Ercüment Ekrem Talu’nun mahalle mektebinde ilk günleri

Tanzimat döneminin ünlü şair ve devlet adamlarından olan Recaizade Mahmut Ekrem (1847-1914) Türk edebiyatının önemli isimlerinden biri olarak birçok edebiyatçıyı tesir altında bırakmış edebiyatın farklı türlerinde eserler vücuda getiren bir kalemdir. Recaizade’nin oğlu Ercüment Ekrem Talu’nun dünyaya geldiği günlerde, düşünce ve edebî anlamda da yakınlık duyduğu dostu Namık Kemal ağır hastalanmıştır. Namık Kemal, Recaizade Mahmut Ekrem’e duyduğu sevgi nedeniyle oğluna Ali Ekrem adını vermiş, Recaizade Mahmut Ekrem de buna karşılık oğlunun adını Ahmet Kemal Ercüment koymuştur. Namık Kemal’in isim babası olduğu Ercüment Ekrem Talu (1888-1956) romanları, hikâyeleri, mizah yazıları ve pek bilinmese de şiirleri olan gazeteci, yazardır.
Okul yolundaki Ercüment Ekrem
Herkesin gün geçtikçe artan iç yakıcı bir hasretle yâd ettiği mazisi içinde en leziz olan dönem çocukluğudur. Ercüment Ekrem hasretini çektiği, ondan ayrıldığından beri ona benzer bir duyguyu yaşamadığını yazdığı çocukluğunun geçtiği yeri Yarım Ay dergisinin 1 Şubat 1941 tarihli 126. sayısında yayımlanan “Çocukluğum” başlıklı yazısında şöyle anlatmıştır: “İstanbul’da, Boğaziçi’nde, İstinye’de doğdum. Bu, hayatta benim ilk büyük mazhariyetimdir. İstanbul, dünyanın en güzel şehri; Boğaziçi, İstanbul’un en güzel semti; İstinye, Boğaziçi’nin en güzel köyüdür.”

Okulların açıldığı bir dönemde semtteki ilkokulun önünden geçerken, bahçede cıvıl cıvıl bağırarak oynayan çocuk kalabalığını seyreden Ercüment Ekrem’in aklına ilk mektebi gelmiştir. Boğaziçi’nde Yeniköy’de camiye bitişik sübyan mektebinde ilk tahsilini yapan Talu, o dönemki âdetlere göre törenle başlatıldığı okulun biricik dershanesinde kızlar duvar tarafında, solda; erkekler pencere önünde, sağda oturarak dersler gördüğünü hatırlamıştır. Rahmetli hocası sarıklı Raufi Efendi’yi ve okulunu Yeni Sabah gazetesinin 24 Eylül 1944 tarihli sayısında yayınlanan “Eski Mahalle Mektepleri”inde başlıklı yazısında şöyle anlatmıştır: “Çok heybetli vücudunu saran bazen vişne çürüğü, bazen de lacivert binişinin içinde daha da azametli ve heybetli görünürdü. Kırlaşmış sakalını, muntazam kırpılmış bıyıklarından ayıran dudaklar hiç gülümsemezdi. Hepimiz toplandıktan sonra ufacık çürük binayı iyiden iyiye sarsan kunt adımlarla gelir, bir tek temenna ile hepimizi selamlar, besmelesini çeker, köşeleme oturan çekmecesinin önüne geçip otururdu. Elifbeyi toplu, koro hâlinde okurduk. Kız, erkek, yani ilk sene talebesi, hep birazdan ve yüksek sesle şöyle bir acayip güfte tekrarlarlardı: ‘Elifisü enne! Elifkesi inni! Elifkötü ünnü! Beküsü benne! Bekesi binni!..’ Falso edeni, hoca yanılmadan yakalar, yanına çağırıp tekrar ettirirdi.”
İlk ders
Herkes gibi ünlü edebiyatçı Ercüment Ekrem Talu için okula başladığı günler özel olmuş ve unutulmamıştır. O günlere dair anıları çeşitli vesilelerle hatırlayan farklı yazılarında yer veren yazar, Güneş mecmuasının 1 Mayıs 1927 tarihli 9. sayısında yer alan “İlk Ders” başlıklı yazısında okula başlayacağı günleri ve okuldaki ilk gününü anlatmıştır.
Osmanlı toplumunda bir çocuk dört sene dört ay dört günlük veya beş sene beş ay beş günlük olunca yeni kıyafetlerle mahalle mektebine başlatılırlardı. Ercüment Ekrem için de bu gelenek uygulanmış dört yaşına basınca okul hazırlıklarına başlanmıştır. Bunun için Ercüment Ekrem’e pantolon ve gömlek dikilip ninesi nezaretinde Eyüp Sultan’a ziyarete gidileceği söylenmiştir. Ercüment Ekrem buna itiraz etse de gitmek mecburiyetinde kalmıştır. Orda yapılan dualarla okula gelen Ercüment Ekrem; loş, rutubetli bir avludan geçip, basamakları kımıldayan dar bir merdiven çıkarak sınıf olarak kullanılan genişçe bir odaya girmiştir. Sağda kızların solda erkeklerin oturduğu sınıfta hocanın söylediği Arapça dualara “âmin” denilerek alfabeden başlayan eğitimle ilk derse girilmiştir. İlk derste “aferin” alan Ercüment Ekrem bu ifadeyi tekrarlayınca sınıfa komik bir malzeme vermiştir. Okul hayatını gururla anlatan Ercüment Ekrem’in “İlk Ders”i şöyledir:
“Ailemiz, çocukların mektebe başlamaları hakkında eski bir an’aneye sadıktı. Dört yaşımı ikmal ettiğim gün, evde hazırlıklara başlandı. Ben bunların bana aidiyetini seziyordum. Fakat esbabını anlayamıyor, daha doğrusu çocukluğa has bir kayıtsızlıkla araştırmıyordum. Birkaç ay evvel bende hem acı hem de tatlı hatıralar bırakan bir geçit geçirmiştim. O da tıpkı böyle hazırlıklarla başlamış, bana cici esvaplar dikilmişti. Fakat o vakit ki telâşla bugünkü sükûneti mukayese ediyor, arada pek büyük farklar görüyordum. Meselâ; o vakit eve hallaç getirtilmiş, yorgancılar çalıştırılmış, benimle bir örnek büyük biraderim Nijad’a da entari yapılmıştı. Şimdi ise yapılan istihzârât [hazırlık] daha sade idi; evin içinde daha az telâş vardı, şahsına karşı ev halkında o ilk hâdiseden evvel izhar edilen merhametten, acımaktan eser yoktu. Bilâkis önüme gelen beni okşarken müftehirâne [övünme] gülümsüyordu. Kezalik ölçü alınırken dikkat ettim: Biçilen şey entari değil... Bayağı esvaptı. Pantolon ve gömlek!.. Hem de sade bana dikiliyordu. Ağabeyimi bu sefer her nedense ayırt etmişlerdi. Arada bir içime bir tereddüt, bir endişe giriyordu, sormak istiyordum:
-Ne oluyor?.. Ne var? Yine mi sünnet olacağım? Fakat derakap [hemen] oyuna dalıyor, unutuyordum.
Derken, bir sabah, yataktan fırlayıp bermutâd [her zamanki gibi] kendimi bahçeye atacağım sırada, ninem beni kolumdan tuttu:
- Bugün bahçeye inmek yok! dedi. Haydi dadın seni giydirsin de sokağa gideceğiz.
- Nereye?
- Eyüp Sultan’a.
- Niçin?
- Ziyarete.

Bazı Eylül sabahlarında, Boğaziçi’nin sinesini kaplayan sis gibi, ufacık gönlümü tedricî bir ezginlik istilâ etti. Öbür sefer de böyle Eyüp Sultan’a gitmiştik... Öbür sefer de koca kavuklu, bembeyaz, torba sakallı türbedarın heybetli huzuruna çıkmış, toprak kokan türbenin içinde iri taneli binlik tespihten geçirilmiştim. Ve pek iyi hatırımda kalmıştı: O gün ben içimde müphem bir kaygı ile eve dönmüş, dünyadan ziyade ahirete yakışan bu garip merasimin mânâsını kendi kendime anlamaya mini mini yatağımda bile, zihnimi istilâ eden karanlığı sıyırmaya çalışmıştım. Sonra arası çok geçmeden, üç buçuk yıllık mevcudiyetimi ilk defa isyan ettiren hâdise ile karşılaşmıştım.
Ben bir daha Eyüp Sultan’a gider miyim? Odadan kendimi dışarıya attığım gibi, doğru bahçeye koştum, orada hamamın odunları yığılı duran sundurmanın kuytu bir yerine gizlendim. Evin içi çınlıyor, ninemin beni küçük adımla çağıran sesi kulağıma geliyordu:
-Ercümed!. Ercümed!. Nerede bu çocuk?
Çok geçmeden ihtifagâhımda [sığınak] yakalandım. Yarı tehdit ve yarı va’d-i vaîd ile beni giydirdiler, kuşattılar, nemli gözlerimi, elimin tersiyle ikide bir silerek yola çıktım.

Ertesi sabah, yeni elbisemi giymiş, aleste idim. Bütün bu hazırlıkların mektebe başlamak için olduğunu akşamdan kulağıma fısıldayan dadım, ruhumun tekmil endişelerini gidermişti. Kırmızı atlas minderim, içinde büyük babamın kırk sene evvel babam için bizzat yazdığı yaldızlı elifbayı ihtiva eden cüz kesem, beni evden almaya gelecek olan sübyan mevkibini [ulaştırma] bekliyordu.
Derken, kapının önünde bir gürültüdür koptu: Alay hazırdı. Köy başındaki mektep yalıya yakın olduğu için oraya kadar yaya gitmem takarrür etmişti. Minderi kalfaya, cüz kesesini bana teslim ettiler. Mevkibi, geriden takip eden babamla ninemin ellerinden kurtularak çocukların arasına karıştım. Allah’tan isteyip de bulamadığım şey: Yirmi otuz yaramazın ortasında idim. Bunlarla o günden sonra ne iyi oynayacak, neler icat edecek, ne muziplikler yapacak, nasıl eğlenecektim!.. Derhâl bir çoğuyla ahbap olmuştum.
- Senin adın ne?
- Hüseyin!
- Seninki?
- Mahmut!
- Benim adım da Ahmet!. Sen uçurtma yapmasını bilir misin?
- Yaparım ya! Hem de kulaklısını.
- Yaşa be Mahmut!..
- Küçük bey! Şöyle gel!..

Kalfa elimden tutup beni mevkibin önüne götürdü. Ne var, ne oluyoruz? Tam da Hüseyin bana cebinden çıkardığı mukavva kibrit kutusunun içindeki kunduz böceğini gösterecekti. İlahi kalfa! Sana ne diyeyim?.
- Bismillahirrahmânirrahîm, de bakayım!
- Bismillah!..
- Şimdi, evvela sağ ayağını eşiğe bas da içeriye öyle gir!
- Peki!
Loş, rutubetli bir avludan geçtik... Basamakları kımıldayan dar bir merdiven çıktık... Genişçe bir odaya girdik, sağda kızlar oturmuş, bekliyorlar. Benimle birlikte gelen erkekler de sol tarafa geçip yerleştiler. Kalfa minderimi getirdi, hocanın alçacık bir çekmeceden ibaret olan kürsüsünün önüne koydu. Sonra da beni onun üzerine diz çöktürttü.
Kartal burunlu, siyah, çember sakallı, şarabî renkte sof cübbeli hoca efendi Arapça birçok şeyler söyledi; çocuklar o söyledikçe muttasıl, hep bir ağızdan “Âmin!” diye bağırıyorlardı.
Bu âminlerin arkası kesilince, yine kalfanın yardımıyla kesenin içinden elifbamı çıkardım, hocaya verdim.
- Rabbı yessir!
- Rabbi yessir!.
- Velâ tuassir!
- Velâ tuassir!.
- Rabbi temm!
- Rabbi temm!
- Bilhayr!
- Bilhayr!
- Aferin!
Dalgınlıkla ben bu aferini de tekrar ettim. Çocuklar bir kahkahadır kopardılar. Göz kuyruğuyla hocaya baktım, kaşını bile kımıldatmamıştı. Kalın parmağını elifbanın üzerine koydu, benim üzerimde o ilk gün gök gürlemesi tesirini yapan gür sesiyle:
- Elif., be., te., se.. cim!, dedi.
- Elif., be., te., se.. cim!. Hoca başını kaldırdı.
- Bugünlük bu kadar yeter!.

Yerimden kemâl-i gurur ile kalktım. İlk dersimi kekelemeden, şaşırmadan, benim yaşımdakilerde nadir bir pişkinlikle almış, tekrar etmiştim.
Son bir dua daha edilirken, arkama dönmüş, arkadaşlarımı azametle süzüyordum. Dün akşama kadar kızıl bir cehl [cehalet] içinde puyan [giden] olan ben artık allâme-i cihân kesilmiştim. O andaki hâlet-i ruhiyemi tarif edemem. Dört yıllık varlığımda azîm bir inkılap olmuş ve ben bu inkılâbın tesiri altında başkalaşmıştım. O kadar ki bu ilk dersten dönüşün üç günü, evet tam üç uzun gün ben uslu oturdum.”
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.