bir kaçış anlatısı olarak pazarlandı. Ne var ki bu parlak imaj, dijital kapitalizmin yeni sömürü biçimlerini, derinleşen küresel eşitsizlikleri ve modern öznelliğin yaşadığı derin ontolojik krizleri gizleyen ideolojik bir örtüden ibarettir.

Bu yeni çalışma rejimleri, geleneksel işçi sınıfı yapılarının çözüldüğü ve emeğin giderek daha fazla atomize olduğu bir zemin üzerinde yükselir. Dijital göçebe, bu atomizasyonun zirvesidir. Sendikasızdır, kolektif bir kimliğe -en azından üretken emek bağlamında- sahip değildir, sosyal güvencesi kendi bireysel becerisine ve bir sonraki “proje”yi (gig) bulabilme kapasitesine bağlıdır. Bu durum, onu neoliberalizmin ideal öznesi hâline getirir: sürekli esnek, rekabetçi, kendi riskini kendi yöneten ve başarısızlığın faturasını sadece kendine kesen bir “kendilik-girişimcisi” (entrepreneur of the self).
Coğrafi arbitraj ve yeni sömürgeciliğin konforu
Sosyolojik açıdan bakıldığında dijital göçebelik, küresel eşitsizliklerin bir sonucu olmaktan çok, bu eşitsizlikleri kullanan ve derinleştiren bir pratiktir. Bu yaşam tarzını seçenlerin ezici çoğunluğu, küresel kuzey ülkelerinin (ABD, Batı Avrupa) pasaportlarına sahip, yüksek kültürel sermayeli ve teknolojik okuryazarlığı tam bireylerdir. Onların özgürlüğü, temelde bir “coğrafi arbitraj” üzerine kuruludur: gelişmiş ülkelerin para birimleriyle kazanıp, gelişmekte olan ülkelerin para birimleriyle harcamak.

Lizbon, Mexico City, Bali, Chiang Mai veya İstanbul gibi kentler, bu yeni göçebe sınıfı için birer “vaha” hâline gelirken, bu durum yerel halk için ciddi bir yerinden edilme (displacement) tehdidi yaratmaktadır. Örneğin, 2017’den bu yana Lizbon’a akan dijital göçebeler ve kısa dönemli kiralama (Airbnb) patlaması, şehir merkezindeki kira fiyatlarını ortalama bir Portekizlinin karşılayamayacağı seviyelere çekmiştir. Forbes tarafından dijital göçebeler için en iyi şehir seçilen Mexico City’nin Condesa ve Roma gibi mahallelerinde, yerel esnafın yerini smoothie bowl satan üçüncü dalga kahveciler, yerel halkın yeriniyse İngilizce konuşan expat’lar almaktadır. Bu, David Harvey’in “mülksüzleştirme yoluyla birikim” olarak adlandırdığı sürecin yumuşak, cool ve yaratıcı bir biçimde yeniden sahnelenmesidir. Göçebe bir fatih edasıyla gelmez; bir kâşif, bir deneyimleyici olarak gelir ancak ayak izleri, yerel dokuyu sermaye lehine dönüştüren bir soylulaştırma izidir.
Bağlanamamanın psikolojisi: kökensizliğin bedeli

Bu bağlanamama hâli, sadece coğrafi hareketliliğin bir yan etkisi değil aynı zamanda dijital gig ekonomisinin temel bir gerekliliğidir. Prekaryalaşmış, bireyselleşmiş emek tam da budur. Göçebe, bir sonraki projeye, bir sonraki müşteriye atlayabilmek için duygusal olarak da esnek kalmak zorundadır. Derin bir bağ kurmak, kök salmak; sermayenin akışkanlığı önünde bir engele, bir sürtünme maliyetine dönüşür. Bu nedenle göçebenin yaşadığı yalnızlık, kişisel bir trajedi olmaktan çok bu üretim tarzının zorunlu kıldığı yapısal bir öznellik biçimidir. Birey, pazarın kendisinden talep ettiği bağsızlığı içselleştirir ve bunu özgürlük olarak adlandırır.

Yok-mekânların sakinleri ve otokratik özgürlük
Felsefi açıdan dijital göçebe, Marc Augé’nin yok-mekân (non-place) olarak tanımladığı alanların mükemmel sakinidir. Yok-mekânlar tarihsel, ilişkisel ve kimliksel bağlamından koparılmış, sadece geçiş ve tüketime hizmet eden -otoyollar, havaalanları, otel zincirleri- standardize edilmiş alanlardır. Dijital göçebenin ofisi olan Starbucks, evi olan Airbnb dairesi ve sosyal alanı olan co-working space, Berlin’de de, Bali’de de temelde aynıdır.
Bu durum, Heidegger’in ikamet etme (dwelling) kavramıyla keskin bir tezat oluşturur. İkamet etmek, bir yerde sadece barınmak değil o yerle ontolojik bir bağ kurmak, “yeryüzünü korumak ve gökyüzünü beklemek”tir. Göçebeyse ikamet etmez; sadece konaklar. Mekânla kurduğu ilişki wi-fi bant aralığının genişliği ve prizlerin mevcudiyetiyle sınırlıdır.
Dijital gözetim ve kendi kendinin girişimcisi olma disiplini

Belki de en büyük yanılsama, özgürlük yanılsamasının kendisidir. Dijital göçebenin hayatı, 9-5 ofis çalışanından çok daha yoğun bir disiplin ve gözetim altında olabilir. Michel Foucault’nun öngördüğü disiplin toplumundan Deleuze’ün denetim toplumuna geçişin en somut örneğidir bu durum.
Geleneksel işçi, fabrikada ustabaşı tarafından denetlenirdi. Dijital göçebeyse çok daha karmaşık bir gözetim ağı içindedir:

Kaçışın imkânsızlığı ve yeniden kök salma ihtiyacı
Dijital göçebelik, kapitalizmin krizine (barınma krizi, iş-yaşam dengesizliği, anlamsızlık) verilmiş bireysel bir yanıttır. Ancak bu yanıt, sistemin dışına bir kaçıştan ziyade sistemin mantığının (esneklik, bireycilik, hareketlilik) en uç noktaya taşınmasıdır. Göçebe, prangalarından kurtulduğunu sanırken aslında görünmez dijital prangaları gönüllü olarak takmıştır.
Emek meta biçiminden kurtulmadıkça sadece mekân değiştirmenin bir özgürleşme getirmeyeceğini hatırlamalıyız. Alternatifleri bireysel kaçışlarda değil, kolektif ve demokratik ekonomik yapılarda aramamız gerektiğini de aklımızdan çıkarmamalıyız.
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.