Geçerken oturmak şehirde sosyalleşme ve dinlenme alışkanlıklarını değiştirdi

Cihan Aktaş
10:00, 08/02/2026, Pazar
CategoryNihayet
Nihayet Dergi
Geçerken oturmak şehirde sosyalleşme ve dinlenme alışkanlıklarını değiştirdi
​ Geçerken oturmak, ara yerde bir nefes almak

Gariplerin Kitabı’nın son sayfasındaydı; Abdülkadir es-Sufi’nin kahramanı romanın ikinci bölümünün sonunda, ahir zamanın şehirlerindeki yoğun telaşa işaret eden bir rivayeti hatırlatır: Göz gözü görmez, görse de bir simayı tanıyıp durmaz, kargaşa her yerdedir, zaman darmadağınık olmuş gibidir. Cehalet, şiddet, cinayet... Durup düşünmeye, oturup sohbet etmeye izin vermeyen bu kargaşa hâli, kapitalist tahripkârlığın son aşamaları, bir tür kıyamet. Bunun işaretlerini çoktandır fark ediyoruz gerçi: Vakit öylesine hızlı akıyor ki bütün teknolojik desteklere rağmen birine, bir yere yetişmek, bir işi yetiştirmek üzere bakar kör gibi yol alıyoruz kalabalıklarda.

Koronavirüs salgını, üzerine yapılan bütün yorumlar bir yana, şok etkisi oluşturan bir ara gibiydi; ölümcül bir teneffüs zili. Bu ara, mevcut kargaşanın zaten yıprattığı benliklerimizi yeniden biçimlendirdi. Sosyalleşmenin sosyal medyada aranması eğilimi güç kazandı, yayılma gösterdi. Kendini keşfetme veya öznelliğinde derinleşme yönündeki eğilimlere hitap eden faaliyetlerin yaygınlaşmasıyla da insanlar başkalarına vakit ayırma konusunda kılı kırk yarar oldular.

Dereden tepeden konuşmalar, iç dökmeler, teselli ve danışmalar, istişare, el işi, ev işi ve başka konularda, söz gelimi taksitle alışveriş bağlamında öğrenmeler nasıl sürdürülmez, Chatgpt el altında olsa da… Kadınlar için güçlü bir moral kaynağı olan beş çayları hiç şüphesiz grup psikoterapisine de ilham vermiştir. Beş çayları, kent hayatının rutininde zaman ve mekânın sıkıştırmalarına bağlı olarak “gün” adını aldı zamanla ve derken paralı/altınlı güne dönüştü. Eskiden apartmanın arka bahçesindeki akasyanın altına bir küçük masa atarak ikindi çayı içen komşular giderek kafelerde buluşur oldular. Kadınlar iş veya hobiler alanında daha fazla rol aldıkça da buluşmalar yol üstü mekânlarda gerçekleşmeye başladı.

Ev basık ve karanlıksa veya güneş alsa bile, bir ara kendini dışarı atma ihtiyacı duyuyorsa sahibi, üstüne bir de yaygın işsizlik eklendiğinde, kafeler niye rağbet görmesin? Ve elbette gittikçe genişleyen şehirlerde mesai dönüşü orta bir yerde buluşmayı da katarsınız gündelik programınıza. Hem dinlenir hem hasret giderir hem de dünyadan haberdar olursunuz. Bir taşla birkaç kuş.

Neoliberalizmin 80’lerden itibaren dünyada yankılanan, önce Thatcher’da duyduğumuz sloganı “Alternatifi yoktur” şeklindeydi, malum. Yeni ideoloji Türkiye’de, temeli tüketime dayalı ama bununla sınırlı olmayan, şiarları “tüketim, yenilik ve güvenlik” olarak özetlenebilecek bir anlayışa dayanıyordu Jean François Pérouse’a göre.
Küresel bir hayat tarzı, şehirlere kondurulan güvenlikli siteler, plazalar ve AVM’lerle belli bir tüketim tarzını vazediyordu. Peki bu dairenin dışında tutulanlar/kalanlar ne olacaktı, en alttakilerin karanlığı kimlerin meselesi olacaktı? İlginç ve acıklı olan, mahalle hayatını sonlandıran bu yeni sistemin mekânlarının ülkemizde mahalle yaşantısı konusunda hep esef ve özlemle konuşup yazan mütedeyyin muhafazakârlar inisiyatifinde inşasıdır.

Şehirleşmenin gidişatı bu yeni yapılaşmayı açık kılacak pürüz ve zaaflarla maluldü elbette. Yoğun göç dolaylı bir şekilde teşvik edilirken, göçmenler kendi hâline bırakılıyordu. Ev merkezli hayat tarzı, özel alanın imkânlarının kamusal alana aktarılması sürecinde bir sıkışmaya maruz kalmaktaydı. Mahremiyet kurallarını belirleyen ekranlardı artık. Oturup hoşbeş etme ihtiyacı mı? Bahçesiz avlusuz, sokakları güvenlikten yoksunlaşmaya başlayan evlerde misafir kabulü kadınlara -evde veya dışarıda çalışsınlar, fark etmeksizin- meşakkatli geliyordu artık. Dizi keyfi, beş saati oturmalarına has neşenin yerini almaktaydı. Hoş sokak güvenlikten yoksunlaşırken çoluklu çocuklu kaç misafir kabul edebilirdi kutu gibi evin sahibesi… Oysa, yakın tarihlere kadar pek çok mahallede anneler ev önlerinde yanı başlarında çaydanlıkla oturmuş laflarken çocukları da az ötelerinde saklambaç oynayabilirlerdi.


AVM’ler sadece kadın buluşmalarını etkilemedi. Genç anneler için de bir toplanma zemini oldu. Çocukları oyun alanlarında oynarken anneler bir masada sohbet edip alışveriş yapabilir. Tanıdığım, Ankara’da yaşayan İslamcı bir yazar on yıl kadar önce, eşiyle birlikte torun bakarken günün bir kısmını AVM’de geçirdiklerini söylemişti. Yazın serin kışın sıcak oluyordu ve çocuk alanları vardı. “Bizim Eylül, Palladium’da büyüdü.” Bu sözü on yıl kadar önce bir akrabam yeğeni için söylemişti.

Bu konuları hep İstanbul üzerinden irdeliyoruz ister istemez.
Ekonominin merkezi İstanbul, kültür ve ideoloji açısından, model kılınmış Ankara’dan daha fazla etkili olagelmiştir ülke nüfusu üzerinde. Turgut Özal 90’ların başlarında “İstanbul’u Beyrut yapacağız.” demişti.
Bu amaç doğrultusunda Cağaloğlu medya merkezi olmaktan çıkarılıp otelcilere terk edildi. Sözgelimi tarihi Osmanlı Arşivi binası Kâğıthane’de dere yatağında inşa edilen bir binaya taşıtıldı ki uzman olmaya hacet yok, dere yatağında arşiv binası olmaz. Benzeri sıhhileştirme planlarıyla mekânlarından uzaklara gitmeye zorlanan madun kesimler içinse Batı’daki endüstrileşmiş şehirlerde de yaşandığı üzere konut silosu tarzında binalar “üretildi”. Önce bahçe ve avlulardan yoksunlaştı evler, derken balkonlar küçüldü ve zamanla bu küçük balkonlar camekânla kaplandı.

Sohbetler söyleşiler nispeten ferah kılar evleri, dünyaya açar. İslami kesimlerde 90’ların ortalarına kadar, evin beyi salonda arkadaşlarıyla davanın çeşitli meselelerini tartışırken karısı mutfakta kusursuz bir hizmet için çabalardı. Çay tepsisini aralık kapıdan uzatır, aynı aralıktan konuşmalara kulak kabartırdı. Bu tartışmalar bazen bir çay ocağında, bazen bir dernekte sürerdi. Kadınlar siyaset içermeyen ev vaazlarında bir araya gelirlerdi. 1980’in başlarından itibaren Mevhibe Kor’un Küçükyalı’daki, projesini kendi çizdiği evinde düzenlediği okuma toplantılarından söz etmiştim bu sayfalarda.

Oturup kalmak mı bir koltukta veya masa başında… 80’ler ve 90’larda, hatta 2000’lerde sokaklarda, meydanlardaydık. Masa başında saatler geçirmek suçluluk duyururdu, insanlar sokaklarda ve meydanlarda hak arayışı ve hakça bir kamusal alan için başörtüsü yasağına karşı yürürlerken.
Rahmetli Muazzez Akıncı, Fatih’teki kadınlar mektebi Suffa’dan Beyazıt Meydanı eylemlerine zeytinyağlı sarma gibi ikramlarla gelirdi. Bir keresinde eylemcileri çevreleyen polislere de ikram etmişti bu sarmadan Muazzez abla.

İstanbul küreselleşmenin başkentlerinden biri hâlinde yapılandığı için de dur durak bilmez bir büyümeye maruz bırakıldı. Evlerle iş yerleri ve okulların mesafeleri açıldıkça, şehir içi gelip gitmeler aralarda bir yerde oturup nefes alma, aralarda bir yerde buluşma ihtiyacını koydu ortaya.

Kadınlar hava almayı ve güneşlenmeyi, sohbet ve ikramlarla birlikte planlamaya çalışırlar oldum olası. Küçükyalı’da 70’lerin başlarında bir kadınlar hamamı vardı, hemen yakında Bostancı’da da kadınlara mahsus bir havuz. Semtin hanımları hamam sefalarının yanı sıra havuza gitmekte de yarışırlardı, ellerinde saklama kaplarıyla türlü türlü ikram ve atıştırmalık. Tesettürlü kadınlar için o yıllarda özel bir plaj hayal edilemezdi.
İlk kadın plajlarından biri 1990’larda Esenköy’de açıldı ve medyada sık sık gizli saklı çekimler yoluyla yayıncılık malzemesi yapıldı. Sahili kum yerine taşlarla dolu bakımsız bir plajdı.
Yine de kadınlar güneşlenmek için, pikniğe gelirmiş gibi bir hazırlıkla rağbet gösterir, iri iri kumlarla taşların üzerine yaydıkları hasırlara yerleşerek hasbihal eder, dertleşirlerdi.

2000’li yılların başlarından itibaren kadınlar ev oturmalarını kafelere taşımaya başladılar. Bunun başlıca açıklaması refah düzeylerindeki görece iyileşme değil elbette, servis için hazırlanma telaşına düşmeksizin bir masa etrafında toplanıp muhabbete koyulmanın rahatlığı da değil. Çoluk çocuk, hasta bakımı, ev işi derken ev dışına nadiren çıkabilen kadınlar için şehrin hareketliliğine katılma hissi veriyor kafe buluşmaları. Ev/iş mesaisiyle dışında kaldıkları bir şehir ortamına, bir şehir zamanına dâhil oldukları hissiyle geçiyor birkaç saat. Yazları bahçe gibi bir mekân seçilir. Evde hazırlanmış ikramlar olur masada. Zamanla şehir içi ve derken şehir dışı turlarına dönüşecektir bu yepyeni keşiflerle derinleşen tecrübeler.

Birkaç yıl önce Twitter’da kadınların kafelere gösterdiği ilgiden söz ettiğimde birçok kadın kafe oturmaları ile kitap okurluğu arasında bağ kurmuş ve kitap okumaya izin veren bir atmosferi olan kafelere gitmeyi yeğlediklerini belirtmişlerdi.

Üsküdar’da kadınların işlettiği Demlik Kafe ferah ortamı sebebiyle yıllarca arkadaşlarımla buluştuğum mekân oldu. Kendi kimliğinin altını çizmeye çalışan kafe, etkinliklerle var oluyor. Yiyeceğini kendin hazırlıyorsun o mekânda, fiyatını da kendin belirliyorsun. Benzeri bir kafeye Tarlabaşı’nda da rastlamıştım.
Austin’de gittiğim, taraçalar hâlinde ırmağa doğru inen Mozart Kafe’de de kendi servisini yapmalı müşteri. İlk taraçada kitap okuyanların çokluğu dikkat çekiciydi. Üsküdar’da Mihrimah Kafe’de bir masaya oturduğunuzdaysa sevdiğiniz bir yazarın kitabıyla karşılaşmanın heyecanını yaşıyorsunuz.

Mai ve Siyah gibi romanlarda, kafe kültürünün Osmanlı aydınları arasında da mevcut olduğunu okursunuz. Daha öncesi elbette Cemal Kafadar’ın bir makalesinde derinlemesine işlediği kahvehane geleneği. Kafadar bu makalesinde Osmanlı’nın XVI. yüzyılda modernleşme serüvenini kendi dinamikleriyle yaşamasında kahvehanelerin rolünü ele alır.

1980’lerde bir grup feminist eylemci İstanbul’da kahve basma eylemleri düzenlemişlerdi.
“Erkek erkeğe kahveler”di
eylemlerin eleştiri konusu. Bunun yapıcı veya yapısökümcü bir anlamı olduğu düşünülüyor olmalıydı. Gerçi
“erkek erkeğe kahve”
nihai planda erkeğin selamlıksız evlerdeki yersizliğinin de sürüklediği bir sığınak. Beri taraftan yıllar gösteriyor ki kahvehane müdavimleri, yaşlılık hâlsizliği çöktüğünde evde sığınmacı muamelesi görebilmekte.

Kadınların kafe tecrübesi de nevzuhur bir olgu değil hoş. Oral Çalışlar konuya ilişkin bir yazısında Ahmet Semih Mümtaz’ın Tarihimizde Hayal Olmuş Hakikatler kitabından ilginç paragraflar aktarır. Semih Mümtaz, çocukluğunda II. Abdülhamit’in sarayında yaşamıştı. Saraydaki gündelik hayat üzerine ilginç gözlemlere sahip olduğu gibi dönemin konakları, mesire yerlerini çevreleyen toplumsal hayatı üzerine de ilginç bilgilere yer veriyor kitabında. “Çamlıca ve Suları” başlıklı bölümde Kısıklı Yolu üzerindeki Hanımseti’nde bulunan bir kahvehanede, seyir için o tarafa gelen kadınlara ayrılmış kafesli yerler olduğunu anlatıyor. İsteyenler yerlere serili hasırlar veya ufak alçak iskemlelerde oturur, uzanır, mevsimin yemişlerini yer, sonra çay ve kahvelerini içerlermiş. Yazar burada saz çalarken bazı kadınların nargile içtiklerini gördüğünü de kaydediyor.


Yedi Tepe’nin yorduğu şehirli bir yerlerde mola vermeli, gece veya gündüz. On yıl olmuştur, bir ramazan gecesi Çamlıca’da katıldığım eş dost iftarının ardından başka bir grup tarafından düzenlenen sahur programına doğru yola çıkmıştık bazı arkadaşlarla. İki mekân arasından geçerken boğaza nazır, mütedeyyin kesimin devam ettiği bir kahvehaneye uğramıştık.
Çay, nargile, kahve, manzara, seyir… Değişen tek şey belki aradaki kafeslerin kaldırılmasıydı. Sayıca az olan kadınların çoğu başörtülüydü. O
yıllarda başörtülü kadınların nargile kafelerde vakit geçirmesi, aile kurumuna zarar verdiği gerekçesiyle eleştirilirdi. Oysa nargile zararlıysa kadın kadar erkeğe de dokunurdu zararı.

Eskiden çay bahçelerine niye gidilirse kafelere de benzeri sebeple gidiliyor şimdilerde ama fazlası var: arada nefes almak, geçerken biriyle buluşmak, evdeki şartların mesafeli misafiri kabule uygun olmaması… İş görüşmeleri açısından da elverişli olabilir kafeler; hazırlanma üşengeçliği sebebiyle ertelenen görüşme içinse köşedeki kafe kolaylık sağlar. Öyle ya ilişkilerimiz artık eskisinden daha karmaşık. Mahallemiz şehrin dört bir tarafına değil dünyanın dört bir tarafına savruldu. Her yere de yetişmeye çalışıyor, son anlarda da olsa uğramalarla yol alıyoruz. Kafeler de bu uğramaları sürekli kılacak bir cazibe için birbiriyle yarışmaya başladı. Ev yemekleri, vegan mutfak, glutensiz yemekler, müşterinin servise katılması… Sokak arasındaki Muhabbet Olsun isimli pastane alelacele adını değiştirerek “kafe” havası kazanma yolunu tuttu.

Kargaşa her yerde. Oysa insan bir dostuyla sadece sessizce oturup kalmak için de bir araya gelmek isteyebilir. Arada bir laflanır arada bir manzaraya dalınır. Kafeler bu açıdan tercihe şayan değil.
Hatta pek çok kafedeki şamatanın, yazımın girişinde değindiğim Gariplerin Kitabı’ndaki hadisin tasvir ettiği karmaşa ve kaosla buluştuğu söylenebilir. Ses ve gürültü yorgunluğunu gidermenin bir yolu nasıl bulunacak?

Gerçek bir dinlenme, can kulağıyla dinleme, bazen de yan yana oturup sessizce hatırlamaya bırakma kendini… F. Lloyd Wright, Japonya yolculuğunda edindiği izlenimlerle şöyle düşünmeye başlamıştı: Sandalye ya da koltuk tek yönlü, sedir çok yönlü kavrayış sağlıyor. Wright böylelikle sonraki projelerinde mekânı sandalye ve koltuk yerine sedirlerde oturup sohbet etmeyi sağlayacak şekilde tasarladı hep. Bu tür bir tercihi dikkate alan kafeler de hiç yok değil.

Gürültü, koşuşturmaca, sükûnet özlemi… Yüreği yatıştıran veya tersine çarpmasını sağlayan cümleler duyamamaktan ileri gelen bilinçli dilsizlik ve sağırlık…
Koronavirüs salgını yıllarının en netameli dönemlerinde bile sözden sohbetten vazgeçmeyenler, duruma teslim olmadılar. Nevin Meriç’in gönderdiği bir videoda, ev oturmasını sahanlık-merdiven oturması şeklinde yorumlamıştı konu komşu. Herkes sandalyesi ve sehpasıyla kapısının önüne çıkmıştı, aşağı ve yukarı kattaki komşulardan kimisi de merdivenlere minder atmıştı. Çaydanlıklar ortada bir sehpaya yerleştirilmişti. Sahanlık, kaybedilmiş bahçeye ve avluya, merdivenler sokağa dönüşmüştü üç yıl boyunca.

Yüz yüze sohbetin yerini ne ekran görüşmeleri tutuyor ne telefon konuşmaları ne kitaplar dindiriyor sohbet susuzluğunu ne filmler; bunu öğrendik üç yıl boyunca eve kapanırken. Öğretici bir hasretti yaşadığımız. İnsan insanla anlıyor, tazeliyor kendini. Söz sohbet bir yerde hayal âlemlerine sürüklese de başkasının tecrübelerine uyandırıyor. Barış ve asayiş sokağın seslerine kulak verme sorumluluğuyla kazanılıyor, bu her yerde ve her zaman böyle.

*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026