Halil Berktay, müzeciliğin ideolojik arka planını anlatıyor

İnsanlık tarihinin izleri, yüzyıllar boyunca toplanan ve saklanan eserlerle bugüne taşındı. Koleksiyonculuktan ansiklopedik müzelere, oradan da modern sergileme anlayışına uzanan bu serüven, sadece estetik bir birikimi değil aynı zamanda ideolojik ve politik bir arka planı da barındırıyor. Prof. Dr. Halil Berktay ile yaptığımız bu söyleşide müzeciliğin doğuşunu ve moderniteyle birlikte kazandığı ivmeyi, Avrupa’nın “her şey bize ait” söylemini yansıtan büyük müzelerini, ulus-devletlerin kuruluşunda bu kurumların üstlendiği rolleri konuştuk.
Koleksiyonculuk ve “muhafaza etme” fikri müzeciliğin gelişiminde nasıl bir rol oynadı?
Tayin edici bir rol oynadı, müzelere ve müzeciliğe giden yolda ilk adımı oluşturdu. Dahası, insanlığın bilgi birikiminin nasıl depolandığı açısından, müzeler, arşivler, kütüphaneler, sözlükler ve ansiklopediler birlikte düşünülmeli. Hepsinin Yeni Çağ ve Yakın Çağ boyunca gelişmesi önemli paralellikler gösteriyor. Ve hemen hepsinde başı kişisel yaratıcılık, çalışkanlık ve biriktiricilik çekiyor. Ama siz müzeciliği sorduğunuz için onunla sınırlı kalalım.
Tarih boyunca belki birçok toplumun seçkinleri, zenginleri veya iktidar sahiplerinden toplayan, biriktiren ve saklayanlar tek tük çıkabiliyor. Moderniteyle birlikte biriktirme hem çoğalıyor ve sıklaşıyorlar hem de çeşitlilik kazanıyor. XVIII. yüzyıl ve sonrasına varmadan belki iki büyük öbekten söz edebiliriz. Birincisi, o çağda sansasyonel düzeyde değerli olan şeyler, yani bir bakıma “iç” nesneler. Bu ölçekte, koleksiyonculuk hazine ve define yığmanın bir uzantısı gibi. İster savaş ister ticaret ister diplomasi (faraza elçilerin getirdiği hediyeler) yoluyla kâh Osmanlı sultanına gelen bir hançer, kâh Fransa kralı veya Milano düküne gelen tâc, zırh veya kılıç hazineye konmayıp ayrı bir yerde tutuluyor; deyim yerindeyse, değişim değerinden çok kullanım (temaşa) değeri önem kazanıyor. İkinci kategori ise tam tersine, kendilerinde olmayan, o çağdaki o topluma yabancı, bu anlamda “dış” nesneler. Fakat burada, geçmişin de bir anlamda “yabancı bir ülke” olduğunu unutmamak lâzım. Onun için Babil prensesi Ennigaldi-Nanna, İÖ 530 dolaylarında Mezopotamya’nın çeşitli köşelerinden ve önceki yüzyıllardan kalma objeleri sarayının bir köşesinde topladığında, hatta oldukça düzgün bir şekilde tasnif edip etiketlediğinde, yaptığı aslında “dış” nesnelerin koleksiyonculuğu anlamına geliyor (Arkeolog Leonard Woolley de 1925’te bunları kazıp keşfettiğinde, haklı olarak yeryüzünün bilinen en eski müzesini bulduğuna hükmediyor.) ve ilginçtir, Orta Çağ’ın sonu ve Yeni Çağ’ın başlarında halka açık ilk müzelerin kurulması da XV. yüzyılda, doğrudan deniz-aşırı kültür ürünleriyle değil sanat koleksiyonlarıyla başlıyor. Bir bakıma bu, “iç” ile “dış”ın kesişme noktası.

Rönesans, Eski Yunan ve Roma’nın idealizasyonu üzerinden tarihe yoğun bir ilgi doğuruyor. Prensler, sair büyük soylular, papalar, kardinaller, tüccar ve bankerler, birçoğu açıkta bulunan ya da az bir çabayla kazıp çıkarılabilen Antik heykelleri toplamaya girişiyor. Buradan müzeleşmeye geçiliyor. Papa IV. Sixtus’un 1471’de kendi koleksiyonunun bir bölümünü Roma halkına bağışlamasıyla kurulan Kapitol Müzeleri (Musei Capitolini), 1506’da Papa II. Julius’un benzer bir hibesiyle kurulan Vatikan Müzeleri (Musei Vaticani), bu yolda ilk iki nirengi noktası. Feodal monarşi ve aristokrasilerin savaşçı “iç” değerlerinin biriktirilip sergilenmesine (bütün ideolojik boyutlarıyla birlikte), 1660’ta resmen halkın ziyaretine açılan Londra Kulesi’ndeki Kraliyet Cebehaneleri (Royal Armouries) tanıklık ediyor. Amerbach Kabinesi (bu isme dikkat), başlangıçta kişisel bir koleksiyon. 1661’de Basel kenti ve üniversitesince satın alınıp 1671’de halkın ziyaretine açılıyor. Antikacı, astrolog, simyacı ve kraliyet subayı Elias Ashmole’un (1617-1692) da benzer bir “nadire kabinesi” veya “merak dolabı” var; onun da bu koleksiyonunu 1677’de Oxford Üniversitesine hediye etmesiyle Ashmolean Museum vücut buluyor ve 1683’te tamamlanan görkemli binasına yerleşiyor. Fransa’nın Besançon kentinde bir Güzel Sanatlar ve Arkeoloji Müzesi var. Ta 1694’te, Jean-Baptiste Boisot adında bir manastır başrahibinin koleksiyonunu (haftada iki gün halka açık kalacak bir müze kurmaları koşuluyla), şehrin Benediktinlerine bağışlamasıyla ortaya çıkıyor. St. Petersburg’un Kunstkamera’sı (sanat odası/salonu) 1717’de müzeleşiyor ve 1727’de eski Bilimler Akademisi binasında halka açılıyor. Cosimo de’ Medici’nin XV. yüzyılda başladığı ve haleflerinin habire büyüttüğü sanat koleksiyonu, Medici sülâlesinin hayatta kalan son ferdi tarafından 1743’te “Toskana halkına ve bütün milletlere” bağışlanınca, Uffizi Galerisi’ne dönüşüyor. British Museum, Sir Hans Sloane’ın kişisel koleksiyonu temelinde 1753’te Londra’da kuruluyor ve 1759’da halka açılıyor. Ermitaj Müzesi 1764’te St Petersburg’da Çariçe Büyük Katerina’nın Berlinli tüccar Johann Ernst Gotzkowsky’nin resim koleksiyonunu satın almasıyla kuruluyor ve 1852’de halka açılıyor. Habsburg imparatorlarının sanat koleksiyonu, 1781’de Viyana’nın Belvedere Sarayı’nda sergilenmeye başlıyor. Bir diğer eski kraliyet sarayında, 1793’te Louvre Müzesi açılıyor. İspanya kralı III. Carlos’un Madrid’de 1785’te kurduğu Museo del Prado, 1819’da halk tarafından gezilebilir oluyor.
Reklam
Görüldüğü gibi tekrar tekrar aynı yol söz konusu. Öyle kâğıt üzerinde bir hükmî şahsiyet olarak “müze” kurulup haydi şimdi ne isterseniz toplayın denmiyor. Mutlaka öncesinde özel, kişisel, ailevî bir toplayıcılık ve biriktiricilik söz konusu. Tabii bu bir hükümdar ailesi de olabiliyor ama eninde sonunda, somut, ilginç, nispeten dolgun ve zengin bir koleksiyon lâzım. Bu temel alınıyor ve artık ayrı, özerk bir kurum olarak müze, bunun üzerinde yükseliyor.

Patriciler için koleksiyonlarını göstermek başlı başına bir varoluş tarzı
Modernite müzeciliğin kaderini nasıl şekillendirdi?
İlk olarak müzecilik öncesi koleksiyonculuğun kaderini nasıl şekillendirdiği üzerinde duralım. 1400’lü, 1500’lü ve 1600’lü yıllar çok kritik bu açıdan. Değişim üç ana eksen boyunca uzanıyor. Bir, sosyal yapı değişiyor ve biriktirme potansiyeli salt maddi açıdan artıyor. “Büyük Coğrafî Keşifler”in (daha doğru bir deyimle, Avrupa-merkezli denizaşırı keşif ve ilhak seferlerinin) de hızlandırıcı etkisiyle, Batı Avrupa’da (Marx’ın “ilk birikim,” primitive accumulation dediği) yeni ve büyük bir servet birikimi yaşanıyor ve ticaret kapitalizmini besliyor. Rönesansın kendine has gösterişçi tüketimi bu sayede yükseliyor. İkincisi, bu çerçevede yeni tüccar-banker sınıflarının bilgi ve ilgi ufukları da genişliyor. Benim kanımca önce bilgi ve sonra ilgi patlaması geliyor. Zira bu, bir induced demand (uyarılmış talep veya tetiklenmiş talep) meselesi. İlk başlarda, biriktiriciliğin “iç” ve “dış” nesnelere yönelebileceğinden söz etmiştim. Fakat Eski Dünya’nın geniş alanlarını kaplayan geleneksel (kapitalizm-öncesi) tarım toplumlarında hem elitin biriktirebileceği “iç” nesneler çeşit bakımından sınırlı, hem “dışarısı” benzer (ve dolayısıyla o kadar ilginç olmayan) sosyo-ekonomik formasyonlardan oluşuyor. Çin İmparatoru, uçsuz bucaksız topraklarının ötesine ve daha ötesine o kadar saldırgan bir merak duymayabilir. Buna karşılık asıl ilgi (veya merak) patlaması 1500 dolaylarından itibaren denizaşırı “tüccar imparatorlukları”yla (merchant empires) yaşanıyor. Avrupa, Avrasya’nın en batı ucunda küçük bir çıkıntı. Coğrafî bir tesadüf: henüz bilinmeyen Amerikalara en yakın nokta. Antropolojik bir tesadüf: Bir iki büyük birimi değil çok sayıda küçük birimi kapsıyor. Bu iki faktörün bileşimi sonucu kıyıdan açılıp da kazara tosladıkları yerinse adı üstünde: Yeni Dünya. Nasıl merak edilmesin? İspanyol conquistador’u acaba burada şimdiye kadar bilmediğim, yağmalayabileceğim ne var diye bakıyor. İngiliz tüccarı girdiği her yerde acaba burada değişik ne var, ne alabilir, ne satabilirim diye düşünüyor. Bilgi arttıkça ilgi de artıyor. Her türlü sınır bükülmeye, geriletilmeye, aşılmaya başlıyor. Toplayıcılık ve biriktiricilik kendine eskisiyle karşılaştırılamayacak derecede geniş alan ve malzemeler buluyor.
Üçüncü köşedeyse biriktirme rekabeti yer alıyor. Bu da kısmen “küçük ve çok” (small and many) meselesiyle ilgili. Roma’nın çöküşünden ve Kavimler Göçü’nden sonra Batı Avrupa’da hem bir yığın Germen krallığı hem de her birinin içinde ve hepsini enlemesine keser şekilde, özel mülkiyete dayalı, irsî bir toprak soyluluğu vücut buluyor. Ya da şöyle söyleyelim; Germen savaş soyluluğu zamanla toprağa kök salıyor, kralların etrafını güçlü aristokrasiler kuşatıyor ve kendine özgü bir sosyo-kültürel yaşam peydahlıyor. Bu zeminden, özel mülkiyetçi, devlet karşısında özerk, kendi çıkarını, servetini ve nüfuzunu gözeten bir burjuvazi yükseliyor. Burjuvalaşan soylular ve aristokratlaşan tüccar-banker aileleri, daha önce de değindiğim denizaşırı keşif ve ilhak seferlerinin hızlandırdığı ilk birikim ve ticaret kapitalizmi sayesinde iyice zenginleşiyor, kentlileşiyor, kırsal alanlardaki soğuk şatolar yerine (İtalyan Rönesansı’nda palazzo denilen) şehir konaklarında oturmaya başlıyor. Bu ve benzeri büyük evlerin çeşitli yaşam alanları, görkemli salonları, değişik amaçlarla kullanılabilecek iç duvarları ve bahçe benzeri avluları var. Patriciler birbirlerini yemeğe, dansa, baloya davet edecek ve gösterecekler, bak benim nelerim var diye. Davet etmek, evinde gezdirmek, koleksiyonlarını göstermek, seyrettirmek başlı başına bir varoluş tarzı, bir sosyal yaşam biçimi hâline geliyor. Nedir gösterdikleri? Yukarıda ilk sorunuza cevap verirken Amerbach Kabinesi için “bu isme dikkat” demiş; benzer terimler olarak Elias Ashmole’un “nadire kabinesi” veya “merak dolabı” ile St. Petersburg’un Kunstkamera’sından da söz etmiştim. Bunlar, yeni koleksiyonların aldığı fiziksel biçime işaret etmekte. Aşikâr ki Yeni Çağ’ın şafağıyla birlikte Atlantik kıyısı ülkelerin elitleri muazzam bir bilgi patlaması yaşıyor. Bilimsel Devrim’in astronomide yaptıklarının yanı sıra, denizaşırı keşif, ilhak ve kolonizasyon seferleri, sadece coğrafyayı değil jeoloji, zooloji, botani ve antropolojiyi de alabildiğine genişletiyor; o zamana kadar bilinenlere kıyasla neredeyse sınırsızlaştırıyor. Fosiller, deniz kabukları, mercanlar, böcek ve kelebekler, kurutulmuş bitki ve çiçekler, balık ve hayvan iskeletleri, doldurulmuş kuş ve sürüngenler, kıymetli taşlar, mineraller, kaya parçaları, irili ufaklı memeliler, yerli halklardan devşirilen silahlar, aletler, süsler, maskeler, ritüel objeleri nihayet her türlü egzotika… Fransız, İtalyan, Alman soyluları ve burjuvalarının “nadire kabineleri,” “merak dolapları” veya “harikalar odaları”nın (İng. cabinets of curiosities Alm. Wunderkammer) raf ve camekânlarını, çekmecelerini, duvarları ve tavanlarını dolduruyor. Heykel ve yağlı boya tablolarla birleştiğinde bu mekânlara “sanat kabinesi” veya “sanat odası/salonu” Kunstkabinett ya da Kunstkammer de deniyor.

Ole Worm (1588-1654) Danimarkalı bir fizikçi, doğa tarihçisi ve antikacı. Kopenhag Üniversitesinde profesör. Yunanca, Latince, tıp ve fizik öğretiyor. Topluyor, biriktiriyor, kendi harikalar odasını kuruyor ve buna Museum Wormianum adını veriyor. Kataloğunu da hazırlıyor, hemen her objenin çizimleriyle birlikte. Ölümünden hemen sonra gene Museum Wormianum başlığıyla yayınlanıyor. Kataloğun resimli giriş sayfasında, yukarıda gördüğünüz Musei Wormiani Historia gravürü yer alıyor. Metin dört büyük bölümden oluşuyor: mineraller, bitkiler, hayvanlar, arkeolojik ve etnografik unsurlar. Bu tasnife de dikkat; tekrar döneceğim. Bir diğer örnek, Toskana Grandükü I. Francesco de’ Medici’nin, Floransa’daki Eski Saray’ın (Palazzo Vecchio) Beşyüzler Salonu’nun (Salone dei Cinquecento) bir köşesinden girilen Studiolo’su (küçük stüdyosu). 1570-1572 arasında, çevresindeki en seçkin sanatçılara yaptırmış. Bir zamanlar bunun da içi 20 kabinede saklanan “harika” veya “nadire”lerle doluymuş. Prens buraya kısmen çalışmaya, kısmen simya deneyleri yapmaya, kısmen de sırf saklanıp kendi başına olmaya gelirmiş. Oturup etrafına baktığında, kendini Erken Modern âlemin mikrokozmosu içinde tahayyül ettiğini düşünmek mümkün. Bugün o çekmeceler, vitrinler yok. Sadece duvarlara gömülmüş yağlıboya tablolar, zamanın bilim ve sanat faaliyetlerinin evreni kucaklama çabasına tanıklık ediyor.
Reklam
Yeni Çağ’ın şafağında yaşayan Amerbach’lar, Ashmole’lar, Boisot’lar, Medici’ler, Worm’lar, Sloane’lar, Gotzkowsky’ler, Francesco’lar, kendileri gibi seçkin misafirlerine işte bu salonlarını, odalarını, kabinelerini, vitrinlerini iftiharla gezdirip gösteriyor; üzerlerindeki ağır kadife kumaşlara, boyunları ve parmaklarındaki mücevherlere, saray ve konaklarına ilaveten bir de bu tür birikimleriyle yarışıyor, sembolik servet ve kudret gösterimlerinde bulunuyorlar.

Söz konusu koleksiyonlar giderek büyüyor ve çekmecelere, dolaplara, evlere, malikânelere sığmıyor. İşte bunlar, daha önce sözünü ettiğimiz özel ve ulusal müzelerin temelini, çekirdeğini oluşturuyor. Üzerine oturdukları bütün emperyal eşitsizlik ve Avrupa-dışı yağmacılıklarla birlikte, o gün için Avrupa elitlerinin şahsında da olsa insanlığın edindiği maddi eser birikimini birleştirme, koruma, inceleme ve sergilemeye yarıyor.
Altını çizelim: Bir biriktirme, birleştirme, muhafaza ve tasnif sistemi olarak müzelerin maddî nesneler için yaptığına, yazılı-yazılabilir bilgiler için ansiklopediler karşılık geliyor. Erken Modernite’nin bilgi birikimi, aynı zamanda bir bilgi ve bilim ihtirası yaratıyor. “Her şeyi bilme” ve “ne biliyorsak eksiksiz dökümünü çıkarma” tutkusunu besliyor. Bu da XVIII. yüzyıl başlarından itibaren modern ansiklopedilere ve ansiklopedik sözlüklere yansıyor. Tasnif çok kritik bir kavram. İnsan aklı, keşmekeş karşısında hep soyutlama, ayrıştırma ve sistematizasyon arar. İster fiziksel ister zihinsel, yığınla bilgi parçacığıyla yüz yüze geldiğinde, karışıklığı düzenlemeye, ilk bakışta rastgele gözüken veri ve girdiler arasında belirli kalıp veya örüntüler bulmaya çalışır. Ole Worm’un konularını ilk ağızda mineraller, bitkiler ve hayvanlar (ve henüz ne yapacağını bilemediği arkeolojik-antropolojik gözlemler) diye ayırması, bu çabanın çok basit bir örneği. Madalyonun diğer yüzünde, ampirik gözlem temeli olmadan (âdeta boşlukta) teori kurulmaz, kurulamaz. Nitekim Museum Wormianum’dan çok daha ilerisi, sonraki iki yüzyılda biyolojide yaşanıyor. Zooloji ve botanideki baş döndürücü gözlem çoğalması üzerinde, Carl Linnaeus’un (1707-1778) kurduğu tür ve cins olarak ikili adlandırma sistemi yükseliyor. Bir sonraki adım da XIX. yüzyılda Darwin’in (kendi gözlemleriyle birlikte bu veri zenginliği arka planından da beslenen) evrim teorisi, daha doğru bir deyimle canlılar âleminin evrimini keşfetmesi oluyor.
British Museum’u veya Louvre’u gezenler Batı’nın üstünlüğü hissiyle oradan ayrılıyorlar
XVIII ve XIX. yüzyılda ulus-devletlerin kuruluşunda müzeler hangi ideolojik işlevi üstlendi?
Bir değil birkaç işlev söz konusu. Uzun süre, açık-örtük çeşitli biçimlerde millî tarih (anlayışı ve böbürlenmesi) ön planda. Zengin ve/ya soylu aileler, koleksiyonları ve kabineleri (ve bunlara eşlik eden şecereleri, soykütükleri) yoluyla, bir bakıma kendi köklü tarihleriyle övünüyor. Koleksiyonlarını yerel bir müzeye devrederlerse bu, hele Avrupa Orta Çağ feodalizminin göreli parçalanmışlığı temelinde, bölgesel bir gurura kanalize olabiliyor. Bir adım sonra, ulus-devlet formasyonuna denk düşen, karşılık gelen ulusal müzeler boy atıyor. Dikkat edin; doğrudan birebir yansıtan değil denk düşen diyorum, ulusal tarih müzeleri değil ulusal müzeler diyorum. Kastım, bütünüyle o ülkenin, o ulus-devletin kudret ve servetini ima eden büyük, muhteşem, anıtsal müzeler. En çarpıcı örnekleri Paris’te Louvre, Londra’da British Museum. Bunlarda Fransa’nın veya İngiltere’nin ulusal tarihi yok. İlk ve orta öğretim müfredatında, ders kitaplarında var kuşkusuz. Ulusun şanlı geçmişi, çok eskilerden beri varlığı, tamamen kendine özgü gibi görülen-gösterilen hasletleri (üstünlüğü, cesareti, yüceliği, savaşçılığı, kültürü, medenîliği, kahramanlığı), şimdiki topraklarını hakkıyla kazanmışlığı, gelişme çizgisindeki önemli dönüm noktaları (örneğin Hıristiyanlığı benimsemesi), (daha çok) zaferleri ve (daha az) yenilgileri oralarda anlatılıyor. Milletin etnik veya etnik-dinî devamlılığına, kurumsal ve sınıfsal devamlılıklar eşlik ediyor (kilise, monarşi, manastırlar, aristokrasi, toprak mülkiyeti). Bazı boyutları Fransız Devrimi’yle kesintiye uğruyor ama sonra, Restorasyon muhafazakârlığı çerçevesinde tekrar canlanabiliyor.
British Museum’da ve Louvre’da olmadığını söylediğim bu belirtik, benmerkezci millî tarih anlatımı moderniteye ve ulus-devlete geçişte geciken, geriden gelen ülkelerin müzeciliğine kuvvetle yansıyor. Onların sadece millî tarih müfredatları ve ders kitapları değil aynı zamanda bu müfredatı birebir yansıtan, saf anlamıyla ulusal tarih müzeleri de var; birçoğunu gezdiğim Yunanistan (Atina), Macaristan (Budapeşte), Romanya (Bükreş), Hırvatistan (Zagreb), Sırbistan (Belgrad), Bulgaristan (Sofya). Çünkü uzun ve tedricî bir evrim yoluyla değil radikal bir kopuşla (bu örneklerin hemen hepsinde, Osmanlı İmparatorluğu’ndan bağımsızlıklarına kavuşmalarıyla), âdeta bir anda ulus-devlet olmuş ve bir ulus-devlet için gerekli sayılan bütün kurumları da (monarşisi ve hanedanından başlayarak) ordusu, bürokrasisi, eğitimi, başkenti, caddeleri, meydanları, heykelleri, üniversitesi, bilimler akademisi ve ulusal müzesi dâhil, eksikliğini hissedip, bize bu lazım deyip bir seferde, bütünsel bir tarihî momentte kurmuşlar. Müzeleri zaten varmış da içeriğini geliştirmişler, çeşitlendirmişler, kısmen ulusallaştırmışlar değil sıfırdan ulus-devlet olurken gene sıfırdan bir müze kurmuşlar ve o da kestirmeden ulusal tarih anlatısının müzesi olmuş. Batı Avrupa’nın Louvre ve British Museum gibi ya da Madrid, Roma, Venedik ve Berlin’deki çeşitli müzeleri gibi kültür kurumlarıysa daha uzun ve tedricî bir evrimin ürünü. Ulus-devlet olmadan, milliyetçilik hâkim kitle seferberlik ideolojisine dönüşmeden de mevcutlar. İçlerini, “kabineden müzeye” sürecinin yukarıda anlatmaya çalıştığım bütün alt-süreçleriyle dolduruyorlar. Şimdi ulus-devlet olduk, öyleyse millî tarih (de) anlatalım demiyorlar hiçbir noktada. Ama binalarıyla, kent içindeki konumlarıyla, mimari üsluplarıyla, varlıklarıyla, galerilerinin uçsuz bucaksızlığıyla, koleksiyonlarının zenginliğiyle, sergileme usulleriyle, salonlarının ihtişamıyla, arkalarında nasıl bir yatırımın, refah düzeyinin, bilimsel gelişmenin ve estetik-örgütsel başarının yattığına dair düşündürdükleriyle … “bizim milletimiz/tarihimiz şöyledir böyledir” diye tek bir belirtik kibir cümlesi sarf etmeksizin, muazzam birer millî gurur abidesi teşkil ediyorlar. British Museum’u veya Louvre’u gezenler hatta kapısından bakanlar bu mesajları alıyor şu veya bu şekilde. Diyelim 1900 dolaylarında, İngiliz ve Fransız medeniyetlerinin (daha genel olarak Batı’nın) üstünlüğü hissiyle oradan ayrılıyorlar.
Reklam

Antikacılık Avrupa devletlerinin Güneybatı Asya’ya daha fazla dokunmasıyla uç veriyor
Emperyalizm ve kolonyalizm, bu sürecin neresinde?
Evet, şimdi bu analize iki faktör daha eklemek istiyorum: Sanayi Devrimi ve emperyalizm (ya da kolonyalizm). XIX. yüzyılda işin içine Sanayi Devrimi giriyor. Bir yandan, bilim ve teknoloji müzeleri çoğalmaya başlıyor. Diğer yandan, dünya sergileri veya fuarları diye başlı başına ilginç bir fenomen zuhur ediyor. 1791 Prag ve 1844 Paris’ten sonra, 1851 Londra (Crystal Palace), 1853 New York, 1862 Londra, 1876 Philadelphia, 1878 Paris, 1888 Barselona, 1889 Paris (Eiffel Kulesi), 1891 Prag, 1893 Chicago, 1897 Brüksel, 1900 Paris, 1904 St. Louis, 1915 San Francisco ve 1933–1934 Chicago dünya fuarları, esas itibariyle kalıcı birer müze değiller ama modern sanayi ülkelerinin neler üretebildikleri üzerinden yarışmalara tanık oluyorlar. Teşhir salonlarını en son dokuma tezgâhları, buhar ve dizel makineleri, lokomotifler, aynalı teleskoplar, telefon, telgraf, telsiz telgraf gibi yeni icatlar doldurmaya başlıyor. Ünlü İngiliz tarihçi E. J. Hobsbawm’ın adlandırmasıyla Sermaye Çağı (1848-1875), İmparatorluk Çağı’na (1875-1914) evrilirken ulus-devletler arasındaki rekabete denizaşırı kolonileri ve kolonyal zenginlikleri de girmeye başlıyor. Fransa ve İngiltere, sonra Almanya, İtalya ve ABD örneklerinde, bazı ulus-devletlerin ekonomik üstünlükleriyle övünmelerine, emperyal övünmeleri kolayca ve kesintisizce eklemleniyor. Esasen British Museum ve Louvre’da bu geçiş ve gelişme somutlanıyor.
Burada bir kritik nokta, bu ve benzeri müzelerin ilk ağızda öncelikle emperyal-kolonyal bir içerik (ve ideolojik misyon) taşımaması. Bu, zamanla öne çıkıyor. Antikacılık (antiquarianism) dediğimiz, başka kültür ve uygarlıklardan tek tük eser veya kalıntı (eser parçacığı) toplama tutkusu, yükselen Avrupa devletlerinin Güneybatı Asya’ya (Orta Doğu’ya) daha fazla dokunmasıyla uç veriyor. Yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi, Yeni Çağ’ın tüccar imparatorluklarının ilk yönelişi Atlantik ötesine. Oralardan biriktirdikleri içinde arkeolojik nesneler geri planda. Daha çok “doğa harikaları”nı topluyorlar. Kabinelerine bunlar giriyor. Amerikaların sosyo-ekonomik gelişme düzeyi de Avrupa’ya göre çok geri. O zamana kadar bilmedikleri, varlığından haberdar olmadıkları, kutsal kitaplarda adı geçmeyen yerli halklara bunlar da kim dercesine bakıyorlar. Belki etnolojik bir ilgi duyuyorlar. Ama maddi kültürleri ve kültürel ürünlerine hayranlık ve hayranlıkla karışık bir ilgi duymuyorlar. Orta Doğu, İslam âleminin bir parçası ve Osmanlı İmparatorluğu’nun hâkimiyet, en azından nüfuz alanı. Buraya girmek çok daha zor. XVII. yüzyıldan itibaren girmeye başlıyorlar. Ticaret yoğunlaşıyor, daimî elçi ve konsoloslar atanıyor, gezginler uzun yolculuklara çıkıyor, bol resimli albümler, seyahatnameler yayınlanıyor. 1571 Lepanto (İnebahtı) ve 1683 İkinci Viyana Kuşatması’ndan sonra, Osmanlılar artık o kadar büyük bir tehdit sayılmıyor. Örneğin Habsburg Mareşali Prens Eugene, 1716’da savaşa giderken zaferden emin. Buna karşılık Osmanlılar artık o kadar güvensiz ki, padişahlar sefere çıkmaktan vazgeçiyor. Bir zamanlar ders kitaplarımızda, “Padişahlar artık ordunun başında sefere çıkmadığı için yenilmeye başladık.” gibi saçmalıklar yer alırdı. Tersi geçerli. XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, Askerî Devrim diye bir olay var. Avrupa orduları yeni bir eğitim ve örgütlenme tarzı ediniyor. Avusturya ve Rusya piyadelerinin ateş ve manevra disipliniyle Osmanlılar baş edemediği içindir ki, sultanın karizması ve meşruiyeti sonucu belirsiz savaşlarda riske edilemeyecek hâle geliyor. Padişahlar bu yüzden sefere çıkmaz oluyor.

Bu koşullarda “Türk korkusu” (Turcophobia) yer yer “Türk tutkusu”na (Turcophilia) dönüşüyor. Şarkiyat (Oriental Studies), önce bir ideoloji (Orientalism) değil bir bilgi ve çalışma alanı olarak sahneye çıkıyor. Avrupa elitlerinin gözünde Orta Doğu öncelikle Tevrat ve İncil’in diyarı. Aynı zamanda, (İtalya ve Yunanistan’la eklemlenmesi içinde) Yunan ve Roma uygarlığının coğrafyası. İlgi eşiği buradan hem Eski Mısır ve Mezopotamya’ya hem İslam tarihi ve devletlerine uzanıyor. Bağdat Halifeliği, Endülüs, Mağrip, Fatımîler, Eyyubîler, Memlûklar, Osmanlılar… henüz tek tek ayrıştırılamasalar da hepsi toplanabilir ve biriktirilebilir oluyor. Efsanevi haşmet ve servet anlatıları Batı ve Orta Avrupa’yı sarıyor. Kralların, büyük soyluların, tüccar ve bankerlerin bizzat kalkıp İstanbul’a, Bağdat’a, Tebriz’e, Kahire ve İskenderiye’ye gidecek hâli yok. Bir alıcı ve aracılar hiyerarşisi doğuyor. Nihaî müşteriler (büyük patronlar) Londra’da, Paris’te, Amsterdam’da, Venedik’te oturuyor. Kendi ülkelerinde güvenilir antikacıları var. Onların büyük Orta Doğu şehirlerinde ajanları (acentaları) var. Onların da kendi taşralarında alt-ajanları var. Örneğin daha XVII. yüzyıl sonlarında Fransa Kralı XIV. Louis’nin (1638-1715) böyle düzenli antikacı-acentaları, tedarikçileri olduğunu biliyoruz. Benzersiz, paha biçilmez veya kelepir parçalar, ilkin bu yolla Doğu Akdeniz’den Avrupa’ya akmaya başlıyor.
Böyle her bir parça, henüz çok az bilinen bir Antik uygarlığın veya Orta Doğu orta çağının içinden çıkageliyor. Dolayısıyla, o çok az bilindiğini söylediğimiz tarihe bir pencere açıyor; bu anlamda antikacılık (ve tabii diller, dilbilim), beslediği müzelerle de birlikte gerçek anlamıyla tarihe/tarihçiliğe götüren bir rol oynuyor. İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu’ya nüfuzu derinleştikçe olanca karmaşık sonuçlarıyla birlikte bu maddi kültür transferleri de yoğunlaşıyor. Giderek askerler, denizciler ve diplomatlar devreye giriyor. Bu açıdan bir dönüm noktası, Napolyon’un Mısır Seferi (1798-1801). Hemen aynı yıllarda bir diğer dönüm noktası, “Elgin Mermerleri” olayı. Kasım 1798’de Lord Elgin (Thomas Bruce) İngiltere’nin Osmanlı büyükelçisi tayin ediliyor. O sırada Yunanistan, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası. 1801-1812 arasında Lord Elgin, Atina’nın Akropolis’indeki Parthenon, Erechtheion ve Athena Nike tapınakları ile Propylaia giriş kapısı heykellerinin büyük bölümünü, aslında özel bir müze kurmak amacıyla gemilere yükleyip Londra’ya götürüyor. Ancak daha sonra, British Museum’a devrediyor. 1820’de Milos adasında bir Yunan çiftçisinin keşfettiği, günümüzde Milo Venüsü olarak bilinen Afrodit heykeli, keşfe tanık ve ortak olan Fransız deniz subayı Olivier Voutier tarafından edinilip Louvre Müzesi’ne taşınıyor. 1863’te bu sefer Fransa’nın Edirne konsolos vekili Charles Champoiseau’nun Samothraki adasındaki bir tapınağın kalıntıları arasında keşfettiği Kanatlı Nike heykeli, 1884’ten itibaren gene Louvre’da sergileniyor. Kısmen amatör arkeolog, kısmen define avcısı, kısmen mezar soyguncusu diye tarif edebileceğimiz Heinrich Schliemann, 1870-1873’de Çanakkale’nin güneybatısındaki Hisarlı tepesini kazarak Troya’nın kalıntılarını; 1876’da Yunanistan’ın Mikenai arkeolojik sitini kazarak İÖ XVI. yüzyılın Geç Bronz Çağı’na ait kuyu mezarları buluyor. Troya’dan “Priam’ın Definesi” diye kaçırdıkları, uzun yıllar kayıplara karıştıktan sonra 1945’te Sovyetler tarafından Berlin’den yağmalanıp Moskova’ya kaçırıldığı anlaşılıyor. Osmanlı topraklarından Almanya’ya götürülen çok daha benzersiz bir eserse Helenistik çağ Pergamon’unun (Bergama) muhteşem Zeus Sunağı. 1878-1886 yılları arasında, Alman mühendis Carl Humann tarafından Osmanlı makamlarının resmî izniyle kazılıyor ve o gün bugündür Berlin’de kendi adıyla anılan Pergamon Müzesi’nde sergileniyor.

Böyle böyle, en çok İngiltere ve Fransa hemen tamamen kendine özgü “ansiklopedik müze”lerinde, yeryüzünün bütün kültür ve uygarlıklarını bir araya getirme iddiasında. Bu çağı ve zihniyet yapısını, Victor Kiernan The Lords of Human Kind (1969; İnsanlığın Efendileri), Anthony Pagden Lords of All the World (1995; Bütün Dünyanın Efendileri) başlıklı kitaplarıyla anlatıyor. P&O (The Peninsular and Oriental Steam Navigation Company), XIX. yüzyılın büyük İngiliz deniz taşımacılığı şirketi. Yukarıda gördüğünüz “dünya turları ve okyanus gezileri” posteri, sanki bir Büyük Britanya İmparatorluğu reklamı. Louvre ve British Museum da bu mesajı veriyor. Tek bir muazzam çatı altında “her şeyi” topluyor. Mısır mumyaları, Yunan ve Roma heykelleri, Halep ve Kahire’den tüccar evlerinin oturma odaları, Çin ve Osmanlı çinileri, Kore çanak çömleği… “Bunların hepsi bizim. Hepsi bize ait. Hepsinin efendisiyiz.” demeye getiriyor.
Türk müzeciliği de henüz kendi anlatısını bulmuş değil
Batı merkezli müzecilik anlayışı, diğer kültürlerin tarihsel birikimini nasıl etkiledi?
Kabaca 1800 dolaylarından itibaren, büyük Avrupa müzelerinin merkezine Avrupa elitlerinin önemsediği çağlar, toplumlar ve kültürler oturuyor. Eski Mezopotamya, Mısır, Yunan ve Roma anıtsallıkları hepsinde var ve en prestijli salonlarda sergileniyor. Bir bakıma, Batı’nın beşiği muamelesi görüyor. İzleyiciler de bu “büyük anlatı”ya uyuyor ve öncelikle bu başyapıtları görüp büyülenmeye, kendinden geçmeye geliyor. İlgi, merak, müşteri, kudret, para örtüşüyor. Buna karşılık, bir, o kadar çarpıcı olmasalar da tarihsel gelişmeyi, insanlık serüveninin tamamını kavramak açısından büyük önem taşıyan, ve/ya iki, Avrupa dışı “ilkel” kültürlere ait olan eserler kıyıda köşede kalabiliyor. British Museum’un demin sözünü ettiğim uçsuz bucaksız Kore (Doğu Asya) salonları, genellikle ıssız uzanıyor. Ya da Arap Yarımadası’nın çeşitli köşelerindeki İslam öncesi toplumların arkeolojik buluntularını, kabileden devlete geçiş açısından fevkalâde aydınlatıcı oldukları hâlde, bir yan koridorun küçük küçük vitrinlerinde arayıp bulmak gerekiyor.
Reklam
Hemen belirteyim ki çağdaş müzecilik böyle değil. Tarihçilik gibi müzecilik de değişti. İktisadi, sosyal ve kültürel tarih süreçlerine, günlük hayata, sıradan insanlara ve aşağıdan yukarı anlatımlara çok daha fazla önem ve yer veriliyor. Örneğin Kanada ve ABD’nin (şimdi Trump’ın tümüyle kapatmak, yok etmek istediği) yerli halklara ayrılmış müze ve sergileri böyle. İngiltere’nin kuzeyinde, York kentinde bir Jorvik Viking Merkezi var ki benim bir tarihçi olarak belki en çok şey öğrendiğim ve en çok zevk aldığım müze. İnanılmaz bir röprodüksiyon. Erken Orta Çağ’ın küçük bir Viking limanını, bütün köşeleri, nesneleri, sesleri ve hatta kokularıyla yeniden canlandırmışlar. İçinde geziyorsunuz, özel raylı arabalarla. Gerçekten zamanda yolculuk gibi. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin, son yıllarda kapsamlı bir revizyon ve restorasyondan geçen ana binasının özellikle üst kattaki arkeolojiye giriş, Troya ve Ege kentlerinin sosyo-kültürel yapıları gibi konulara hasredilmiş salonları da alt kattaki daha klasik Yunan-Roma salonları da keza ileri bir tarihçilik-müzecilik anlayışının ürünü. İnsanı bilerek ve anlayarak gezmeye çağırıyor.

Öte yandan, XIX. yüzyıl Avrupa müzeciliğinin etkisi tabii farklı. Avrupa-dışı coğrafyaların elitleri (Avrupa’nın “öteki”leri), üstünlüğünü açık-örtük bir şekilde kabullendikleri hem hayran oldukları hem içten içe kızdıkları ve homurdandıkları, karmaşık bir aşk-nefret ilişkisine girdikleri Avrupa’yla aşağı yukarı aynı tarih anlatımını, dönemlendirmesini, dönüm noktalarını, önemli-önemsiz ayırımlarını benimsiyor. Buna ithal edilmiş ve içselleştirilmiş bir Oryantalizm diyebiliriz. Osmanlılar bir yandan hiç sömürgelik durumuna düşmemiş. Diğer yandan, Avrupa’ya en yakın hatta iç içe konumdalar. Her zaman ama özellikle artık yenilmeye (daha doğrusu kazanamamaya) başladıkları andan itibaren, Avrupa’dan çok yoğun etkileniyorlar. Tanzimata geldiğimizde, Fransız ilk ve orta öğretim sistemini benimsiyorlar. Başka bir şey yapabilirler miydi? Tamamen kendilerine özgü okullar kurabilirler miydi? O koşullarda, gelenek ile modernite arasında böyle bir yer ve olanak olduğunu sanmıyorum; sadece, böyle oldu diyorum. Müfredata ve ders kitaplarına gelince, mesela tarih konusunda, bir bütün olarak Avrupa-merkezci büyük anlatıyı benimsemekle o çerçevede emperyal Osmanlı anlatısını korumak ve millî tarihi bu zemine oturtmak arasında ilginç bir karışım ortaya çıkıyor. Müzecilik alanındaysa çok gerilerden gelen Osmanlılar, Avrupa neleri toplamış ve topluyorsa (olanakları elverdiğince) aynı şeyleri toplamaya, bir bakıma Avrupa müzeleriyle aynı tür koleksiyonlar üzerinden yarışa çıkmaya yöneliyor. Haksızlık etmeyelim; birincisi coğrafyanın çok büyük payı var. İkincisi, Avrupalıların alıp (çalıp) götürmek istediklerini benimseme ve alıkoyma çabasının çok büyük payı var. Çayönü, Çatalhöyük, Göbeklitepe. Bereketli Hilâl. Kuzey Mezopotamya. Likya, Lidya, Urartu, Hititler. İyonya, İskender İmparatorluğu, Helenistik krallıklar, Roma İmparatorluğu. Kutsal Diyarlar ve Bizans. Hepsi ya Anadolu’da ya hemen çevresi ve bitişiğinde. Esasen bu yüzden bir de XIX. yüzyıl yağmacılığına konu oluyorlar.
Son dönem Osmanlı ve sonra Cumhuriyet müzeciliğinin şekillenmesi açısından, kültürel Avrupa-merkezciliğin yanı sıra bunlar da çok önemli faktörler. Gene de şu söylenebilir sanıyorum: Türk tarihçiliği gibi Türk müzeciliği de henüz kendi anlatısını bulmuş değil. Bununla, hem Avrupa-merkezciliği hem dar millî tarih anlayışını aşan bir anlatıyı, Türklerin ve Türkiye’nin tarihi ile dünya ve insanlık tarihini doğru bir şekilde entegre eden, birinin içine diğerinin nasıl oturduğunu gösteren bir anlatıyı kastediyorum.

Avrupa elitlerinin yeni bilgi ve ilgi alanlarını, Osmanlılar uzun süre önemsemiyor
Doğu’daki müzecilik anlayışı ile Batı’daki müzecilik anlayışını mukayese edebilir misiniz?
Batı dışı toplumlarda çok uzun süre müze diye bir kurum yok ki müzecilik anlayışından söz edebilelim. Eski Dünya’nın büyük bölümü, belki kendi “iç”inde hazine ve define yığmanın dışındaki amaçlar için toplanıp biriktirilebilecek bir objeler çeşitliliği söz konusu değil; belki kendi “dış”ına öyle bir ilgi ve merak duymuyor. Bilemiyorum; çok kesin fikirlerim yok bu konuda. Ama sonuçta, XIX. yüzyıla geldiğimizde, Modern Devlet dediğimiz kurumlaşma ya da eşit ve güçlü modern devletler, yeryüzünü kesintisiz bir bitişiklikle kaplamış değil. Aralarında ve içlerinde bilinç ve otorite boşlukları var. Avrupa elitlerinin yeni bilgi ve ilgi alanlarını, uzun süre Osmanlılar (ya da Hint, Çin, Japon elitleri veya Afrika krallıkları), o kadar önemsemiyor. XIX. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’ya gelen Japonlar ve Çinliler, karşılaştıkları müzeleri de, içeriklerini de, işlevlerini de kavrayıp tanımlayamıyor uzun süre. “Kemik toplama binaları… define avluları… resim pavyonları… her şeyin bahçeleri” gibi deyimler kullanıyorlar. Osmanlılar Avrupa’nın o kadar yabancısı değil ama onlar da XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar ne gibi kültür zenginliklerinin üzerinde oturduklarını anlamıyor. Hırsızlık, kaçakçılık, yağmacılık, sahtecilik bu zaaflar sayesinde alıp yürüyor. Lord Elgin, 1801-1812 yıllarında Parthenon mermerlerini Atina’dan, kentteki Osmanlı yetkililerinin izni ve onayıyla götürdüğünü iddia ediyor. Osman Hamdi Bey, 1860-1869 arasında Paris’te geçirdiği dokuz yılın birikimiyle İstanbul’a döndüğünde, Batılı ülkelere eski eser kaçırılmasına ancak 1883 yılında yeniden düzenlediği Âsâr-ı Âtika Nizamnâmesi ile set çekebiliyor. Anadolu arkeolojisine proaktif bir ilgi içinse 1930’ları beklemek gerekiyor.

Geçmiş ile bugün arasındaki ilişki geçmişten değil bugünden kuruluyor
Müzecilik sadece geçmişi muhafaza etmek midir, yoksa geçmişi yeniden kurmak anlamına da gelir mi?
Biraz totolojik bir soru, yani cevabı kendi içinde saklı. Tarihçilikte de, müzecilikte de geçmişi “olduğu gibi” sunmuyor, sunamıyoruz. XIX. yüzyıl Alman tarihçiliği ve tarihsiciliğinin (historicism) kurucusu sayabileceğimiz Leopold von Ranke, tarihçinin görevini geçmiş olayları “gerçekten oldukları gibi” (Alm. wie es eigentlich gewesen, İng. as they actually were) aktarmak diye tanımlamıştı. Bugün bunu aşırı pozitivist-ampirisist inanışlardan beslenen bir illüzyon gibi görüyoruz. Bu mümkün değil; insan ve toplum bilimlerinde yaptığımız her şeyin içine, biz farkına varsak da varmasak da yorum giriyor, dolayısıyla dünya görüşü ve kişisel tercihler ekleniyor. Geçmiş ile bugün arasındaki ilişki geçmişten değil bugünden kuruluyor. Bugün yaşadığımız olaylar, edindiğimiz tecrübeler, oluşturduğumuz zihinsel yapılar geçmişe dair sorduğumuz-soracağımız soruları çağrıştırıyor, esinlendiriyor. Dolayısıyla ortaya çıkan (yazılan) tarih eserleri de ortaya çıkan (kurulan) müzeler de geçmişin ta kendisi, tıpkısının aynısı değil onun bir temsili, gösterimi, yorumu oluyor. Tabii bu, uydurma özgürlüğü demek değil. Bilimsel yöntemden; olgulardan, verilerden, kanıtlardan kopup serbest uçuşa geçmek demek değil. Tersine; tarihçiyi de müzeciyi de daha derin bir dürüstlüğe, her aşamada kendi kendisiyle yüzleşmeye, “Şimdi ben bunu buraya verilerim gerektirdiği için mi, kendi ideo-politik tercihlerim beni buna ittiği için mi yazıyorum/koyuyorum?” sorusunu sürekli sormaya çağırıyor. Tarihçilik de müzecilik de ne kadar zor olursa olsun, sonunda geçmişin gerçeğini arıyor. Geçmişin gerçeğine yaklaşmaya çalışıyor.

“Ansiklopedik müzeler” yarı yarıya küçülse bu insanlığın yararına mı, zararına mı olur?
Kolonyal dönemden kalan eserlerin bugünkü müze pratiklerindeki yeri hakkındaki görüşünüz nedir?
XIX. yüzyıl süreçlerinde kurulan ve bir daha da kurulması mümkün olmayan “ansiklopedik müzeler” tabii başka kültür ve uygarlıklardan şu veya bu şekilde edinilmiş muazzam eser zenginliklerini içeriyor. Bunların içinde Mısır dikili taşları da var, Elgin/Parthenon Mermerleri de Reşit Taşı (Rosetta Stone) da Benin Bronzları (tunç büstleri) de. Kimisi yasal yollardan (izinli-onaylı satın alma yoluyla), ama birçoğu da şaibeli yöntemlerle elde edilmiş. Doğrudan sömürgeci şiddet yoluyla gasp edilenler de var, hukuksuz kaçakçılığa konu olanlar da belirsiz satıcılardan alınanlar (veya aldık denilenler) da.
Şimdi bunların istisnasız hepsi tek tek çıkış noktalarına iade edilebilir mi? Bu mümkün mü? Arzu edilir mi? Louvre ve British Museum gibi “ansiklopedik müzeler” faraza yarı yarıya küçülse, bu insanlığın yararına mı, zararına mı olur? “Anavatanlar” nasıl belirlenecek? Faraza Osman Hamdi’nin 1887’de Sayda’dan çıkarıp getirdiği İskender Lahdi İstanbul’da mı kalmalı, Lübnan’a mı gitmeli? Çok tartışmalı ve ayrıntılarını da tam bilemediğim konular. Benim asgari koşullarım şöyle: (1) Büyük Batı müzeleri ve yeryüzündeki bütün müzeler, koleksiyonlarındaki istisnasız bütün objelerin gerçek kökenini ve nasıl edinildiğini eksiksiz ve dürüstçe açıklayan, bu anlamda tümüyle şeffaf kataloglarını (yeniden) hazırlamalı ve yayınlamalı. Bütün bir insanlık envanteri çıkarılmalı. (2) Şiddet, hırsızlık, yağma, kaçakçılık veya gayrimeşru alımlar gibi bütün işlemler hiç kaytarmasız belirtilmeli ve hepsi için topluca ve tek tek özür dilenmeli. (3) Söz konusu müzeler, bu durumdaki eserler üzerindeki copyright haklarından feragat etmeli (resimler, minyatürler ve yazılı belgeler dâhil); bu eserlerin fotoğrafları veya sair kopyaları, başvuran araştırmacılara ücretsiz sunulmalı (Bu, ilgili müzeler için her seferinde ayrı bir kâr konusu olmamalı.).
Reklam

Yapay zekâ tarihçiliğin, sanat tarihçiliğinin ve müzeciliğin önünde yepyeni mecralar açıyor
Sanat eserleri üzerinden tarih okuması yaparken müze nasıl bir işlev görür?
Muazzam bir arşiv veya kütüphane nasıl çalışıyorsa, müze koleksiyonları için de aynısı geçerlidir. Toplar, konsantre eder, yan yana getirir, saklar, incelemeye sunar. Bir, müzeler tarih ve sanat tarihi açısından son derece yararlıdır. Nasıl tarihçilikte bir belgenin özeti veya tercümesini okumakla aslını okumak farklıysa resimlerin, heykellerin, taş baltaların, çinilerin veya kale kapılarının kitaplardaki fotoğraflarını görmekle üç boyutlu bir mekânda gerçek büyüklükleriyle yüz yüze gelmek de çok farklıdır. Müzeler bunu sağlar; üstelik, herhangi bir obje türünden sadece birini değil birçoğunu sergilemek (veya depolarında bulundurup gerektiğinde çıkarmak) suretiyle karşılaştırma olanaklarının önünü açar.
Gene de birkaç yüzyıl boyunca bu, sırf fiziksel bir cisim olarak eserin (veya objenin) kendisini salt dışarıdan, en fazla birkaç yönden bakarak incelemek demekti. Bunun için de (konu yeteri kadar önemliyse) Londra’ya, Paris’e, Berlin’e, Roma’ya, Amsterdam’a, New York’a veya Washington DC’ye kalkıp gitmeniz gerekirdi. İki, artık sırf basılı katalog ve röprodüksiyonlar değil dijitalizasyon, üç boyutlu bilgisayar programları, internet ve radyoskopik yöntemler de söz konusu. Benzersiz başyapıtlar ayağınıza gelmekle kalmıyor; içlerine de girebiliyorsunuz âdeta. Kimyasal bileşimleri, hangi pigmentlerin kullanıldığı, üst üste kaç resmin yapılmış olduğu, fırça darbelerinin veya heykeltıraş kalemi kesiklerinin yönü ve sıklığı, falanca gerdanlıkta kullanılan altının Kuzey Afrika’nın hangi bölgesinden geldiği… günümüzün teknolojik olanakları sayesinde sürekli analiz ediliyor ve değişken değerlendirmelere yol açıyor.
Kaldı ki şimdi de AI, günden güne baş döndürücü sıçramalar yapan yapay zekâ, tarihçiliğin, sanat tarihçiliğinin ve müzeciliğin önünde, idrak etmekte bile zorlandığımız yepyeni mecralar açıyor.

*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.