Geçerken oturmak şehirde sosyalleşme ve dinlenme alışkanlıklarını değiştirdi

Gariplerin Kitabı’nın son sayfasındaydı; Abdülkadir es-Sufi’nin kahramanı romanın ikinci bölümünün sonunda, ahir zamanın şehirlerindeki yoğun telaşa işaret eden bir rivayeti hatırlatır: Göz gözü görmez, görse de bir simayı tanıyıp durmaz, kargaşa her yerdedir, zaman darmadağınık olmuş gibidir. Cehalet, şiddet, cinayet... Durup düşünmeye, oturup sohbet etmeye izin vermeyen bu kargaşa hâli, kapitalist tahripkârlığın son aşamaları, bir tür kıyamet. Bunun işaretlerini çoktandır fark ediyoruz gerçi: Vakit öylesine hızlı akıyor ki bütün teknolojik desteklere rağmen birine, bir yere yetişmek, bir işi yetiştirmek üzere bakar kör gibi yol alıyoruz kalabalıklarda.

Koronavirüs salgını, üzerine yapılan bütün yorumlar bir yana, şok etkisi oluşturan bir ara gibiydi; ölümcül bir teneffüs zili. Bu ara, mevcut kargaşanın zaten yıprattığı benliklerimizi yeniden biçimlendirdi. Sosyalleşmenin sosyal medyada aranması eğilimi güç kazandı, yayılma gösterdi. Kendini keşfetme veya öznelliğinde derinleşme yönündeki eğilimlere hitap eden faaliyetlerin yaygınlaşmasıyla da insanlar başkalarına vakit ayırma konusunda kılı kırk yarar oldular.
Dereden tepeden konuşmalar, iç dökmeler, teselli ve danışmalar, istişare, el işi, ev işi ve başka konularda, söz gelimi taksitle alışveriş bağlamında öğrenmeler nasıl sürdürülmez, Chatgpt el altında olsa da… Kadınlar için güçlü bir moral kaynağı olan beş çayları hiç şüphesiz grup psikoterapisine de ilham vermiştir. Beş çayları, kent hayatının rutininde zaman ve mekânın sıkıştırmalarına bağlı olarak “gün” adını aldı zamanla ve derken paralı/altınlı güne dönüştü. Eskiden apartmanın arka bahçesindeki akasyanın altına bir küçük masa atarak ikindi çayı içen komşular giderek kafelerde buluşur oldular. Kadınlar iş veya hobiler alanında daha fazla rol aldıkça da buluşmalar yol üstü mekânlarda gerçekleşmeye başladı.
Ev basık ve karanlıksa veya güneş alsa bile, bir ara kendini dışarı atma ihtiyacı duyuyorsa sahibi, üstüne bir de yaygın işsizlik eklendiğinde, kafeler niye rağbet görmesin? Ve elbette gittikçe genişleyen şehirlerde mesai dönüşü orta bir yerde buluşmayı da katarsınız gündelik programınıza. Hem dinlenir hem hasret giderir hem de dünyadan haberdar olursunuz. Bir taşla birkaç kuş.
Reklam

Şehirleşmenin gidişatı bu yeni yapılaşmayı açık kılacak pürüz ve zaaflarla maluldü elbette. Yoğun göç dolaylı bir şekilde teşvik edilirken, göçmenler kendi hâline bırakılıyordu. Ev merkezli hayat tarzı, özel alanın imkânlarının kamusal alana aktarılması sürecinde bir sıkışmaya maruz kalmaktaydı. Mahremiyet kurallarını belirleyen ekranlardı artık. Oturup hoşbeş etme ihtiyacı mı? Bahçesiz avlusuz, sokakları güvenlikten yoksunlaşmaya başlayan evlerde misafir kabulü kadınlara -evde veya dışarıda çalışsınlar, fark etmeksizin- meşakkatli geliyordu artık. Dizi keyfi, beş saati oturmalarına has neşenin yerini almaktaydı. Hoş sokak güvenlikten yoksunlaşırken çoluklu çocuklu kaç misafir kabul edebilirdi kutu gibi evin sahibesi… Oysa, yakın tarihlere kadar pek çok mahallede anneler ev önlerinde yanı başlarında çaydanlıkla oturmuş laflarken çocukları da az ötelerinde saklambaç oynayabilirlerdi.


AVM’ler sadece kadın buluşmalarını etkilemedi. Genç anneler için de bir toplanma zemini oldu. Çocukları oyun alanlarında oynarken anneler bir masada sohbet edip alışveriş yapabilir. Tanıdığım, Ankara’da yaşayan İslamcı bir yazar on yıl kadar önce, eşiyle birlikte torun bakarken günün bir kısmını AVM’de geçirdiklerini söylemişti. Yazın serin kışın sıcak oluyordu ve çocuk alanları vardı. “Bizim Eylül, Palladium’da büyüdü.” Bu sözü on yıl kadar önce bir akrabam yeğeni için söylemişti.
Reklam
Sohbetler söyleşiler nispeten ferah kılar evleri, dünyaya açar. İslami kesimlerde 90’ların ortalarına kadar, evin beyi salonda arkadaşlarıyla davanın çeşitli meselelerini tartışırken karısı mutfakta kusursuz bir hizmet için çabalardı. Çay tepsisini aralık kapıdan uzatır, aynı aralıktan konuşmalara kulak kabartırdı. Bu tartışmalar bazen bir çay ocağında, bazen bir dernekte sürerdi. Kadınlar siyaset içermeyen ev vaazlarında bir araya gelirlerdi. 1980’in başlarından itibaren Mevhibe Kor’un Küçükyalı’daki, projesini kendi çizdiği evinde düzenlediği okuma toplantılarından söz etmiştim bu sayfalarda.

İstanbul küreselleşmenin başkentlerinden biri hâlinde yapılandığı için de dur durak bilmez bir büyümeye maruz bırakıldı. Evlerle iş yerleri ve okulların mesafeleri açıldıkça, şehir içi gelip gitmeler aralarda bir yerde oturup nefes alma, aralarda bir yerde buluşma ihtiyacını koydu ortaya.
2000’li yılların başlarından itibaren kadınlar ev oturmalarını kafelere taşımaya başladılar. Bunun başlıca açıklaması refah düzeylerindeki görece iyileşme değil elbette, servis için hazırlanma telaşına düşmeksizin bir masa etrafında toplanıp muhabbete koyulmanın rahatlığı da değil. Çoluk çocuk, hasta bakımı, ev işi derken ev dışına nadiren çıkabilen kadınlar için şehrin hareketliliğine katılma hissi veriyor kafe buluşmaları. Ev/iş mesaisiyle dışında kaldıkları bir şehir ortamına, bir şehir zamanına dâhil oldukları hissiyle geçiyor birkaç saat. Yazları bahçe gibi bir mekân seçilir. Evde hazırlanmış ikramlar olur masada. Zamanla şehir içi ve derken şehir dışı turlarına dönüşecektir bu yepyeni keşiflerle derinleşen tecrübeler.
Reklam

Birkaç yıl önce Twitter’da kadınların kafelere gösterdiği ilgiden söz ettiğimde birçok kadın kafe oturmaları ile kitap okurluğu arasında bağ kurmuş ve kitap okumaya izin veren bir atmosferi olan kafelere gitmeyi yeğlediklerini belirtmişlerdi.
Mai ve Siyah gibi romanlarda, kafe kültürünün Osmanlı aydınları arasında da mevcut olduğunu okursunuz. Daha öncesi elbette Cemal Kafadar’ın bir makalesinde derinlemesine işlediği kahvehane geleneği. Kafadar bu makalesinde Osmanlı’nın XVI. yüzyılda modernleşme serüvenini kendi dinamikleriyle yaşamasında kahvehanelerin rolünü ele alır.
Kadınların kafe tecrübesi de nevzuhur bir olgu değil hoş. Oral Çalışlar konuya ilişkin bir yazısında Ahmet Semih Mümtaz’ın Tarihimizde Hayal Olmuş Hakikatler kitabından ilginç paragraflar aktarır. Semih Mümtaz, çocukluğunda II. Abdülhamit’in sarayında yaşamıştı. Saraydaki gündelik hayat üzerine ilginç gözlemlere sahip olduğu gibi dönemin konakları, mesire yerlerini çevreleyen toplumsal hayatı üzerine de ilginç bilgilere yer veriyor kitabında. “Çamlıca ve Suları” başlıklı bölümde Kısıklı Yolu üzerindeki Hanımseti’nde bulunan bir kahvehanede, seyir için o tarafa gelen kadınlara ayrılmış kafesli yerler olduğunu anlatıyor. İsteyenler yerlere serili hasırlar veya ufak alçak iskemlelerde oturur, uzanır, mevsimin yemişlerini yer, sonra çay ve kahvelerini içerlermiş. Yazar burada saz çalarken bazı kadınların nargile içtiklerini gördüğünü de kaydediyor.

Reklam
Eskiden çay bahçelerine niye gidilirse kafelere de benzeri sebeple gidiliyor şimdilerde ama fazlası var: arada nefes almak, geçerken biriyle buluşmak, evdeki şartların mesafeli misafiri kabule uygun olmaması… İş görüşmeleri açısından da elverişli olabilir kafeler; hazırlanma üşengeçliği sebebiyle ertelenen görüşme içinse köşedeki kafe kolaylık sağlar. Öyle ya ilişkilerimiz artık eskisinden daha karmaşık. Mahallemiz şehrin dört bir tarafına değil dünyanın dört bir tarafına savruldu. Her yere de yetişmeye çalışıyor, son anlarda da olsa uğramalarla yol alıyoruz. Kafeler de bu uğramaları sürekli kılacak bir cazibe için birbiriyle yarışmaya başladı. Ev yemekleri, vegan mutfak, glutensiz yemekler, müşterinin servise katılması… Sokak arasındaki Muhabbet Olsun isimli pastane alelacele adını değiştirerek “kafe” havası kazanma yolunu tuttu.
Gerçek bir dinlenme, can kulağıyla dinleme, bazen de yan yana oturup sessizce hatırlamaya bırakma kendini… F. Lloyd Wright, Japonya yolculuğunda edindiği izlenimlerle şöyle düşünmeye başlamıştı: Sandalye ya da koltuk tek yönlü, sedir çok yönlü kavrayış sağlıyor. Wright böylelikle sonraki projelerinde mekânı sandalye ve koltuk yerine sedirlerde oturup sohbet etmeyi sağlayacak şekilde tasarladı hep. Bu tür bir tercihi dikkate alan kafeler de hiç yok değil.

Yüz yüze sohbetin yerini ne ekran görüşmeleri tutuyor ne telefon konuşmaları ne kitaplar dindiriyor sohbet susuzluğunu ne filmler; bunu öğrendik üç yıl boyunca eve kapanırken. Öğretici bir hasretti yaşadığımız. İnsan insanla anlıyor, tazeliyor kendini. Söz sohbet bir yerde hayal âlemlerine sürüklese de başkasının tecrübelerine uyandırıyor. Barış ve asayiş sokağın seslerine kulak verme sorumluluğuyla kazanılıyor, bu her yerde ve her zaman böyle.
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.