Hasan Aourid Mekke’ye Kanmak ile fikrî yolculuğunu anlatıyor

Enes Ürün
09:00, 28/01/2026, ÇarşambaG: Güncelleme: 17:38, 02/02/2026, Pazartesi
CategoryNihayet
Nihayet Dergi
Hasan Aourid Mekke’ye Kanmak ile fikrî yolculuğunu anlatıyor
Hasan Aourid

Faslı düşünür, romancı ve eski siyasetçi Hasan Aourid ile Türkçeye çevrilen Mekke’ye Kanmak kitabı, ruhi miracı, edebî üretimi ve Endülüs, Fas’ın özgünlüğü, siyasi tecrübesi, entelektüelin görevi, Gazze, fikri eserleri ve daha birçok konu hakkında keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Bize hayat hikâyenizden kısaca bahseder misiniz? Çocukluğunuzdan itibaren inanç dünyanızdaki sarsıntılar, ardından yaşadığınız arayış dönemi ve nihayet Hac yolculuğunuz... Sizi, her şafak vakti çakıl taşlarıyla virdini çeken ninenize döndüren bu hicret, nasıl gerçekleşti?

Bu soruya belki de iki kitabım cevap verebilir. Birincisi, otobiyografik bir roman olan Rihlatün mine’l-cenūb (Güneyden Bir Yolculuk)’tur. Fas’ın güneyinde ücra bir köyden, mütevazı ve muhafazakâr bir çevreden gelen bir gencin hayatını anlatır. Koşullar onu şehirde yaşamaya, onun dünyasına girmeye, toplumun nüfuzlu kesimleri ve özgür bir kültür arasında gidip gelmeye zorlar ve seksenlerin başında referans dünyası sarsılır. İkincisi ise yeni bir şekilde de olsa ilk kaynağa dönüşü içeren Mekke’ye Kanmak kitabındaki itiraftır. Her iki kitapta da bir aşamadan diğerine, bir referanstan ötekine bir geçiş vardır. Evet, rahmetli ninem bende etki bırakmıştı ve bu yüzden onun mirasına yeniden dönerek vefa borcumu ödemeye çalıştım.

Mekke’ye Kanmak sadece şahsi bir hikâye değil aynı zamanda Doğu ile Batı, iman ile inkâr arasında derin bir yüzleşme anlatısı. Sizce bu yüzleşmenin temel eksenleri nelerdi?

Eğer konu sadece kişisel bir tecrübeden ibaret olsaydı, okuru bir kitapla yormam gerekmez ve “Uçağa bindim, falan gün vardık, bize Arap kahvesi ikram ettiler, hava sıcaktı ama klimalar sayesinde bir şey hissetmedik, elhamdülillah, Hac ibadetleri Allah’a şükür en iyi şekilde geçti,

dualarımda sizi unutmadım.” gibi şeylerle geçiştirirdim. Bunda yeni olan ne var? Hiçbir şey. Mekke’ye Kanmak kitabımın içeriği hakkında defalarca şunu söyledim: Ben, içinde yaşadığım evin, yani Batı’nın sahibi olduğumu sanıyordum. Çünkü ondan öğrenmiş, onun yöntemlerini benimsemiş ve değerlerine inanmıştım. Ancak sonradan anladım ki evin sahibi değil sadece bir kiracıymışım ve ev sahibinin eli her zaman uzundur, istediği zaman istediğini yapar. Hukukçuların dilinde söylendiği gibi, çifte standart kuralı üzerinden aldatmacayı fark ettim. Gerek hacda yaşadığım gerekse sonrasında hakkında yazdığım tecrübem, söylendiği ve yazıldığı gibi manevi bir tecrübeden veya bir iman yolculuğundan daha fazlasıdır... André Malraux’nun ifadesiyle, gerçek evime dönmek için Batı’nın cazibesinden kurtulmaktır. Fakat evim öyle bir ihmal içinde ki bana yer açması ve Batı’daki evin bana sunduğu rahatlık imkânlarını bulabilmem için onu onarmak adına devasa bir çaba gerekiyor ama o evin sahibi değildim. Bir insan, bir medeniyetin kiracısı olarak kalabilir. Ben kiracı olarak kalmayı reddettim...

Kitabınızda, Gazzâlî’nin el-Münkız mine’d-dalâl’ına gönderme yapıp taklitten tahkike yürüyüşünüzü anlatıyorsunuz. Bu yolun sonunda onunla aynı yere mi vardınız?

Gazzâlî’nin ifade ettiği o mecazi tasvir çok hoşuma gitmişti. Bir kişiyi şüphe sardığında, sanki bir bardak kırılır ve bardağı lehimleyerek başlangıç noktasına dönmek mümkün olmaz. Camı yeniden eritip yeni bir kap yapmak gerekir... Geri dönüş, eskinin eritilip yeniden şekillendirilmesidir, lehimlenmesi değil... Lehimlenirse kusurlu kalır. Yine de benim tecrübem, Gazzâlî gibi “Hüccetü’l-İslam” lakabıyla anılan biriyle kıyaslanamaz. Arapça bir atasözünde dendiği üzere “Kendi kadrini bilip ona göre davranan ne mutlu kişidir.” Gazzâlî, belirli bir bağlamda İslam’ı kurtarmıştır. Bunu iddia edebilecek kaç kişi vardır? Çok az.

Aslında iktidardan uzaklaşma konusunda da onunla ortak bir yönünüz var. Daha önce uzun yıllar merkezî yönetimin (mahzen) farklı üst kademelerinde görev yapmış birisi olarak bu tecrübe, düşünce dünyanızda ve yazarlığınızda nasıl yankı buldu?

Şüphesiz ki iktidardaki tecrübem, birçok akademisyenin sahip olamadığı şeylere gözlerimi açtı: iktidar mekanizmalarını, karar alma süreçlerini ve karar alıcıları tanımak. Bu yüzden iktidar, kendisinden uzaklaştığımda öncelikle bir siyaset bilimi profesörü olarak üzerinde çalıştığım bir konu olarak kaldı. Birçok araştırmacı, din ve siyaset ilişkisi üzerine yazdığım Cedeliyyetu’s-sultân ve’l-furkân (Furkân ve Sultan’ın Diyalektiği) kitabımın bu konuda nitelikli bir katkı olduğu konusunda hemfikirdir. Romanlarım da kariyerimin izlerini taşır. Fas’ın merkezî yönetimini ve kültürünü bilmeyen birinin el-Bâşâdūr (Elçi) romanında yazdıklarımı yazması çok zor olurdu... Başka bir deyişle, Fas’taki eleştirmenlerin de birleştiği gibi Elçi romanı, buraya özgü yönetim mekanizmalarının ve kültürünün içeriden bir tasviridir.

Kitapta bununla birlikte haccın maksatlarına dair bir okuma sunuyorsunuz. Geçmişte buna dair azımsanmayacak bir literatür var. Güncel olarak bu konuda hâlâ boşlukların olduğuna inanıyor musunuz?

Müslümanların ve gayrimüslimlerin yazdığı hac edebiyatıyla ilgilendim ve bu konuda hatırı sayılır bir kütüphanem var. Bu konuda yazma hissi beni teşvik etti ve Muhammed Heykel’in Fî menzili’l-vahy (Vahyin Evinde) kitabını tutkuyla okudum. Kim bilir, belki bir gün bu konuya tekrar döner ve yazarım. Ancak her halükârda hakkında yazdığım yolculuk bir yerden bir yere değil bir hâlden başka bir hâle olan bir yolculuktur. Belki de tecrübeme bir nebze özgünlük katan da budur. Yoksa bir yerden bir yere yolculuk bugün pek de önemli bir konu değil.

Şair kimliğiniz var fakat daha çok romanlarınızla tanınıyorsunuz. Fikirlerinizi kurgu yoluyla aktarmayı neden tercih ediyorsunuz?

Her kültür dehasını şiirle ifade eder ve şiir kolay bir iş değildir. Bu yüzden, yayınlanmış ve yayınlanmamış bazı şiir denemelerim olsa da ona tam cüret edemiyorum. Fakat roman, benim arayışıma cevap veriyor; bu da tabir caizse beyan ve tebyindir, yani meseleleri açıklamak ve bu meseleleri bir düşünce konusu hâline getirmek... Romanın sadece eğlence için olması veya Ebû Hayyân et-Tevhîdî’nin ifadesiyle sadece “hoşça vakit geçirtme ve ünsiyet kurma” aracı olmasının bir anlamı yoktur. Bir tefekkür alanı olmalıdır ve bu açıdan yazdığım her roman, dilin estetiği gibi zevk unsurunu ihmal etmeden bir mesele veya fikri boyutlar taşır.

Romanlarınızda Endülüs sürekli karşımıza çıkan baskın tema. el-Mūriskū (Morisko), Rabî-i Kurtuba (Kurtuba’nın Baharı), Zînetü’d-Dünyâ (Dünyanın Süsü) ve diğer eserleriniz… Radvâ Âşûr’un Granada Üçlemesi ile Rabî Câbir’in Rihlatü’l-Ğırnâtî (Granadalı’nın Yolculuğu) kitapları size bu konuda ilham verdiler mi?

Endülüs mirasına olan ilgim, hayat yolculuğumdaki çok zor şartlardan geçtiğim 1995 yılında tanıdığım bir kişiye dayanır, Ribâtü’l-Mütenebbî (Mütenebbî’nin Ribatı) romanımda ona işaret etmiştim. Endülüs tohumunu içime eken odur. Bu tohum, Mekke’ye Kanmak’ta belirttiğim gibi 1997’de Elhamra Sarayı’nı ziyaret ettiğimde filizlendi. Endülüs hakkında Granada Üçlemesi’ni okumadan önce yazmıştım, ancak maalesef Rabî Câbir’in Granadalı’nın Yolculuğu’nu okumadım... Granada Üçlemesi devasa bir eser, fakat içinde Fâtımî Mısır’ının gerçekliğinden bir yansıtma yok mu sizce de? Endülüs üzerine yaptığım tüm okumalarda “Ümmü Hanefi” gibi bir isme rastlamadım... Sanırım Doğulu biri Endülüs hakkında yazdığında bir inşa sürecine girerken Mağripli buna ihtiyaç duymaz, çünkü o yapı zaten onun bilinçaltında mevcuttur; sadece hatırlaması yeterlidir.

Öyleyse, Fas’ta hâlâ yaşayan veya derinlere işlemiş bir Endülüs kültürü var, değil mi? Bu fikri biraz daha açar mısınız?

İki şeyi birbirinden ayırmak gerekir. Biri mimari, müzik ve mutfak gibi yaşam tarzı aracılığıyla maddi olan Endülüs mirası veya kökenleri Endülüs’e dayanan ailelerin varlığıdır. Bu durum, Endülüs’ten etkilenmiş ve bu mirası korumuş bazı şehirlerde mevcuttur. Diğeriyse genel olarak Fas’ta bir miras ve bir fikir olarak Endülüs’e olan ilgidir. Bu ilgi son yıllarda artmış olup bir arada yaşama fikrine dayanmaktadır ve resmi söyleme de yansımıştır.

Sintra kitabında karakterin diliyle “İşte tam burada yeni bir Endülüs inşa edebilir miyiz?” diye sorduğunuz fikrî olarak Endülüs öyle mi?

Evet, fikrî olarak Endülüs veya benim ifade ettiğim coğrafi bir bölgeye veya tarihî bir döneme değil bir manzumeye işaret eden Endülüs. Bu manzume, farklı unsurların bir arada yaşaması ve estetikle işlevselliği, akılcılıkla ruhaniliği veya başka bir deyişle Doğu ile Batı’yı birleştirme üzerine kuruludur.

Berberi ve Arap kimliğini birlikte taşıyorsunuz. Mağribin bunu da içine alan, İslam dünyasının diğer havzalarından ayrılan bir özgünlüğü olduğu hep iddia edilir. Allâl el-Fâsî, Taha Abdurrahman ve Abdülkadir es-Sufi bu konuda özellikle Malikiliğin etkilerine dikkat çekerler. Bu özgünlüğün kaynakları sizce nedir ve hangi noktalarda kendini gösterir? Mağribin bu özgünlüğü sizin düşünce dünyanıza nasıl yansıyor?

Genel anlamıyla Mağribin bir özgünlüğü vardı, doğru. İbn Hazm’ın meşhur bir beytinde işaret ettiği gibi onun kusuru sırf Mağrip, yani güneşin battığı yer olmasıdır. Mağripte akılcı bir karakter mi baskındır, sanırım öyle... Kendimden bahsedebilirim, çünkü iki kültürün veya sizin belirttiğiniz gibi iki kimliğin -her ne kadar bu terime ihtiyatla yaklaşsam da çünkü kimlik bir inşadır ve ayırt edici yönlere odaklanır, kişiliğin en üstün olanı ise süreklilik unsuruna dayanandır- taşıyıcısıyım... Fas, Mısır değildir. Nil, Mısır’ı şekillendirmiştir; Fas’ın karakterini ise Atlas Dağları belirler, çünkü hem suyun hem de insanların kaynağıdır. Avrupa’ya olan yakınlık da olumlu ve olumsuz yönleriyle Fas kimliğinin belirlenmesinde belirleyici bir unsurdur. Ancak tek bir kalıptan bahsetmek zordur. İmajımızı biz belirlemeyiz, başkasının bize bakışı belirler. Kendi adıma durumumu, iki kapı kanadı olan bir eve benzetiyorum; bir kanat Arap kültürünü, ikinci kanat Berberî kültürünü taşıyor. Aynı zamanda bakış imkânı sunan bir penceresi var, bu da Fransızca ve İngilizceye hâkimiyetim sayesinde Batı kültürüdür. Ve eve ancak kapısından girilir. Penceresiz bir evin karanlık olacağı, kapısı dar bir evin ise misafirlere yetmeyeceği kanaatindeyim.

Müslüman entelektüellerinin görevinin ne olması gerektiğini çokça sorguluyorsunuz. Bugün İslam dünyasında çok sayıda entelektüel üretim var ama yaşadığımız gerçekliğe hitap eden, özgün çalışmalar az gibi görünüyor. Neler söylemek istersiniz?

Modern toplumlar entelektüelsiz yapamaz ve kamusal eylem entelektüel olmadan düzgün işlemez. O, bilinci ve temsili şekillendiren, anlamı verendir. Ancak entelektüelin rolü gelişti ve gelişmelidir. Veya edebiyatta söylendiği gibi “Şair çevresinin çocuğudur.”; entelektüel de zamanının çocuğudur ve çağının dayattığı zorluklara cevap vermelidir. Bir dönem “angaje entelektüel”, “organik entelektüel”, “eleştirel entelektüel”, “uzmanlaşmış entelektüel” vardı. Özellikle büyük anlatıların ölümüyle entelektüelin rolü sarsıldı... Ancak Arap dünyasının yaşadıkları, entelektüelin olanı anlamada, olabilecekleri öngörmede ve tehlikelere karşı uyarmada bir rol üstlenmesini zorunlu kılıyor... Ve bu sorumluluğu fildişi kulesindeyken yerine getiremez. Belki de birbirimizi tanımaya ihtiyacımız var; insanlığa yaptığı iyilikleri ancak nankörlerin inkâr edebileceği bu medeniyetin evlatları olarak.

Bunun yanında, okumak ve yazmayı “sizi kurtaran zaviye” olarak tanımlıyorsunuz. Modern ve klasik dönemden en çok beslendiğiniz eserler nelerdir?

İktidardan ayrıldığımdan beri hayatımı yazmadan hayal edemiyorum... Her gün yaptığım bu egzersiz, sanki bir teheccüd gibi... Hayatıma anlam veren, zihnimi bileyen şey bu. Yazmak, bir okuma birikiminin ürünüdür ama aynı zamanda bir tecrübenin, bir tasavvurun ve bir vizyonun ürünüdür. Gençliğimde obur bir roman okuyucusuydum; Fransız ve Rus edebiyatının klasiklerini, bir dönem XX.yüzyıl Fransız edebiyatını ve özellikle Sartre’ı okudum... Ama insanın hayatının her döneminin kendi öncelikleri ve tercihleri vardır. Şimdilerde fikrî kitapları okumayı tercih ediyorum. Ayrıca Arapça klasik mirası okumaya da özen gösteriyorum. Bunlar günlük düzenimin bir parçası. Üslubun, Arap dilinin dehasının özünü taşıması gerekir ve bunun gerçekleşmesi ancak klasik eserlerle mümkündür. Bu eserler sadece dil açısından değil başka açılardan da faydalıdır. Bir arkadaşım bana hep öyle söyler: “Sana bir romancıdan çok bir düşünür olarak ihtiyacımız var.” Yayıncımsa okurların romanlarımı tercih ettiğini söylüyor. Her halükârda yazmak ve yayınlamak, belirli bir tempoda üretilmesi gereken bir fabrika işi gibi değildir. Düşünme, demlenme ve olgunlaşma dönemleri olmalıdır.

Ufūlü’l-Ğarb (Batı’nın Çöküşü), Âlem bilâ meâlim (İşaretsiz Âlem), Faḫḫü’l-hüviyyât (Kimlik Tuzağı) gibi eserlerinizde çağımızın krizlerini detaylıca tartışıyorsunuz. Bugünün dünyasında sizce insanlığın en büyük açmazı nedir?

Keşke yaşananlarbeni yalanlasaydı da Batı bir krizde olmasaydı, çalkantılı bir dünyada yaşamıyor olsaydık (Rusya-Ukrayna savaşıyla gerçekleşen çatışma risklerini hissettiğim için İşaretsiz Âlem’i yazmıştım) ve kimlikler zaman ayarlı bombalar veya uzaktan kumandalı olmasaydı... Korktuğum şey, Gazze’deki savaşın akabinde İslam dünyası ile Batı arasında derin bir yarılma yaşanmasıdır. Yaralar kapanmayacak ve büyük bir kargaşa dönemine gireceğiz... Filistinliler sadece topraklarından mahrum edilmediler, aynı zamanda kendi trajedilerine dur diyemeyecek kadar elleri kolları bağlanmışken insanlıklarından da koparıldılar, aç bırakıldılar, yerlerinden edildiler. Bu lanet dünyanın yakasını bırakmayacak. Yarının dünyası korkunç olacak...

Morisko kitabınızda da Moriskoları bu asrın Filistinlileri olarak tanımlıyorsunuz. Bu benzerliği biraz açar mısınız?

Filistinlilerden bahsederken acı çekiyorum ve bu acının kaynağı sadece Filistinlilerin trajedisiyle empati kurmak ve özdeşleşmek olduğu kadar aciz hissetmemdir. Ve bu beni daha çok acıtıyor. Morisko’yu on yıl önce yazdım ve romanın satır aralarında dünün Moriskosunun bugünün Filistinlisi olduğuna işaret ediyordum... Kovuldu, yerinden edildi, zulme uğradı... Ama direndi ve teslim olmadı... Belki ekleyebileceğim şey şudur: Toprak, sahiplerine ihanet etmez. Bugün İspanya’ya bakın. İspanya ruhunu geri kazanıyor. İspanyolların İspanya’nın ruhunu ifade ettikleri dilin önemi yok, çünkü aslında içlerinde yaşayan o derin Endülüs kimliğini ifade ediyorlar. Aynı mantıkla, Filistin toprağının da sahiplerine ihanet etmesi mümkün değildir. Bir gün derin karakterini konuşacaktır. Onu ne güç ne de tarihin cilveleri silecektir.

Buradan popülizm konusuna geçersek... Son yıllarda bu başlıkta iki ayrı kitabınız çıktı. Bu konuya bu kadar önem vermenizin sebebini açıklar mısınız? Bu, çağımızın gerçeği mi olacak?

Popülizm küresel bir olgu ve tıpkı terör gibi dünyayı tehdit ettiğini hissettim. Bu yüzden ona, Yaklaşan Tehlike alt başlığıyla bir kitap ayırdım. Yani tarafsız bir olguyla karşı karşıya değiliz, çünkü popülizm toplumlar içinde ötekini şeytanlaştırmaya dayanıyor ve ona karşı şiddet kullanmaktan çekinmiyor. Aynı şekilde, kendi sınırları dışındaki ötekini de şeytanlaştırıyor ve medeniyetler çatışmasının yeni bir faslını barındırıyor. Başka bir deyişle, şiddet popülizmle, daha doğrusu sağcı popülizmle iç içedir. Gazze'de aşırı sağcı, popülist bir referans adına neler olduğuna bakın. Asıl tehlike, sağcı popülist bir enternasyonalin kurulmasıdır.

Tezgâhınızda şu an hangi yeni çalışmalar var? Türk okurunu neler bekliyor?

Baskı aşamasında bir çalışmam var. Arap dünyasının gerçekliği üzerine, roman formatında. Ashab-ı Kehf gibi bir yere sığınan ve zamandan geri kalan gençlerin hikâyesi. Farklı zaman dilimlerinde yaşamaya başlıyorlar ve zamanı ölçtükleri bir saatleri yok, çünkü bozuk. Bir toplumun modern olabilmesi için tüm kesimlerinin aynı zamanda yaşaması gerekir. Bizse Arap dünyasında aynı zamanda yaşamıyoruz. Bu eseri Gazze savaşı öncesinde yazdım; Arap dünyası bir şeydi, şimdi bambaşka bir şey olacak, tamamen farklı. Türk okuruna gelince, Gazze savaşının yansımaları üzerine Batı Vicdanı’nın Çöküşü adıyla bir kitabım çevrildi. Morisko, el-Fakîh romanlarımın, özellikle el-Bâşâdūr (Elçi) romanımın çevrilmesini de umuyorum. Çünkü Elçi’de, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kırım Savaşı sonrası kritik bir döneminde Devlet-i Aliyye’de büyükelçilik yapmış bir devlet görevlisini anlatıyorum. Türk okurunun, iki asır öncesinden kendisini başkasının gözünden görmesi şüphesiz ilgisini çekecektir.

*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026