İran'da Sünni sorunu: Mezhepsel ayrımcılıktan güvenlik krizine
14:00, 10/05/2026, PazarG: Güncelleme: 22:15, 15/06/2026, Pazartesi

İran’da Sünni muhalefet
Mevcut literatürde Sünni meselesi çoğunlukla mezhepsel farklılıklar üzerinden ele alınsa da bu yaklaşım tek başına yeterli değildir. Zira İran’daki Sünni nüfusun önemli bir kısmı, ülkenin sınır bölgelerinde ve çoğunlukla etnik azınlıklarla iç içe geçmiş şekilde yaşamaktadır. Bu durum, Sünni kimliğini yalnızca dinî bir aidiyet olmaktan çıkararak, merkez ile çevre arasındaki ilişkiler bağlamında da ele alınması gereken çok katmanlı bir olgu hâline getirmektedir.
İran İslam Cumhuriyeti, anayasal ve ideolojik düzeyde kendisini açık biçimde Şii kimlik üzerinden tanımlayan bir devlet yapısına sahiptir. 1979 Devrimi sonrasında kabul edilen anayasanın 12. maddesi, İslam’ın Caferi (On İki İmamcı Şiilik) yorumunu ülkenin resmî ve “ebediyen değiştirilemez” mezhebi olarak belirlemektedir. Bu durum, İran’daki mezhepsel yapının toplumsal olduğu kadar kurumsal ve siyasal bir nitelik taşıdığını göstermektedir. Bu çerçevede Sünnilerin devlet yapısı içerisindeki konumları, İran’daki en büyük mezhebi azınlık olmasına rağmen, uzun süredir tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Mevcut literatürde Sünni meselesi çoğunlukla mezhepsel farklılıklar üzerinden ele alınsa da bu yaklaşım tek başına yeterli değildir. Zira İran’daki Sünni nüfusun önemli bir kısmı, ülkenin sınır bölgelerinde ve çoğunlukla etnik azınlıklarla iç içe geçmiş şekilde yaşamaktadır. Bu durum, Sünni kimliğini yalnızca dinî bir aidiyet olmaktan çıkararak, merkez ile çevre arasındaki ilişkiler bağlamında da ele alınması gereken çok katmanlı bir olgu hâline getirmektedir.

Abdulhamit Mevlevi ve Humeynii
Kurumsal ayrımcılık ve siyasal dışlanma
İran’da Sünni toplulukların karşı karşıya kaldığı en temel sorunlardan biri, kurumsal düzeyde sistematik biçimde yeniden üretilen siyasal ve idari dışlanmadır. Bu durum, anayasal düzeyde tanınan bazı haklara rağmen, pratikte Sünnilerin devlet yapısı içerisindeki konumunun ciddi biçimde sınırlanmasına yol açmakta; “biçimsel eşitlik” ile “fiilî dışlanma” arasındaki belirgin çelişkinin en dikkat çekici örneklerinden birini sunmaktadır.
İlk olarak, Sünnilerin üst düzey devlet pozisyonlarına erişimi büyük ölçüde engellenmiştir. İran Anayasası’nın 115. maddesi, cumhurbaşkanının resmi mezhebe bağlı olmasını şart koşarak Sünnilerin bu makama erişimini doğrudan kısıtlamaktadır. Bunun ötesinde, anayasal düzeyde açıkça ifade edilmese de siyasi sistemin işleyişinde yerleşik bir anlayış olarak, en üst düzey karar alma mekanizmalarının -özellikle dinî ve yarı-dinî kurumların- Şii ulemanın kontrolünde olması gerektiği kabul edilmektedir. Bu durum, Sünnilerin yalnızca cumhurbaşkanlığı değil kritik devlet pozisyonları açısından da sistematik biçimde dışlanmasına neden olmaktadır. Nitekim uygulamada Sünnilerin bakanlık, valilik veya benzeri üst düzey idari görevlere atanmadığı görülmektedir. Bu durum, Sünni nüfusun yoğun olduğu bölgelerde dahi değişmemekte; Sünniler çoğunlukta oldukları eyaletlerde bile üst düzey yönetim pozisyonlarına getirilmemektedir. Siyasal sistem formel kuralların yanında gayriresmî normlar ve ideolojik tercihlerle şekillenmektedir.

Parlamenter temsil açısından bakıldığında da benzer bir sınırlılık söz konusudur. Her ne kadar Sünniler teorik olarak seçimlere katılabilmekte ve parlamentoda temsil edilebilmekteyse de bu temsil hem sayısal olarak sınırlı kalmakta hem de karar alma süreçlerinde etkili bir ağırlığa dönüşmemektedir. Bu durum, siyasal katılımın varlığı ile siyasal etkinlik arasındaki farkı ortaya koymakta; Sünnilerin sistem içinde görünür olmalarına rağmen belirleyici aktörler hâline gelemediklerini göstermektedir. Kurumsal ayrımcılığın en çarpıcı örneklerinden biriyse dinî özgürlükler alanında ortaya çıkmaktadır. Özellikle başkent Tahran’da Sünnilere ait resmi bir caminin bulunmaması, bu bağlamda sıklıkla vurgulanan bir olgudur. Sünnilerin büyük şehirlerde yeni cami inşa etmelerine izin verilmemesi ve mevcut ibadet mekânlarının kapatılması veya yıkılması, dinî özgürlüklere pratikte nasıl ket vurulduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır ki böylece Sünni kimliğinin kamusal alandaki görünürlüğü de azalmaktadır.
Anayasal düzeydeyse daha farklı bir tabloyla karşılaşılmaktadır. İran Anayasası, farklı İslam mezheplerine mensup vatandaşların dini pratiklerini yerine getirme hakkını tanımakta ve belirli ölçüde hukuki eşitlik vurgusu yapmaktadır. Ancak uygulamada bu hakların ciddi biçimde kısıtlandığı görülmektedir. Bu durum, anayasal normlar ile pratik uygulamalar arasındaki uyumsuzluğu ortaya koymakta ve İran’daki mezhepsel meselenin hukuki olmaktan çok siyasal ve ideolojik bir karakter taşıdığını göstermektedir. Siyasal dışlanma üst düzey devlet pozisyonlarıyla birlikte iş, eğitim ve bürokrasi alanlarını da içermektedir. Sünni vatandaşların kamu sektöründe istihdam edilme oranlarının düşük olması, önemli kurumlarda görev alma imkânlarının sınırlı kalması ve eğitim alanında karşılaşılan yapısal engeller, bu dışlanmanın daha geniş bir toplumsal boyuta sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Özellikle Sünni nüfusun yoğun olduğu bölgelerde bu durum daha belirgin hâle gelmekte ve sosyo-ekonomik eşitsizlikleri derinleştirmektedir.

Ayrıca Sünni dinî liderler ve aktivistler üzerindeki baskılar da bu kurumsal dışlanma sürecinin önemli bir parçasıdır. Dinî liderlerin faaliyetlerinin sınırlandırılması, hareket özgürlüklerinin kısıtlanması ve çeşitli güvenlik suçlamalarıyla karşı karşıya kalmaları, Sünni toplulukların kolektif temsil kapasitesini zayıflatmaktadır. Dolayısıyla devlet Sünni toplumu siyasal ve örgütsel düzeylerde kontrol altında tutmaya çalışmaktadır.
Güvenlik paradigması ve sünniler
İran’da Sünni toplulukların devletle ilişkisini anlamada belirleyici olan unsurlardan biri, rejimin güvenlik merkezli yaklaşımıdır. Bu çerçevede Sünni meselesi yukarıda bahsedilen boyutların yanında “güvenlik meselesi” olarak tanımlanmakta ve potansiyel bir tehdit olarak algılanmaktadır. Bu algının oluşmasında Sünni nüfusun coğrafi dağılımı önemli bir rol oynamaktadır. İran’daki Sünni toplulukların büyük bir kısmı, ülkenin sınır bölgelerinde ve çoğunlukla etnik azınlıklarla iç içe geçmiş şekilde yaşamaktadır. Bu durum, Sünni kimliğini sadece dinî bir aidiyet olmaktan çıkararak, sınır güvenliği, etnik hareketlilik ve dış bağlantılarla ilişkilendirilen bir kategori hâline getirmektedir. Özellikle Kürt, Beluç ve kısmen Arap nüfusun yaşadığı bölgelerde devletin güvenlik hassasiyetinin daha yüksek olduğu gözlemlenmektedir. Söz konusu güvenlik algısını güçlendiren bir diğer unsursa bu bölgelerin dış bağlantılara açık olmasıdır. Kürt nüfusun Irak ve Suriye ile, Beluç nüfusun Pakistan ve Afganistan’la olan etkileşimi, İran yönetimi tarafından potansiyel bir istikrarsızlık kaynağı olarak değerlendirilmektedir. Sınır bölgelerinde yaşayan Sünni topluluklar çoğu zaman iç dinamiklerle birlikte bölgesel gelişmeler bağlamında değerlendirilmektedir. Bu durum, Sünnilerin zaman zaman “dış aktörlerle ilişkili olabilecek unsurlar” şeklinde algılanmasına, dolaylı olarak bir “beşinci kol” şüphesine maruz kalmasına yol açmaktadır ve pratikteki en önemli yansımalarından biri, Sünni toplulukların yoğun olarak yaşadığı bölgelerde devletin daha sert ve militarize bir yönetim tarzı benimsemesidir. Güvenlik güçlerinin varlığının belirgin biçimde hissedildiği bu bölgelerde, toplumsal hareketlilik sıkı biçimde denetlenmekte ve yerel aktörler üzerinde sürekli bir baskı mekanizması işletilmektedir. Sonuçta devlet bu bölgeleri idari birimlerden ziyade kontrol edilmesi gereken güvenlik alanları olarak görmektedir.

Benzer şekilde, Sünni dinî liderler ve aktivistler de bu güvenlik paradigmasının doğrudan hedefi olmaktadır. Sünni din adamlarının hareket özgürlüğünün kısıtlanması, toplantı ve örgütlenme faaliyetlerinin engellenmesi ve çeşitli güvenlik suçlamalarıyla karşı karşıya bırakılmaları, bu yaklaşımın somut örneklerini oluşturmaktadır. Özellikle dinî liderlerin farklı şehirlere seyahat edebilmeleri için güvenlik izinlerine tabi tutulmaları, devletin bu aktörleri potansiyel mobilizasyon merkezleri olarak gördüğüne işaret etmektedir. Bunların yanı sıra, Sünni topluluklara yönelik yargı süreçlerinin de çoğu zaman güvenlik eksenli suçlamalar üzerinden yürütüldüğü görülmektedir. “Ulusal güvenliğe karşı faaliyet”, “rejim aleyhine propaganda” veya “terörle bağlantı” gibi suçlamalar, Sünni bireyler ve gruplar üzerinde yaygın biçimde kullanılmakta; bu da güvenlik söyleminin hukuki alanı da şekillendirdiğini göstermektedir. Söz konusu uygulamalar, bireysel vakalarla sınırlı kalmayıp daha geniş bir toplumsal kontrol mekanizmasının parçası hâline gelmektedir. Diğer taraftan bu güvenlikçi yaklaşımın kendisi de bir tür kısır döngü üretmektedir. Zira Sünni toplulukların sistematik biçimde dışlanması ve baskı altına alınması, bazı bölgelerde radikalleşme eğilimlerini tetikleyebilmekte; neticede devletin güvenlik algısını daha da sertleştirmesine yol açmaktadır. Böylece güvenlik temelli yaklaşım, sorunu çözmek yerine yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşmektedir.
Sünni muhalefetin türleri
İran’daki Sünni toplulukların rejimle ilişkisi tek tip bir muhalefet biçimi üzerinden şekillenmemektedir. Aksine, bu muhalefet farklı yoğunluk ve araçlara sahip, çok katmanlı bir yapı sergilemektedir: pasif/sessiz muhalefet, siyasal ve dinî elit muhalefeti ve radikal/silahlı muhalefet.

Pasif ya da sessiz muhalefet, en yaygın ancak en az görünür olan muhalefet biçimidir. Bu tür muhalefet, doğrudan siyasal bir örgütlenme ya da açık bir karşı çıkıştan ziyade, gündelik hayatta deneyimlenen dışlanma, eşitsizlik ve adaletsizliklere karşı oluşan bir tepki biçimi olarak ortaya çıkmaktadır. Sünni toplulukların yoğun olarak yaşadığı bölgelerde gözlemlenen ekonomik geri kalmışlık, sınırlı kamu yatırımları ve iş imkanlarının kısıtlılığı, bu pasif muhalefetin temel zeminini oluşturmaktadır. Bu bağlamda, kaçakçılık gibi enformel ekonomik faaliyetlerin yaygınlaşması hem ekonomik zorunluluğun hem de sistemden dışlanmışlığın bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Yine eğitim ve kamu istihdamı alanlarında karşılaşılan yapısal engeller, Sünni bireylerin devlete olan aidiyet duygusunu zayıflatmakta ve sessiz bir hoşnutsuzluk üretmektedir. Bu tür muhalefet açık bir siyasal talep içermese de uzun vadede toplumsal gerilimlerin birikmesine ve farklı muhalefet biçimlerine zemin hazırlamaktadır.
İkincisi elitler tarafından temsil edilen muhalefet biçimidir. Bu tür muhalefet, genellikle sistem içi reform talepleri ve eşit yurttaşlık vurgusu üzerinden şekillenmektedir. Özellikle Sünni dinî liderlerin söylemleri, bu bağlamda önemli bir rol oynamaktadır. İran’daki Sünni toplumun en önde gelen isimlerinden olan Zahidan Cuma İmamı Mevlevi Abdulhamid İsmailzehi, bu tür muhalefetin en belirgin temsilcilerinden biridir. Abdulhamid’in söylemlerinde, genellikle anayasal eşitlik ilkelerine vurgu yapılmakta, Sünnilerin devlet yapısı içerisindeki dışlanmış konumu eleştirilmekte ve ayrımcılığın sona erdirilmesi talep edilmektedir. Nitekim Sünni liderler defalarca devlet yetkililerine hitaben yazdıkları mektuplarda eşit haklar, adil temsil ve ayrımcılığın kaldırılması yönünde çağrılarda bulunmuşlardır. Bu tür girişimler, Sünni muhalefetin tamamen sistem dışı olmaktan ziyade belirli ölçüde sistem içinde kalmaya çalışarak reform talep ettiğini gösterse de taleplerin çoğu zaman karşılıksız kalması, bu muhalefet biçiminin etkisini sınırlamakta ve zaman zaman daha sert eleştirilerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır.

Sonuncusu radikal ya da silahlı muhalefet biçimidir. Bu tür hareketler, genellikle etnik, mezhepsel ve güvenlik temelli dinamiklerin kesişiminde ortaya çıkmaktadır. Özellikle Kürt ve Beluç bölgelerinde faaliyet gösteren bazı silahlı gruplar, İran devletine karşı doğrudan mücadele yürütmektedir. Kürt bölgelerinde faaliyet gösteren PJAK (Partiya Jiyana Azad Kurdistanê) ve Beluç bölgesinde etkin olan Ceyşü’l-Adl ve Furkan el-Ensar gibi örgütler öne çıkan örneklerdir. Bu tür gruplar, yalnızca mezhepsel taleplerle değil aynı zamanda etnik haklar, bölgesel özerklik ve ekonomik eşitsizlikler gibi daha geniş taleplerle hareket etmektedir. İran devleti çoğunlukla “terör örgütü” olarak tanımladığı bu gruplara karşı sert güvenlik politikaları uygulamaktadır. Güvenlik suçlamalarıyla gerçekleştirilen yargılamalar, idamlar ve baskı politikalarının bu tür radikal hareketlerin ortaya çıkışıyla ilişkilendirildiği görülmektedir.
Bu üç muhalefet biçiminin birbirinden tamamen kopuk olmayıp aralarında geçişkenlik bulunması önemli bir noktadır. Ekonomik ve sosyal dışlanma ile şekillenen pasif muhalefet, zamanla siyasal taleplere dönüşebilmekte, bu taleplerin karşılanmamasıysa bazı durumlarda daha radikal eğilimleri besleyebilmektedir.

Protestolar ve sünnilerin rolü
İran’da son yıllarda yaşanan protesto dalgaları, Sünni toplulukların muhalefet içindeki konumunu daha görünür hâle getirmiştir. Özellikle 2022 yılında Mehsa Emini protestolarıya başlayan ve kısa sürede ülke geneline yayılan protestolar, bireysel özgürlük taleplerinin yanı sıra uzun süredir biriken yapısal eşitsizlikleri de gün yüzüne çıkarmıştır. Bu süreçte Sünni nüfusun yoğun olarak yaşadığı bölgelerin protestolara yüksek düzeyde katılım göstermesi dikkat çekmiştir. Özellikle İran’ın kuzeybatısındaki Kürt bölgeleri, protestoların başlangıç noktası ve en yoğun yaşandığı alanlardan biri olmuştur. Bu durum, Kürt kimliğiyle Sünni aidiyetin kesiştiği bölgelerde, devletle olan tarihsel gerilimin protestolara güçlü bir toplumsal zemin sağladığını göstermektedir. Kürt bölgelerinde yaşanan protestolar, yalnızca merkezî yönetime yönelik bir tepki ve etnik ve mezhepsel dışlanmaya karşı kolektif bir itiraz olarak okunabilir.
Benzer şekilde, güneydoğudaki Sistan-Beluçistan eyaleti protestoların en çarpıcı örneklerinden birine sahne olmuştur. Özellikle Zahidan’da yaşanan ve güvenlik güçlerinin müdahalesi sonucu çok sayıda sivilin hayatını kaybettiği olaylar, Sünni muhalefetin ne ölçüde sert bir devlet tepkisiyle karşılaştığını gözler önüne sermiştir. “Zahidan olayları” olarak anılan bu süreç, devlet ile Sünni toplum arasındaki güven krizinin derinliğini ortaya koyan bir kırılma noktası olmuştur. Bu protesto dalgası sırasında Sünni dinî liderlerin söylemleri dikkat çekmiştir. Özellikle Mevlevi Abdulhamid gibi isimlerin daha açık ve eleştirel bir dil kullanmaya başlaması, Sünni elit muhalefetin tonunda belirgin bir değişime işaret etmektedir. Daha önce çoğunlukla sistem içi reform talepleriyle sınırlı kalan söylem, giderek daha geniş ve daha aktif bir siyasal eleştiri çerçevesine evrilmiştir.


Sonuç
İran’daki Sünni meselesi, yüzeyde bir mezhepsel farklılık olarak görünse de gerçekte devletin kuruluş mantığı ile toplumun çok katmanlı yapısı arasındaki uyumsuzluğun en belirgin tezahürlerinden biridir. Sorunun sürekliliği, belirli dönemsel politikalardan değil, doğrudan doğruya devletin ideolojik ve kurumsal çerçevesinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle Sünnilerin maruz kaldığı dışlanma, istisnai değil, sistematik bir nitelik taşımakta; Sünni kimliğinin İran’da hiçbir zaman yalnızca dinî bir aidiyet olmadığı açığa çıkarmaktadır. Sünnilik, büyük ölçüde etnik ve coğrafi periferilerle örtüşmekte; Kürt, Beluç ve diğer sınır toplulukları üzerinden devletin merkezileşme politikalarıyla doğrudan temas etmektedir. Bu durum, mezhepsel farklılığı siyasal ve ekonomik eşitsizliklerle birleştirerek çok katmanlı bir gerilim üretmektedir.
Devletin bu yapıya verdiği yanıt büyük ölçüde güvenlikçi yaklaşımlar olmuştur. Sünni toplulukların potansiyel tehdit olarak kodlanması, siyasal dışlanmayı ve kurumsal ayrımcılığı pekiştirmiş; nihayetinde Sünni toplum ile devlet arasındaki mesafeyi daha da derinleştirmiştir. Bu noktada ortaya çıkan temel sorun, güvenlik politikalarının istikrar üretmek yerine uzun vadede istikrarsızlık riskini besleyen bir mekanizmaya dönüşmesidir. Zira siyasal ve toplumsal taleplerin sistem içinde karşılık bulmaması, muhalefetin farklı biçimlere evrilmesine zemin hazırlamaktadır. Bugün gelinen noktada Sünni meselesi, İran için yönetilebilir bir azınlık sorunu olmaktan çıkmış, doğrudan rejimin iç dengelerini etkileyen yapısal bir mesele haline gelmiştir. Özellikle son yıllarda artan güvenlikleşme ve siyasal alanın daralması, bu gerilimi daha görünür ve daha kırılgan bir hale getirmiştir ki mevcut yaklaşımın sürdürülebilirliğini tartışmalı kılmaktadır. Son kertede mesele, Sünnilerin sisteme ne ölçüde entegre edileceğinden ziyade, sistemin bu çeşitliliği kapsayacak şekilde dönüşüp dönüşemeyeceği sorusuna dayanmaktadır. Bu dönüşüm gerçekleşmediği sürece, Sünni meselesi yalnızca devam eden bir sorun olarak kalmayacak, aynı zamanda İran’ın iç istikrarını belirleyen temel fay hatlarından biri olmaya devam edecektir.

*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.