Hüseyin Rahmi Göktaş’ın usturlap yolculuğu

Kimileri vardır, yaptıkları ufacık bir işi borazanlarla duyururlar dünyaya, yapmadıkları işi bile. Kimileri de sessiz sedasız üretir, yaptığı işi allayıp pullayanların alkışlara boğulduğu yerde, hicaplarıyla geri planda çalışmayı sürdürürler. Onları ayakta tutan, işlerine duydukları aşk kadar bu işin mahiyetidir de… İşimiz aynamız; şekillendirir bizi, düzeltir, geliştirir, istikamet verir.
Hüseyin Rahmi Göktaş işiyle müsemma sıra dışı insanlardan biri. İlk kez Asım Gültekin vasıtasıyla tanımıştım. 15 Temmuz’u takip eden gecelerden birinde Asım’ın bir programında bir araya gelmiştik. O dönemde etimoloji çalışmaları yapıyordu. Muhtemelen aynı zamanda hayata kendine özgü bakışını yansıtan düşünce ürünü eserler yayımladı. Göktaş’ın etimolojiye verdiği kıymeti Asım Gültekin de paylaşıyordu. Rahmetli bu bağlamda kitaplar yazdı.
Rasim Özdenören Göktaş hakkında “Wittgenstein’dan önemli.” demişti. Bu iki değerli isim ilk karşılaşmalarında -Göktaş’ın anlattığına göre- üç gün üç gece sohbet ediyorlar. Rasim Özdenören’in Kuyu öyküsü, rahmetli Alaaddin Özdenören, dil, kültür, tarih… Rasim Özdenören ikizi Alaaddin Özdenören’in yazdıklarıyla ancak vefatından sonra karşılaştığını da dile getiriyor bu sohbet sırasında.


Göktaş, 2022’de Ketebe Yayınları tarafından yayımlanan Kökses Teorisi Türkçenin Geleceği kitabıyla 2022’de dil alanında TYB tarafından ödüle layık görülmüştü. Kitabı üzerine Halime Kirazlı’nın Yeni Şafak için yaptığı röportajda kendisini dil üzerine çalışmaya sevk eden sebepleri açıyordu. Sonu “nç” ile biten “sevinç, gönenç, bilinç, inanç” gibi kelimelerin insana sınırda bir kavrayış sunduğunu fark edince, buna hayran kalıyor Göktaş ve Türkçe üzerine düşüncelerini derinleştirerek Kökses Teorisi’ne ulaştırıyor. Temel çalışma alanını “dil” olarak tanımlıyor. “Ancak dilden anladığım ya da dile yüklediğim anlam başka bir seviyeye sahip.” diye şerh düşüyor.
Reklam
Biyografisinin başında yer alan şu ifade dil konusunu açmaktaki ısrarı açıklıyor: “Duru bir Türkçenin konuşulduğu Niğde’de 1978’de doğdu.” Öykü ve şiir yazması şaşırtıcı değil. Ancak kurmaca yayımlama konusunda tereddütleri var.
Şüphesiz insanlık gelişmeye götüren ne varsa işte bu şekilde hayran olma yeteneğine borçludur. Hüseyin Rahmi Göktaş’la birkaç yılda bir karşılaşırım. 2020’de olmalı, Esenler çalışmam için Sirkeci’deki Nakliyeciler Borsası’na röportaj yapmaya gittiğim sırada Ayşe Olgun’la birlikte bana katılmışlardı.

Her seferinde bambaşka görünse de nihai planda birbirini bütünleyen projelerle ilerliyor hayatı. Lahit’teki tespitlerini hatırlarsak, ömrünün akışındaki işlerin ölü niteliğinde değil de insanlığı canlandırma yönünde bir muhtevaya sahip olması yönünde çabası. Diriliğin bilinci, hayatiyetin korunması, ölü toprağı serilmiş gibi birbirini tüketen insan kalabalığı hâlinde yaşamak yerine, insan haysiyetinin gözetilmesi yönünde ısrar…
Yaptıklarından değilse de planlarından heyecanla söz ediyor. Bir keresinde Afrika çalışmalarını anlatmıştı telefonda. Kobi ölçeğinde iş kurmak isteyen, bilgi ve tecrübesi olmayan kişileri Türkiye’deki küçük ve orta ölçekli sanayilere taşıyan, bilgi ve görgüleri artırmaya dönük bir çalışması da var. Aynı süreçte Afrika’da çeşitli işlere niyetlendiyse de hiçbiri sonuca ulaşmadı. “Dehr kavrayışları” üzerine, 2012’de Ankara’da başlattığı, beş yılı süren bir çalışması var ki büyük önem veriyor; şimdilerde yayınlanmak üzere. Ankara’da yaşadığı yıllarda asıl aynalar üzerine çalıştı. “Özellikle çukur aynalarda görüntünün ters döndüğü sınırla ilgilenirken bir şey oldu.” diye anlatıyor.
Reklam
Kitaptan bazı bölümleri okuduğumda, Lahit kitabıyla bir bağ kurdum hemen. Bunu söylediğimde, “Evet Lahit’le bağlantılı bir kitaptır fakat Lahit’te sözü edilen zihnin zemini düzken Dehr’de o içe büküldü. Sonraki yıllarda düz ve sıralı işlemler yapamadım. Sadece o eğri ve kuşatıcı zamanın yapısını düşünmeye yetecek kadar dermanım vardı. Orada geçen beş yıllık sürecin teknik bir açıklaması olarak yazıldı Dehr.” diye anlattı.

Hayatiyet, yaşayan bir ölüye dönüşmemek, boş uğraşılarla geçirmemek ömrü… Zombileşmeye izin vermemek, canlı kalma çabası… “Evet, bu Lahit’in konusu ve modern bir yüzeyde hiç değilse düz bir zeminde anlaşılır olma imkânı veriyor.” diye açtı konuyu. “Dehrin ise eğri, bükülmüş, çukur bir zemini var. Lahitte nesnel düşünce kendi nesnelliğini sıkıca tuttuğu için canlılıktan uzaklaştıran bir yol çiziyor. Lahit zihnin nesnelliğiyle kuşatırken dehr nesnelliği yok ederek başlıyor. Kendi içinde ve içeriden çökme hâli gibi.’’
İzniyle, kitabın arka kapak yazısından kısa bir alıntı yapıyorum: “İnsan Zamanı”, az önce ve az sonrayı içeren bir şimdinin, önce ve sonrayla sonsuzca sıralanmış insan bilinci ve insanın yoludur. “Dehr” ise insan zamanının dışındadır. Bu iki kesişmeyen zamanın bir tarafında biz, diğer tarafında bizim dışımızdaki her şey bulunur. Başka bir zamanda bulunmak başka bir dünyada yaşamak gibidir ki hayvanlar dehrde yaşar ve Dehriler. […] (Dehr) hareketsiz, durağan, başı ve sonu olmayan, her şeyin içinde başlayıp sonlandığı yerdir. (…) Dehr, çöllerin ve bozkırların, açık denizlerin ve uzayın zamandır.’’


Metinleri Heidegger, İbnü’l-Arabî ve Deleuze bağını düşündürdü bana. Gerçi daha çok şairlerden etkilendiğini dile getiriyor. Ancak Heidegger ve bir de Husserl’le anlaşabiliyormuş. Deleuze’un herhangi bir hissi ve anlamı sükunetle ve gelişine açık bir karşılamayla kavramsallaştırmasının rahatlığına özendiği olmuş. “Keza Derrida’nın kavramları çözüldüğü yerden çorap söküğü gibi sökmesi de bende bir uyuşma etkisi yaratıyor. Fakat İbnü’l-Arabî sadece sökmüyor, söktüğü yerden bilmediğimiz sadece kendinin bildiği yerlere uluyor. Başkaca anlam yüklenmeden bile okunsa geçen vakit kıymetli olur.’’ diye anlatıyor.
Bir aşamadan sonra Türkçenin derinliklerine yöneliyor. Kitapları kısa ve kendi bakışına göre anlaşılır ancak okur açısından baktığında, esaslı bir giriş yapmadığı için konusunun anlaşılmayabileceğine ihtimal veriyor: ‘‘Türkçeden söz ettiğimde, dilimizi koruyalım seviyesinde bir güzelleme değil meramım, bilakis, Batı felsefesiyle tartışacak seviyede güçlü bir yapı konu ettiğim. Bunu açıkça söylemediğim için muhtemelen nereye konumlamaları gerektiğini karar veremiyor olabilirler.’’
Reklam
Global Science and Innovation Platformu’nun Türkiye temsilcisiymiş Göktaş, bunu da bu sene Haziran ayında gerçekleşen İslam Bilim Tarihi Sergisi dolayısıyla öğrendim. Bu alanla neden ilgilendiğini şöyle anlattı: “Temel konusu zaman olan Dehr Kavrayışları ve Öte Kavrayışları başlıklı iki küçük hacimli kitap yazdım. Zaman konusu herkes gibi belki biraz daha fazla ilgimi çekmekteydi. Bu kitaplarda birbirinden farklı zamanlar tanımladım ve süreç içinde usturlaplarla karşılaştım. Güneş saatlerini zaten biliyorduk ki bunlar bana çok gerçek göründü. Gerçek zamanı ölçen ve şimdiyi gösteren, size şimdinin farkına vardıran büyük emek, matematik, geometri ve fenomenojik bir yaklaşımla üretilmişti. Diğer bütün saatler sadece süre sayımı yapıyordu. Mekanik saatler, dijital saatler hatta atom saatleri bile kum saatinden farksızdır. Bir sürenin sayımını yaparlar ve şimdiden habersizdirler.’’

Böylelikle usturlabı anlamaya çalışırken tasarımını da öğreniyor. Uluğ Bey’in usturlabı başta olmak üzere Galileo’ya atfedilen Danti Usturlabı’nı ve pek çok bilinmeyen eserin yeniden üretimini gerçekleştiriyor. Kendi usturlabının markasıysa mukantara. Dünyada bu konuyla ilgilenenlerin sayısı sınırlı olduğundan, Global Science and Innovation’la ve Prof. Dr. Fuat Sezgin’in hazırlamış olduğu İslam Bilim Tarihi Enstrümanları Koleksiyonu’yla da yolları kesişiyor. Sergi fikri, kapsamındaki eserlerin üretiminde sponsor olan iş adamına ait. Bu büyük bilim mirası somut olarak görünür kılınsın diye gezici bir müze olarak tasarlamışlar.
Göktaş’ın asıl ilgilendiği konu ise, bu büyük bilim mirasının arkasındaki bütüncül bilim kültürüdür. ‘‘İnsanın değerli olduğu ve merkezde yer aldığı zamanların bilim anlayışı. Buna ilim deniliyor.’’ Serginin adındaysa “ilim” değil “bilim” tercih edilmiş. Böylelikle ilmin her halükârda mazide kalan bir faaliyet olduğunu mu düşünmeli gençler?


Fuat Sezgin, çalışması engellendiği için yurdundan ayrılmak zorunda kalan bir ilim adamı. 1960 darbesini takiben, görevlerinden uzaklaştırılan 147 akademisyen arasındaydı adı. İÜ Edebiyat Fakültesi Şarkiyat Enstitüsünden de uzaklaştırılınca, elinde bir tek valizle yurt dışına gidiyor. Gerçi orada da aynı alanda çalışan oryantalistlerin kıskançlıklarıyla karşı karşıya kalıyor. Öyle ki, “Ben şuna inanmıştım artık,’’ diyor, ‘‘tüm musibetler karşısında sadece Allah'a inanacaksın, başka hiçbir şeye değil.’’
İslami ilim mirasına yönelik bir sergide “ilim” kelimesi yerine “bilim”in tercihi nasıl anlamlandırmalı? Göktaş bu soruya cevap verirken her şeyden önce modern bilimin bugünkü gelişmişliğiyle sert bir eleştiriyi hak ettiğini vurguluyor. Modern bilim “İnsana ve kâinata dair tüm derinlikleri yok eden bir gelişme, bir satıh genişlemesi ve sathi bir gelişme.”
Gelgelelim bugün, İslami ilim mirasını dünyada tanıtmak da bilimsel paradigmanın faaliyet sathına adım atmadan mümkün olmuyor. Bundan sonra ne yapılabilir? Dünya çölleşiyor, nükleer silah edinmenin küresel geçerliliği olan kuralları yok, savaş ahlakını gözetecek küresel kurumlardan söz edilemez… Kaldı ki yeni teknolojiler geniş yoksul kalabalıkları bağımlı kılarken serfleşmelerinin de önünü açıyor. Bu şartlar altında yeni bir bilim bilincinin oluşumu, dolayısıyla ilimle bütünleşecek bir hareket imkânsız olmasa gerek.
Reklam
Haziran ayında FSMVÜ Fatih Yerleşkesi’nde gerçekleşen İslam Bilim Tarihi Enstrümanları Koleksiyonu sergisine kapanmadan bir gün önce gittim.

Müslüman dünya iki yüz yıldan beri Batı bilim ve teknolojisi karşısında geride kalmanın psikolojik çöküşünün etkilerini yaşıyor. Böyle bir çöküş elbette yanı sıra maddi ve fiziki çöküşü de getiriyor. Kendine güvenden yoksunluk ise her türlü sosyal depreme açıklık demek. “Kendi döneminin estetik temsilini gerçekleştiremeyenler, nostaljinin tuzağına düşer.” der Adorno. Mazinin doğru okunamaması bunun belki de ilk sebebi. Kolayca hamasetle doldurulan bir boşlukta muhakeme ve analiz nasıl yer bulabilir kendine…
Medeniyetler devri daim yaparken gelişmeyi sürdüren ne varsa insanlığın ortak eseridir. Rönesanslar (Jack Goody, 2017) ve Floransa ve Bağdat-Doğu’da ve Batı’da Bakışın Tarihi (Hans Belting, 2015) kitapları bütün liselerde ders kitabı olarak okutulsa keşke. Öğretmenleri, kültür ve teknoloji alanındaki başarıların gelimli gidimli olduğunu gösteren bu kitaplardan haberdar bile olsa öğrencileri şanslı sayılır. Bu alanda bilgilenmek geçmişle övünüp durmak yerine, nerede hata yapıldı sorusuna bağlı çalışmalara açılmak demek.


Misal, nasıl ki fotoğrafın icadından söz etmeden sinemanın icadını konuşamıyorsak, İbnü’l-Heysem’in (965 Basra-1040, Kahire) Işık Teorisi’ni konuşmadan da fotoğrafın icadını anlamakta zorlanırız.
Hüseyin Rahmi Göktaş’a sergide en çok ilgisini çeken üç icadı sordum. İlk icat olarak İbnü’l- Heysem’in Camera Obscura’sını gösterdi. Diğer ikisiyse İbnü’s-Serrâcn Evrensel Usturlabı’yla, Abdurrahman eş-Şufi’in Gök Küresi.
İbnü’l-Heysem’in Işık Teorisi, yüzyıllar akıp giderken Batı sanat görüşünün (izleyicinin bakışını görme piramidinin tepesine yerleştiren) merkezi perspektifin egemenliğinden izlenimciliğe doğru süren yolculuğunda paradigma değişimine yol açan bir etkiye sahip oldu. İkonacılık, seküler veya dinsel olsun hayatı rehin alır, gerçekliği mistifike ederken hakikate giden yolu karıştırır. Belting, İbn Heysem’in figürlerinin canlı bedenlerin suretleri değil objeler veya duvardaki geometrik desenler olduğunun altını çiziyor.
İbnü’l-Heysem Işık Teorisi’nin Cezanne’a, Cezanne tablolarının resim sanatında gerçekleştirdiği devrimin ise sinemaya etkileri yadsınamaz. İbnü’l-Heysem göre gerçek resimler içsel resimlerdir. Şaheser resimlerin üzerimizdeki etkisi ışığın hissettirdiği bir gizemle ilgilidir. İbnü’l-Heysem görme teorisindeyse resimler değil (Cezanne resimlerini hatırlatacak şekilde) minicik görsel imgelerden oluşan bir mozaiği nokta nokta göze ileten görme ışınları söz konusuydu. İmgesiz ışığın geometrisine yoğunlaşan bakış, soyutlamaya daha eğilimliydi.

İlk kez İstanbul’da açılan sergiye kapanışından bir gün önce kızım ve torunlarımla gittim. Sergiden birkaç eser bile yer etse hafızalarında, torunlarım için ufuk açıcı olurdu. Alanına son derece vakıf genç bir bilim tarihçisi, Sümeyye Alan rehberlik etti bize. Hüseyin Rahmi Göktaş da katıldı sonra, sağ olsun. Sorum üzerine, duyurusu yeterince yapılamamış da olsa sergiye yönelik ilgiyi ve katılımcıların niteliğini memnuniyet verici bulduğunu söyledi. Doğrusu kıvanç hissiyle ayrıldım oradan. Tarihimiz ekranlardan kitlelere kolaylıkla ulaşan savaş ağırlıklı çeşitli kurgular üzerinden aktarılmakla kalmamalı ki gelecek nesiller konusunda haklı bir ümidimiz olsun.
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.