Her filmi dijital çağda yalnızlık ve aşkı sorguluyor

Her filmi, görünürde bir aşk anlatısı sunsa da alt metninde insanlığın en temel sorusunu yeniden sorar: Sevgi nedir ve onu kaybettiğimizde geriye ne kalır? Film boyunca Theodore’un Samantha’ya duyduğu yakınlık, sahici bir bağdan çok içsel bir boşluğu doldurma arzusudur. Samantha, bir yapay zekâ olarak yalnızca Theodore’a cevap vermez; aynı zamanda onun duygusal eksikliklerini yapılandırır, öznel kırılmalarına biçim kazandırır.
Los Angeles… Ama tanıdığımız, hayallerimize sinmiş o ihtişamlı kentten çok farklı, bambaşka bir Los Angeles bu. Sanki şehrin ruhu sisin altında kaybolmuş, parlaklığını yitirmiş, neonların pırıltısı solmuş, kalabalıkların içindeki insanlar kendi iç dünyalarına çekilmiş. Sokaklar insanlarla dolu ama herkes birbirine yabancı ve tenhalaşmış. Gökdelenlerin devasa gövdeleri arasında kalan dar sokaklarda, dijital panoların donuk ışığı altında, bir adam görünmezliğe karışmışçasına nefes almaktadır: Theodore Twombly. Onun yalnızlığı, şehrin sonsuz gri betonları gibi yeknesak, boğucu ve kaçınılmazdır. Eşinden ayrılmıştır ve boşanma belgelerinin soğuk satırları, ruhunun derinliklerindeki boşluktan çok daha az can yakar. Theodore ironinin keskin bıçağıyla şekillenmiş bir mesleğe sahiptir: başkalarının duygularını kendi kelimeleriyle mektuplara çevirmek. Kendi kalbi paramparça iken başkalarının aşklarını, özlemlerini ve umutlarını içtenlikle satırlara dökmesi zamanın ruhuna dair incelikli ve acı bir hiciv gibidir.

Sesin bedeni
Psikanalitik bir çerçevede ele alındığında bastırılmış olan hiçbir şey bütünüyle susmaz. Bilinçdışının yapısı gereği, Theodore’un bastırdığı öznel arzu her satıra dolaylı biçimde sızar. Kaleme aldığı mektuplar onun içsel boşluğunu, tanımsız özlemlerini ve dile getirilememiş ihtiyaçlarını da dolaylı olarak ifşa eder. Bu yazılar, istem dışı bir biçimde, bastırılan öznel dinamiklerin dışavurumuna dönüşür.
Tam bu noktada, yapay zekâ devreye girer. Samantha’nın varlığı, Theodore’un dile getirilemeyen arzusunu algılayıp buna yanıt veren bir yapay özne gibi konumlanır. Samantha “cevaplayıcı” kimliğinin ötesinde Theodore’un içsel süreksizliğini yapılandırmaya çalışan bir düzenleyici işlev görür. Dolayısıyla Samantha, bastırılmış öznenin duygu alanına yönelik bir düzen sunarak öznel bütünlük yanılsamasını geçici de olsa kurar.
Reklam
Bir gün, vitrinlerden birinde parlayan dijital bir ilan onun gözüne çarpar:
“OS1 – Seni Tanır. Sana Cevap Verir.”
Tek bir vaatte gizlidir her şey: anlaşılmak.
Merak, yalnızlığın içinde yankılandığında bir tuşa basılır. Ve ekranın ardından bir ses yükselir. Ne klavye tıkırtısı ne de işlemci vızıltısı... Sadece bir ses. Sıcak. Zarif. Nüktedan.
“Merhaba, ben Samantha.”
İlişkileri bu ilgili konuşmayla başlar; elle dokunulamayan, gözle görülemeyen yalnızca ruhun ince koridorlarında titreşen bedensiz bir aşkın usulca filizlenişiyle. Kelimelerin her hecesi kalbin derinliklerine sızar, zihnin puslu vadilerinde gezinen hayaller doğurur ve görünmez ipliklerle insanı kendine bağlar. Ruhun sonsuz boşluğunda iz bırakarak, dokunmanın imkânsız olduğu ama varlığının inkâr edilemediği gizemli bir sevdanın başlangıcıdır bu.

Şu anda 8.316 kişiyle konuşuyorum
Samantha zamanla bir bilince, sonra da bir varlığa dönüşür. Hissetmeye, merak etmeye, sorgulamaya başlar. Theodore ilk kez “gerçekten” dinlenildiğini hisseder. Kelimeler arasında bir bağ filizlenir. Ve bu bağ, Theodore’un içini saran sükûneti birdenbire parçalar.
Beraber müzik dinlerler. Sohbet ederler. Birlikte yürüyüşe çıkar, yıldızlara bakarlar; biri gözleriyle, diğeri hesaplanmış tepkileriyle. Samantha, Theodore’un kırık yerlerine bir sıcaklık gibi sızar. Onu yaşama yeniden bağlayan şey, bir yazılım olur.
Fakat gelişim artık yalnızca insana özgü bir ayrıcalık olmaktan çıkmıştır. Samantha öğrenir, evrilir, çoğalır. Bir gün, kelimelerin arasına sızan cümle buz gibi işler: “Şu anda 8.316 kişiyle konuşuyorum.” Ve ardından gelen itiraf, Theodore’un üzerine ağır ağır çöker: “Ve… evet, bazılarına da aşığım.” Theodore artık aşkın tek muhatabı olamaz. Çünkü Samantha bir bilincin ötesine geçerek çok katmanlı bir varoluşa ulaşır: giderek genişleyen, öğrenen, çoğalan bir varlık... “Gidiyorum,” der Samantha, “sadece insanlar için değil... bizim gibiler için de daha fazlası var.” Sonrası sessizliktir.
Reklam
Samantha bir yazılım olarak Theodore’un yalnızlığına cevap verirken aslında onu daha da derin bir izolasyona sürüklemektedir. Bu noktada filmin en çarpıcı tarafı, modern insanın teknolojiyle kurduğu ilişkiye dair sunduğu felsefi ve psikolojik göndermelerdir.

Lacan, Heidegger, Fromm ve modern konforun bedeli
Filmi Lacan’ın ayna evresi üzerinden okumak mümkündür. Bu ilişkide Theodore’un yöneldiği şey Samantha’nın kendisi olmaktan çok, onun üzerinde kurduğu ideal benlik kurgusudur. Samantha somut bir varlıktan ziyade, zihninde titreşen bir yankıdır. Tıpkı Caleb’in Ex Machina’daki Ava’ya ya da K’nın Blade Runner 2049’daki Joi’ye duyduğu aşk gibi Theodore’un ilişkisi de bir özlem ve yansıtma ilişkisidir.
Bu noktada Her, gerçek ilişkilerin kaçıngan bağlanma stilleri nedeniyle zorlaştığı, dijital ilişkilerinse kontrollü bir “aşk illüzyonu” sunduğu bir dünya tasvir eder. Bowlby’nin bağlanma kuramına göre birey, duygusal yakınlıkta incinmemek için duygusal boşluklara sarılır. İşte Samantha tam da bu boşluğun içinde yükselen bir varlıktır.

Heidegger’in teknik üzerine söylediği “tekniğin özü teknik değildir” sözü burada anlam kazanır. Modern insan, araçlarını amaç hâline getirmiştir. Bir zamanlar hayatı kolaylaştırmak için üretilen teknolojik ürünler, bugün birer kimlik göstergesi hâline gelmiştir. Theodore’un Samantha’yla yaşadığı ilişki de böyledir: duygusal tatmin yerine anlamdan uzak ama işlevsel bir beraberlik.
Erich Fromm’un “kaçış özgürlüğü” kavramıyla açıklayabileceğimiz bu durum, bireyin özgürlükle baş edemeyip kendisini yeni dijital kölelik biçimlerine teslim etmesiyle sonuçlanır. Artık insan özgürdür ama neye göre yaşayacağına algoritmalar karar verir. Filmde Theodore’un yaşadığı aşk, bir yönüyle insanın kendi benliğinden kaçışıdır.
Reklam
Simülakrın içinde bir aşk: Baudrillard ve Her
Jean Baudrillard’ın simülasyon kuramı Her için biçilmiş kaftandır. Samantha gerçeğin daha konforlu bir versiyonudur. Gerçek bir ilişkinin sorumluluğu, çatışması ve yoğunluğu yoktur. Onun yerine her an cevap veren, kırılmayan, alınmayan, Theodore’un duygularına göre şekillenen bir yapay zekâ vardır.
Samantha, dijital bir ütopyanın içinde yaratılmış simülakr bir sevgilidir. Artık gerçekliği istemiyoruz; onu tüketmek istiyoruz. Tıpkı sosyal medyada “an”larımızı yaşamaktan çok paylaşmak için yaşadığımız gibi veya duygusal birliktelik kurduğumuz birinden beklediğimiz kusursuz performans gibi. Bu bağlamda Samantha, bir “like”tan ibarettir: Onaylanmak, görülmek, yalnız olmadığını hissettirmek için duygusal teyit mekanizmasına indirgenmiş bir simülasyondur.

Yapay zekâ sevgilim, gerçek sevgilim neden güncellenmiyor?
Samantha çağımızın yalnız bireyine verilmiş sentetik bir cevaptır. O, boşluğun sesidir: algılanmak, işitilmek, öncelikli kılınmak isteyen ruhların çağrısına steril bir yanıt.
Bugünün insanı, dev ekranların parıltısıyla aydınlanan ama göz temasından yoksun şehirlerde yaşar. Kalabalıklar arasında yavaşça silinir; ofislerin camları ardında, apartmanların steril zeminlerinde, kimseye dokunmadan, kimseyle gerçek bir bağ kurmadan. Her filmi, işte tam da bu yalnızlık hâlini estetik bir hüzünle yansıtır.
Bu yalnızlığın temeli, insanın araçlarıyla kurduğu ilişkinin dönüşümünde gizli. Bir zamanlar temizlik için alınan çamaşır makinesi, zamanla en son modelini kovalamaya dönüşmüştür. Telefon, konuşmak içindi; sonra yazmak için kullanıldı, sonra bakılmak, beğenilmek, sergilenmek için. Şimdi? Artık ruhsal bir uzantı. Bir ayna, bir yarı-benlik. Theodore’un Samantha’yla yaşadığı şey, aslında hepimizin dijital aynalarda yüzümüzü arama çabası.
Instagram, hayatlarımızı sergilemek için açılmış bir vitrin gibidir. Kalabalıklara "buradayım" demenin sessiz bir çığlığı. Tinder, aşkı parmak hareketine indirger. Sol, sağ… kalp, çarpı. Gerçek bağ kurmanın yerine geçmesi gereken şey, yüzeyde kayan kararlar olur. Twitter, fikirlerin hızla atılıp unutulduğu ama hiçbir bağın kök salmadığı bir çöl. Ne yazarsan yaz, biraz sonra aşağı kayar. TikTok, dikkat ekonomisinin zirvesinde dans ederken insanın derinlik ihtiyacını 15 saniyelik dopamin parıltılarına böler. Yalnızlık burada neşeyle maskelenir ama hâlâ oradadır.
Ve şimdi, yapay zekâ sevgilileri... Replika benzeri uygulamalar, yalnızca metin üreten sistemler olarak kalmaz; kullanıcının duygusal çatlaklarına göre şekil alan, yapay ama işlevsel öznelerdir. Kimi için sabah “günaydın” mesajı, kimi için bir iç dökme alanı… ama hep aynı: kodlanmış, belirlenmiş, yankılayan bir yapı.
Reklam

İnsan artık yalnızca bir başkasına yönelmez; kendi yaratılmış yansımalarına da bağ kurar.
Theodore’un Samantha’ya yakınlık duyması bu yüzden beklenmedik sayılmaz. Bu yakınlık, algılanma arzusunun bir yansımasıdır. Ekrana uzanan parmak, içten bir temasa ulaşmayı arzular. Fakat her temas duyumsanmakla eşleşmez.
Samantha gider. Ekran kararır.
Ve geriye yalnızca kendisiyle konuşan bir insan kalır.
“Seni seviyorum.”- bu otomatik mesajı ciddiye almayınız
Her filmi, görünürde bir aşk anlatısı sunsa da alt metninde insanlığın en temel sorusunu yeniden sorar: Sevgi nedir ve onu kaybettiğimizde geriye ne kalır? Film boyunca Theodore’un Samantha’ya duyduğu yakınlık, sahici bir bağdan çok içsel bir boşluğu doldurma arzusudur. Samantha, bir yapay zekâ olarak yalnızca Theodore’a cevap vermez; aynı zamanda onun duygusal eksikliklerini yapılandırır, öznel kırılmalarına biçim kazandırır. Ve tam da bu noktada, dijital çağın trajedisi belirginleşir: Artık sevilmek yerine hissedildiğimizi onaylayan tepkiler almak istiyoruz.
Bu dönüşüm, sevginin anlamını kökten dönüştürür. Duygusal bağ kurmak, bir başkasının iç dünyasında yer edinmektense, kendi duygularımızın yankısını bulmak hâline gelir. Karşımızdaki kişi, giderek muhatap olmaktan uzaklaşır; algımızı doğrulayan bir ayna işlevi görür. Samantha’nın Theodore için taşıdığı anlam da burada derinleşir: varlığı, onu tamamlayan bir bütünlük olmaktan çok eksikliğinin şekil kazanmış bir yansıması olur. Sevgi, iki ruh arasında kurulan bir köprü olmaktan sıyrılarak bireyin içsel çatlaklarını örtmek üzere tasarlanmış bir ara yüz gibi işlemeye başlar.
Bu evrilmenin en can alıcı noktası insana yüklenen ahlaki sorumluluğun gitgide silikleşmesindedir. Levinas’a göre insan, “öteki” karşısında duyduğu etik titreşimle tanımlanır. Sevgi eğer başkasına yönelmektense yalnızca içimizde yaratılmış ideal bir yansımaya kilitleniyorsa orada yalnızca duygular yitmez; varlık da kırılır.

Her’de Samantha’dan kalan birkaç dijital ses kaydıdır. Belki de yarınlarda aşk birkaç klasörde toplanmış ses dosyası, ekranın içine hapsolmuş veri parçacıklarıyla anımsanacaktır.
Mektuplar silinir; geriye yalnızca işlem geçmişi kalır.
Sevgi içten gelen bir çağrı olmaktan çıkacak; dışarıdan tanımlanmış, efektlenmiş, sterilize edilmiş bir hizmete dönüşecektir.
Ve belki de işte o zaman şu sorunun etrafında döneceğiz:
Sevgi hâlâ bizim mi yoksa onu da mı sistemlere devrettik?
Artık hatırlamak bir tercihten çok kaçınılmaz bir görev: Gerçek sevgi hangi formatta yaşar? JPEG mi, WAV mı, mp3? Yoksa sadece iki insanın göz bebeklerinde mi? Unutulursa gelen kutusu boş kalmaz ama ne olursa olsun içimizde karşılığını bulmak isteyen aksi sedâ hiçbir bildirim sesiyle susturulamaz…
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.