Futbol ve Avrupa: Hegemonya ile değerler çatışması

Haydar Haluk Ceylan
09:00, 05/04/2026, Pazar
CategoryNihayet
Nihayet Dergi
Futbol ve Avrupa: Hegemonya ile değerler çatışması
Hegemonyanın inşası: Avrupa ve futbol

Futbol bugün oyunun çok ötesinde büyük bir ekonomik güç ve tarihin belirli bir noktasında Avrupa değerlerinin ve rasyonalizmin somutlaştığı kültürel hegemonya aracına dönüşmüş durumda.

Modern futbolun tarihsel gelişimi Avrupa’nın toplumsal, ekonomik ve siyasi yapısının bir tezahürü olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla tarihsel kırılımlar nasıl gündelik hayatın akışında kesintilere ve büyük değişimlere neden oluyorsa hayatın bir parçası olarak futbol da bu değişimden nasibini alıyor. Orta Çağ geleneklerinden XIX. yüzyıl İngiltere’sinin disiplinli okul sahalarına ve oradan kıta Avrupası’nın ulusal kimlik inşasına uzanan bu yolculuk oyunun nasıl bir Avrupa imgesi ürettiğini ve bu imgenin hangi ideolojik mekanizmalarla dolaşıma sokulduğunu anlamak için uygun bir zemin sunuyor.

Futbolun yayılması resmi imparatorluk bağlarından daha çok informal imparatorluk olarak adlandırılan tüccarlar, mühendisler, bankacılar ve gemiciler aracılığıyla gerçekleşti.
Futbolun yayılması resmi imparatorluk bağlarından daha çok informal imparatorluk olarak adlandırılan tüccarlar, mühendisler, bankacılar ve gemiciler aracılığıyla gerçekleşti.

İngilizlerin futbolu ihracı ve Avrupa kıtasında modernite arayışı

İngiltere’nin dünyanın atölyesi olarak görüldüğü XIX. yüzyıl sonlarında futbol da bu ekonomik gücün bir parçası olarak ihraç edilmeye başlandı. İlginç olan futbolun yayılmasının resmi imparatorluk bağlarından daha çok informal imparatorluk olarak adlandırılan tüccarlar, mühendisler, bankacılar ve gemiciler aracılığıyla gerçekleşmiş olmasıydı. Dünya çapındaki İngiliz “gurbetçi” toplulukları tarafından kurulan bazı kulüplerin kökenleri, günümüzde hâlâ varlığını sürdüren kulüp isimlerinde açıkça görülebilir. Bunun yanında İngiliz takımlarının tanınırlığı ve ekonomik etkinin bir sonucu olarak Güney Amerika’da Arsenal (Arjantin) ve Corinthians (Brezilya) gibi kulüplerin isimleri tercih edildi.

Avrupa kıtasındaysa futbol, modernite ve ilerlemeyle özdeşleştirilmişti. Almanya’ya 1874 yılında öğretmenler August Hermann ve Konrad Koch tarafından tanıtılan oyun, başlangıçta muhafazakâr çevrelerce İngiliz hastalığı olarak nitelendirilse de kısa sürede kitleleri peşinden sürüklemeyi başardı. Futbolun kıtadaki yayılımı İngiliz idealinin ve rasyonalizminin transferi gibiydi. Bu sayede “fair play” kavramı, birçok dilde çevrilmeden doğrudan İngilizce hâliyle kullanılmaya başlanmış, bu da oyunun taşıdığı ahlaki değerlerin evrenselliğine duyulan inancı pekiştirmişti.

Sınıfsal dönüşüm ve profesyonelleşmenin ideolojisi

Başlangıçta elit kamu okullarının ve üniversitelerin tekelinde olan futbol, 1880’lerin sonundan itibaren işçi sınıfının temel eğlencesi hâline geldi. 1885 yılında profesyonelliğin yasallaşması, yetenekli işçilerin futbolu bir geçim kaynağı olarak görmesini sağladı. Profesyonel futbol liginin 1888’de kurulmasıyla birlikte futbol, endüstriyel şehirlerin kimliğinin ayrılmaz bir parçası oldu. Seyirci sayıları, 1888’de ortalama 4.600 iken, I. Dünya Savaşı patlak verdiğinde 23.100’e kadar yükselmişti. Bu kitleleşme, futbolun siyasi otoriteler için bir sosyal kontrol veya mobilizasyon aracı olarak keşfedilmesine neden oldu.

Totaliter deneyimler ve rıza üretimi: Faşizm, futbolun gücüyle tanışıyor

Futbolun kitleler üzerindeki etkisi, XX. yüzyılın diktatörleri tarafından hızla fark edildi. Özellikle Benito Mussolini’nin İtalya’sında futbol, faşist ideolojinin halka benimsetilmesi ve ulusal bütünlüğün sağlanması için stratejik bir araç olarak kullanıldı. Futbolun bir ideolojik aygıt olarak kurumsallaştırılmasıyla yerel kimliklerin bastırılması ve yerine idealize edilmiş bir İtalyan kimliğinin inşası hedeflendi.

Mussolini rejimi, futbolu iki ana düzlemde kullandı. Bunlardan ilkinde yani iç siyasette futbol kitlelerin boş zamanlarını doldurarak siyasi hoşnutsuzluğu engelleyen bir “siyasi uyutucu” işlevi gördü. İkinci düzlemse uluslararası diplomasi oldu. 1934 ve 1938 Dünya Kupası zaferleri ile 1936 Berlin Olimpiyatları’ndaki başarılar, faşist rejimin “üstünlüğünü” dünyaya kanıtlamak için kullanıldı.

Fakat Simon Martin’in analizlerine göre futbolun bu şekilde araçsallaştırılması her zaman beklenen sonucu vermedi. Rejim, futbol aracılığıyla bir “hayali cemaat” inşa etmeye çalışırken Floransa ve Bologna gibi yerel kulüpler etrafında kümelenen güçlü bölgesel kimliklerle yüzleşmek zorunda kaldı. Bu durum, futbolun aslında toplumsal gerilimleri tamamen yok edemediğini, aksine bazen bu gerilimlerin görünür hâle gelmesine neden olduğunu gösterdi.

Doğu Avrupa’da ise futbol, komünist rejimler altında devletin ideolojik aygıtı olarak yeniden yapılandırıldı. Dinamo ve CSKA gibi kulüpler askeriye ve gizli servislerin kontrolü altında birer güç gösterisi alanına dönüşmüştü. İddialara göre bu bölgelerde futbol yolsuzluğun, şikenin ve siyasi manipülasyonun en şeffaf görüldüğü saha oldu.

Jonathan Wilson, Behind the Curtain (2006) adlı eserinde, Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından Doğu Avrupa futbolunun nasıl bir çöküş yaşadığını hüzünlü bir dille anlatır. Komünizm döneminde, futbol (ve genel olarak spor) Doğu Bloku ülkeleri için Batı’ya karşı ideolojik üstünlüğü kanıtlamanın bir aracıydı. Devlet destekli bu sistem, belirli bir istikrar ve rekabet gücü sağlıyordu. Bu Steaua Bükreş veya Kızılyıldız gibi takımların Avrupa kupalarını kazanabildiği bir dönemdi. Ancak “Özgür Avrupa” rüyası ve kapitalizmin gelişi bu kulüpler için bir felaket oldu. Wilson’ın vurguladığı gibi Doğu Avrupa futbolu, Batı’nın zengin kulüpleri karşısında savunmasız kaldı. Altyapıdan yetişen yetenekler henüz çok genç yaşta Batı’ya transfer olmaya başladı. Yerel liglerin kalitesi düştü ve stadyumlar boşaldı. Macaristan, Polonya veya Romanya gibi köklü futbol kültürleri, artık Batı’nın elit liglerine oyuncu ihraç eden birer taşeron hâline geldi.

Doğu Avrupalı taraftarlar, kendi yerel takımlarının çöküşünü izlerken televizyonlarında gerçek futbolu izlemek için İngiltere Premier Ligi’ne veya Şampiyonlar Ligi’ne abone olmak zorunda kaldılar. Bu durum yerel kimliklerin aşınmasına ve futbolun küresel bir tüketim ürünü olarak Batılılaşmasına hizmet etti.

Avrupa spor modeli: Değerler, ilkeler ve hegemonik bir mücadele

Avrupa nedir? Coğrafi bir kıta mı, siyasi bir birlik mi, yoksa kültürel bir organizasyon mu? Aslında futbol bu soruyu her salı ve çarşamba gecesi bizim için sessizce yanıtlıyor. UEFA Şampiyonlar Ligi gibi organizasyonlar, Barselona’dan Kiev’e, Manchester’dan İstanbul’a kadar uzanan maçlarla zihnimizde bir Avrupa haritası çiziyor. Burada söz konusu olan turnuva fikstürünün ötesinde kıtanın kültürel sınırlarını belirleyen bir harita. Bu harita, Avrupa Birliği’nin resmi sınırlarından çok daha esnek ve kapsayıcı. Fakat bir o kadar da hiyerarşik. Futbol, tıpkı paranın üzerindeki simgeler gibi stadyum ritüelleri, logolar ve marşlar aracılığıyla Avrupalı olma bilincini gündelik hayatımızın içine sızdırıyor.

Günümüzde sporun önde gelen kurumları tarafından Avrupa değerleri ile özdeşleştirilmeye çalışılan futbol, “Avrupa Spor Modeli” olarak adlandırılan belirli bir kurumsal yapı üzerine kuruldu. Bu modelin temel taşları; piramit yapısı, açık rekabet (terfi ve küme düşme gibi) ve finansal dayanışma şeklindeydi. Bu yapının dolaşıma soktuğu ideolojiyse liyakate dayalı bir sosyal mobilite aracı olmayı hedefledi.

Modelin merkezinde yer alan UEFA’yı Avrupa’nın sosyal dokusunu koruyan bir “meta-yönetişim” aktörü olarak konumlandırmak yanlış olmayacaktır. UEFA’nın HatTrick programı aracılığıyla turnuva gelirlerini üye federasyonlara dağıtması, Avrupa’nın dayanışma idealinin bir pratiği olarak sunuldu. 2024 yılına kadar HatTrick programının Avrupa futboluna toplamda 2,6 milyar Euro aktarılmış olması, bu finansal dayanışmanın boyutlarını gösterdi.

Kulağa hoş gelen bu finansal kaynak aktarımının yöntemiyle futbol, Avrupa’nın kendi içindeki eşitsizlikleri ve “merkez-çevre” ilişkisini yeniden üreten ideolojik bir aygıta dönüştü. Avrupa Spor Modeli, kâğıt üzerinde eşitlikten bahsederken, pratikte küçük ülkelerin ve kulüplerin, büyükler için sadece birer yetenek madeni veya hammadde sağlayıcısı olduğu bir düzeni meşrulaştırdı. Küçük devletler için Avrupa futbol piramidinde yer almak, bir prestij meselesi olsa da rekabet dengesinin bozulmasıyla birlikte bu ülkelerin şampiyonlarının devler liginde başarı şansı neredeyse sıfıra inmiş durumda. Dolayısıyla futbolun sunduğu Avrupa imgesi, dayanışmadan ziyade, ekonomik güce dayalı keskin bir sınıf ayrımını yansıtıyor.

Avrupa Süper Ligi ve neoliberalizmle çatışma

Avrupa spor modelinin en büyük meydan okuması, son yıllarda ortaya çıkan “Avrupa Süper Ligi” girişimiyle karşımıza çıktı. Bu girişim bizlere aynı zamanda iki farklı Avrupa vizyonunun çatışmasını sunuyordu. Geleneksel Avrupa modeli, açık ligler, liyakat, yerel topluluk bağları ve finansal dayanışma odaklı bir yapı içerisindeydi. Amerikan neoliberal modelse kapalı ligler, kâr maksimizasyonu, küresel piyasa odaklılık ve elit kulüplerin hegemonyasını ortaya koyuyordu.

Tam da bu noktada Avrupa Birliği Adalet Divanı, UEFA ve FIFA’nın Avrupa Süper Ligi’nin kurulmasını engelleyerek AB yasalarını ihlal ettiğini ve kulüplerin ASL’de rekabet etmesini yasaklayarak hâkim konumlarını kötüye kullandıklarına karar verdi. Mahkemenin bu kararı, sporun özgünlüğünün tanınmasıyla rekabet hukukunun uygulanması arasında hassas bir denge kurdu. Bu hukuki süreç, bize inşası uzun yıllar süren futbol endüstrisinde Avrupa hegemonyasına dair bir fikir verirken aynı zamanda oyunun devasa bir serbest ticaret bölgesi ve aynı zamanda korunması gereken bir kamusal değer olduğunu teyit ediyordu.

Futbolun ürettiği Avrupa imgesi

Futbol, Avrupa’nın kendi kendisini nasıl gördüğünü ve bunu dünyaya nasıl sunduğunu belirleyen en güçlü kültürel anlatılardan biri. Günümüzde artık Avrupa Şampiyonaları gibi büyük etkinlikler, çeşitlilik, sürdürülebilirlik ve kapsayıcılık gibi modern Avrupa değerlerinin sergilendiği bir vitrin olarak görülüyor. UEFA’nın stratejik hedeflerinde yer alan “insan haklarını teşvik etme, her türlü ayrımcılığı önleme ve çevreye duyarlılık” gibi maddeler, futbolu Avrupa’nın yumuşak güç aracına dönüştürdüğü ve belli başlı kavramların karşılığını üretemese de en azından futbol sahalarında bu karşılık temelden varmış gibi davrandığı bir noktada.

Edge Hill Üniversitesinin (2021) raporunda belirtildiği gibi, AB, futbolu bir spor diplomasisi aracı olarak kullanarak hem kendi vatandaşlarına Avrupalılık hissini aşılamaya hem de dış dünyada (örneğin Asya veya Afrika’da) cazibesini artırmaya çalışıyor. Futbol, AB için bütünleşmiş, barışçıl ve kurallara dayalı bir Avrupa imgesini pazarlamanın en etkili yollarından biri. Stadyumlardaki ırkçılık karşıtı pankartlar, “Say Respect” (Saygı Duy) kampanyaları ve sosyal sorumluluk projeleri, AB’nin kendini “değerler birliği” olarak sunmasına hizmet ediyor. Ancak bu ideal Avrupa imgesi ile stadyumlarda ve sokaklarda yaşanan gerçeklik arasında çoğu zaman uçurumlar var. Kassimeris 2023 yılında yayımlanan çalışmasında, futbolun aynı zamanda milliyetçiliğin, ırkçılığın ve şiddetin yeniden üretildiği, “biz” ve “öteki” ayrımının en keskinleştiği alanlardan biri olduğunu hatırlatıyor. Dolayısıyla futbol, birleştirici bir güç olduğu kadar Avrupa’nın bastırmaya çalıştığı aşırı sağcı ve dışlayıcı eğilimlerin de aynası olabiliyor.

Bu noktada ırkçılık, yabancı düşmanlığı, savaş suçları gibi hassas konularda örnek projeler, saha kenarı reklam tabelalarını süsleyen sloganlarla futbolun vitrinini süsleyen FIFA ve UEFA’nın söz konusu gerçek sorunlar olduğunda ne kadar samimi olduğu, aldığı -daha doğrusu alamadığı- aksiyonlar nedeniyle tartışılıyor. Bazı hassas konularda alınan hızlı aksiyonların söz konusu Avrupa dışı hassasiyetler olduğunda bir çifte standarda dönüşmesiyse artık rutin bir hatalı yaklaşım olarak kabullenilmiş gibi görünüyor. FIFA ve UEFA, Gazze’de uzun süredir devam eden ve binlerce sivilin, on binlerce çocuğun hayatını kaybetmesine neden olan yıkım karşısında insani hiçbir refleks göstermedi. Bu çelişkinin çarpıcı örneklerinden biri, “Filistinli Pele” olarak anılan Süleyman Al-Obaid’in Gazze’de hayatını kaybetmesinin ardından yapılan paylaşımda karşımıza çıktı. UEFA, Al-Obaid için bir taziye mesajı yayımladı ancak ölümün faili konusunda tek kelime etmedi; nasıl, nerede ve kim tarafından öldürüldüğünü söylemeden yapılan bu muğlak paylaşım, kamuoyunda ciddi tepki topladı.

David Goldblatt, The Ball is Round adlı çalışmasında futbolu sömürgecilik, ekonomi ve askeri güç vektörleriyle iç içe geçtiğini anlatır. Avrupa futbolunun başarısı, küresel güneyden gelen yeteneklerin Avrupa merkezli bir sistem içinde uyumlanmasına dayanırken, bu durum aynı zamanda Avrupa’nın “evrensel bir buluşma noktası” olduğu imgesini pekiştirmektedir. Futbol sahası, farklı etnik kökenlerden gelen oyuncuların aynı formayı giydiği bir “entegrasyon laboratuvarı” olarak sunulmaya başlanmıştır.

Bir ideoloji olarak futbol: Modernite, rasyonalizm ve kader birliği

Avrupa’da futbolun dolaşıma soktuğu temel ideoloji, Avrupa’nın bir “kader birliği” olduğu ve rasyonel bir sistemin herkes için fırsat eşitliği sunabileceği fikriydi. Ancak bu ideolojik yapı bugünlerde “sports-washing” ve petrol parasıyla finanse edilen kulüpler gibi gerçeklerle sürekli çatışma hâlinde. Futbolun gücü, onu hem malign (kötücül) aktörler için cazip bir propaganda aracı yapıyor hem de toplumsal değişim için bir umut ışığı olarak tutuyor.

Futbolun büyüleyici yanlarından biri de kimliklerin inşasında oynadığı rol. Benedict Anderson’ın hayali cemaatler kavramı, belki de en somut karşılığını futbol tribünlerinde buluyor. Futbol takımı taraftarlığı çatısı altında birbirini hiç tanımayan milyonlarca insan aynı renkler etrafında birleşiyor ve ortak bir kaderi paylaşıyor. Avrupa futbol basını, on yıllardır “ulusal karakterleri” futbol üzerinden kodlayarak bu kimlikleri pekiştirdi. Almanların “disiplinli ve makine gibi” İtalyanların “savunmacı ve pragmatik”, İngilizlerin “savaşçı ve inatçı”, Latinlerin ise “yaratıcı ama disiplinsiz” olduğu gibi klişeler, futbol yazarlığı üzerinden sürekli yeniden üretiliyor. Bu anlatılar, Avrupa halklarının birbirlerini nasıl algıladığını şekillendiren güçlü ideolojik araçlar olarak karşımıza çıkıyor.

Sonuç yerine: Sahadaki çelişki

Futbolun tarihsel arka planı, kaotik bir halk eğlencesinin disipline edilerek modern bir kurumsal yapıya dönüşümünün öyküsü. Bu süreçte futbol, Avrupa’nın rasyonalizasyon, endüstrileşme ve demokratikleşme süreçleriyle eşzamanlı olarak gelişti. Bugün futbolun ürettiği Avrupa imgesi, dayanışma ve liyakat temelli bir sosyal model sunsa da bu modeli küresel kapitalizm ve neoliberal politikaların baskısı olmadan okumak olanaksız görünüyor.

Bir zamanlar futbol, Avrupa’nın irrasyonel ruhu, stadyumlarsa bu ruhun her hafta yeniden sahnelendiği modern tapınaklar hâlindeyken bugün işlevlerini farklı araçlarla sürdürse de elde ettiği hegemonik güçten hiçbir şey kaybetmedi. Futbol hakkında yazılmış binlerce metinde de geçtiği gibi bir milletin özsaygısı, bir şehrin travması, bir ideolojinin somutlaşmış hâli ve tüm bunların ötesini sunabilir. Gelecekte futbolun hangi ideolojiyi dolaşıma sokacağı, “geleneksel Avrupa spor modeli” ile “küresel piyasa odaklılık” arasındaki bu hegemonik mücadelenin sonucunun ne olacağıysa belirsizliğini sürdürüyor. Nihayetinde futbol Avrupa’nın birlik rüyasını yaşattığı ama aynı zamanda derin ekonomik eşitsizliklerini gizlediği bir sahne. Belki de oyunun en büyük gücü bize dünyanın tüm çelişkilerini, 90 dakikalık bir drama içine sığdırıp sunabilmesinde saklıdır.

*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026