Kaos ve bunama: Dijital çağda yaşlılık sorunu

Yaşlanmanın imtiyazları üzerine daha ayrıntılı konuşabilmeliyiz, özellikle de kadınlar. Ne de olsa yaşlılık öncelikle kadınlarda telafisi mümkün olmayan bir kusur gibi anlaşılır. “Yaşınızı göstermiyorsunuz.” denir bazen, teselli için; oysa alınan her yaş bir lütuf değil midir?
Esasında yaşlanmak kadınlar için bir bir özgürleşme çağı. Geride bıraktığı yılları nasıl geçirmiş olursa olsun kendini her şeyden önce emanete layık görülmüş bir insan olarak görebildiği bir çağa erişebilmiştir, türlü zayıflıklardan mustarip de olsa. Cinsel varlığın toplumsallığı kısıtlayıcı bir mâniaya dönüşmesine açık kültüre rağmen tecrübe ve emeğiyle toplumun belirlediği bir çıtayı aşabilir yaşlı kadın, yorgun argın düşse bile… Bazen Tansu Çiller gibi konjonktürün yardımıyla “Hükûmet Kadın” olur, nadiren de Ayşe Şasa gibi ilmi ve takvasıyla “rical” makamına layık bulunur.
Yaşlı kadınlarla yaşlı erkekler arasında cinsiyetlere özgü tecrübeden kaynaklanan geniş bir uçurum derinleşmeyi sürdürür, yıllar akıp giderken. Kendine ait bir geliri olmayan yaşlı kadınlar güçten düşerken bir de yoksullukla baş etmek zorundadırlar. Böyleyken zorluklara karşı dirençlerinin daha güçlü olduğu da bir gerçektir. Bu direnç yaşlı kadın nüfusunun erkeklere göre daha yüksek olmasında da kendini gösterir. Geçmişte konfordan yoksunluğun getirdiği mücadeledir bunu getiren. Herhangi bir garanti olmaksızın ayakta kalma zorunluluğu ilişkilerde çok yönlü, çok katmanlı bir şekilde hareketli olmaya zorlamıştır. Bir anneye koşarlar bir kayınvalideye; çocuk bakar torun bakarlar, hasta komşuya çorba pişirir, etten sütten keserek aldıkları çeyrekle altın gününe yetişir, arkadaşının taziyesi için sarma sarar, mesaiye kalan görümcenin hasta çocuğunu bir koşu kreşten alıp doktora götürür, aile bütçesine katkı için çocuk bakar veya eve tekstil işi alırlar. Ev kadını -aynı zamanda dışarıda çalışıyor- da olsa genç yaşından itibaren hasta bakımında uzmanlaşırken, kendisine zaman ayıramadığı için kemik erimesi gibi hastalıklardan mustarip bir yaşlılığa doğru yol alsa da durursa düşeceği sezgisine öğretmiştir ona toplum. İşte bu nedenlerle yaşlılık çağında sosyal hayatı eşinden farklı olarak hareketli olmaya devam eder.

Şu da var ki akranları erkeklerden farklı olarak yaşlı kadınların büyük çoğunluğu yoksulluk sınırının altında bir hayat sürdürürler. Bu da onları ucuz olanın arayışına veya küçük de olsa gelir sahibi kılacak girişimlere sevk eder. Geç yaşta gelip çatan bu zorunluluk kuruyan hormonları ve yanı sıra (hâlâ) laf söz işitme kaygısıyla takındıkları ifadeler nedeniyle hâl ve hareketlerinde erkeksi bir ifade oluşturabilir.
Reklam
Yaşlılar, kadın veya erkek, etrafları açısından bir yüke dönüşürler yıllar gelip geçerken. Yaşlı erkek evin gündüz saatlerine uyum göstermekte zorlanır, vakit geçirecek bir köşe arar semtinde. Yaşlı kadın daralınca kendini sokağa atamaz hemen, bazen torun bakar bazen işten gelecekler için sarma sarmakla meşguldür. Toplu taşımada oturacak bir yer bulmuşsa yaşlı, okula veya işe yetişecek gençlerin gözüne batar. Emekli maaşıyla zor geçinen, kamusal alandan da yoksun yaşlılar gezme veya ziyaret nedeniyle toplu taşıma kullandıklarında, yer işgal ediyorlar diye gençler tarafından suçlanırlar.

Akla Rus anarşist Piyort Tkaçev (1844-1886) geliyor bu noktada. O yirmi beş yaşından büyük herkesin öldürülmesini talep ediyordu. Hoş kendisi 42 yaşına kadar yaşayacaktı. Tkaçev, talebine karşılık gelen olguların varlığından haberdardı belki de. Metaforik değil gerçek bir uçurumdu İsveç’te, “ättestupa.” Birkaç yüzyıl öncesine kadar, toplum tarafından artık beslenmemesi gerektiğine inanılan yaşlı, güçsüz ve engelli insanlar önce penceresiz bakımevlerine tıkılıyor, ardından “ättestupa” diye bilinen özel uçurumlardan atılıyordu
Stockholm’da güncel sanat çalışmaları yapan Hakan Akçura kendisiyle 2013’te Dünya Bülteni için yaptığım söyleşide İsveç’in, aslında tüm İskandinavya ve İzlanda’nın saklı, dile getirilmeyen, hakkında cümle kurmak gerektiğinde de dönüştürülen, söylenti kılınan gizli tarihinin kökleri üzerine çalışırken karşılaştığı bir “uçurum” gerçeğinden söz etmişti.

Bu dehşet verici “uçurum” gerçeğini araştırırken son üç yüzyılın binlerce yerel gazetesini taramayı göze aldı. Öyle ya, İsveç topraklarında birkaç yüzyıl öncesine kadar toplum tarafından artık bir yük olarak görülmeye başlanmış olan yaşlı, güçsüz ve engelli insanlar pencereden yoksun izbe mekânlara âdeta tıkılır, dahası, bu yalıtım da umulan hafiflemeyi sağlayamadığı için olsa gerek, bir zaman sonra da özel uçurumlardan atılırlarmış.
Reklam
Bu özel uçurum konusunu ben metaformuş gibi algıladım yine de ve Akçura’ya yeniden sordum. Araştırmaları sırasında gerçekten de güçsüz ve sakatların atıldığı, ortak isimleri “ättestupa” olan birçok -onlarca- uçurumun varolduğu gizli bilgisine ulaştığını dile getirdi.
O zamanlarda ve başka toplumsal yaygın suçlarla da derinleşen ortak utancın, bugün günlük yaşantıda sıklıkla kullanılan ve önemli bir bölümü yeni ırkçı tutumları da besleyen davranış, düşünüş, eyleyiş kodlarının nedeni olduğunu düşünüyor Akçura. Bu tür bir gelenek, yaşlılarını geçmişte genellikle kendi başlarına ormanlara yollayan Japonya hariç bir tek İsveç ve İzlanda’da varmış.


İskandinav ülkeleri bağlamında yaşlılık sadece “gençlik ülküsü”ne özgü saplantılar ve “üretemez olma kusuru” yüzünden olmayan, aynı zamanda bir ortada bırakma geleneğinin ağırlığıyla da baş edilmesi gereken bir sosyal devlet sorunu. Çekirdek aileye ait mekânlarda olduğu kadar özel kurumlarda da yaşlıların bakımını ağırlaştıran iklim, edebiyata da yansıyor. İsviçreli yazar Maja Beutler’in Flissingen Haritada Yok isimli kitabındaki öyküler, ölüm soğukluğunu hissettiren bir yalnızlığın sorgulamalarıyla yaşlılığın kıyametini haber verir gibi gelir her okuyuşumda. Ölüm, yaşlılık, hastalık... Çocuklar da daha iyi durumda görünmüyorlar gerçi.
1973’te yayımlanan Bizi Aşktan Koru isimli kitabıyla çekirdek aileyi eleştiren, monogamiden “kurumlaştırılmış yamyamlık” diye söz eden Danimarkalı feminist yazar Suzanne Brogger, aileye dönüşünün sebeplerini 1991’de Duygu Asena’ya şu cümleyle özetlemişti: “Aile yaşlıları, çirkinleri ve hastaları bakıp koruyacak tek kurumdur.”
Her yaş yeni bir imkân, yepyeni bir kavrayış ve kendini yeniden ele alma şansı sunabilir ama bu konuda kendi hâlimize bırakılmadığımız açık. İlgili sektörler dijital teknolojinin de katkısıyla varlığı en yüzeye çekmeye zorluyor her yaşta kadını, pırıl pırıl bir tene, “fit” görünüşe, anoreksiya yayan ölçülere. Büyük bir endüstri yaşlanma görüntülerini azaltma üzerine kurulu. Olgunlaşma, tecrübe sahipliği, yaşlılığa atfedilen işlevsizlikle ilişkilendirildiğinden saklanılması gereken kusurlar sayılmaktadır, açık örtük. Dijital teknolojinin yardımıyla yaşlılık işaretlerinden arındırılmış personalara yöneliyor “ergen yaşlılar.”
Reklam


Bu noktaya birdenbire de gelinmedi. Sanat eserleri üzerinden, gençlik yüceltilip yaşlılık değerleri hos görülürken, Avrupa’nın bir çocukluk çağına girmekte olduğunu savunmuştu Ortega y Gasset. Ergenleşme bir türlü tamamlanmıyor, olgunlaşma zaten reddediliyor ve bunun için de beden operasyonlarla yaşlılık izlerinden arındırılıyor. Yaşlı ergenliğiyle bunama çağı arasında bir gel-git yaşanıyor. Görece dar ve orta gelirli kesimlerde TikTok’u kaçırılmış hayatlara ulaştıracak bir sihirli vadi sanırsınız. Bilinen hiç bir değerin ve ilkenin geçerli olmadığı şipşak modernleşme, bir çırpıda makus talihini yırtmanın slikon vadisi. Buna karşılık gençler, dijital teknolojiye vakıflıkları nedeniyle de çağlarına has ataklıktan uzaklaşmakta. Yaşlılar yeni teknolojiler vasıtasıyla fark ettikleri olgulara fazla önem atfedip keşif merakına kapılırken gençler, kuşaklarına özgü bir tecrübe üstünlüğüyle daha temkinli hatta ağırbaşlı davranışlar sergiliyorlar.
Aksi gibi genç yaşama çabasıyla bunamayı hızlandıran saikler iç içe geçmekte. Yaşlıların nüfus içinde oranı artarken buna bağlı olarak bunaklık sıradanlaşıyor. Yaşlı bakımı bir sorun olarak şimdiden o kadar yaygın ki bu bakıma demans, Alzheimer hastalığı ve kaos eklendiğinde daha da ağırlaşıyor olgu. “Etrafını saran ortamın ritmi insan beynini geride bıraktı” diyor Berardi, Nefes Kaos Şiir’de. Düşünür yaşlılıkla bilgelik arasında bir bağ oluşmasını önceki yüzyıllarda olağan sayılan aklı başında yaşlanmayla ilişkilendirir. Bir yüzyıl öncesinde ender rastlanan bir vakaydı bunama. Bilgeliğe götüren dengenin yerini sinirsel bilgi uyarılarının patlama gösterecek kadar artışı alıyor. “Kaos”, yaşlanmanın sebeplerinden biri; bir tempo meselesi. “Bizi kuşatan çevrenin/dikkat alanımızı işgal eden bilginin çözebilmemiz ve anımsayabilmemiz için çok hızlı olduğunu kastetmiş oluyoruz ‘kaos’ derken,” diye vurguluyor Berardi, “Öyle ki bir anlatı olarak anlaşılamaya tarih, yorumlanamayan nöro-uyaran akışlarının özgürleşmesi anlamındaki göstergebilimsel bir kasırga biçimini alır.”

Bilgilerin değişim hızına yetişemiyor zihnin adımları, hızla yitiriliyor yeni ezberler ve daha iddialı olanlara bırakıyor yerini. Bilginin yorumlanamadan hızla kayıp gidişi, elde tutulana sıkı sıkı yapışma sebebi. Tekrarlar, şüpheler, saplantılar, vehimler… Yaşlanmanın bunamayla sonuçlanmaması için ne yapmalı öyleyse, nasıl yaşamalı…
Sadece öğrenmekte değil öğrenileni paylaşmak ve tartışmaya açmakta olmalı bu sorunun cevabı. Yaşlı insan tecrübelerini paylaşabileceği gençleri bulabilmelidir etrafında. Parkta yapayalnız oturan suskun ihtiyarlar için ne kötü bir veda, selamsız sabahsız geçişlerle hiç yokmuş muamelesi görmek.
Bana bunları düşündüren ilk kişi, camilere eli değen ilk kadın mimarımız olan rahmetli Makbule Yalkılday’dı. 2015’te İzzet Baysal Huzurevi’ndeki ilk ziyaretimde, “Ben hep bir şeylere yetişmeye çalıştım, yetişmek için de koşmayı tercih ettim.” demişti. Kendini kardeşlerine adadığı için evlenmemişti başlarda, sonraları da kariyeri engel teşkil etmişti taliplileri açısından. Bunun yasını da tutmamıştı. Erkek kardeşlerine ayak uydurmak için ve mesleki açıdan da yalnız bir kadın olarak hep bir koşu ve tırmanma hâlinde yol alarak bir yüzyılı geride bırakmıştı. Temelden restore ettiği, bir bakıma yeniden yaptığı caminin adını hatırlamasa da Sultantepe’de olduğunu biliyordu.

Hangi camiyi yapmış, nasıl yapmış? Bilgisizliğimden utanmıştım. İlk kez 2011 yılında Ali Deniz Uslu’nun Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan röportajıyla haberdar olmuştum varlığından. Zeki ve espriliydi. Kısa bir süre sonra Devlet Güzel Sanatlar Akademisinin çatısı altında farklı dönemlerde eğitim görmüş iki meslektaş gibi konuşmaya başladık. O akademiye 1938’de girmiş, ben 1978’de. Kırk yıllık bir mesafeye rağmen ne çok hoca tanıdığımız çıkmıştı!
Reklam
100 yaşını aşmış bir insanla daha önce hiç karşılaşmamıştım. Geriye doğru baktığımızda tarihi, yüzyıllar hâlinde katman katman okuyoruz. Son yüzyıl hele, bize yakın olduğundan, çok daha hareketli, yoğun ve zorlu geçti sanki. Böyle bir yüzyılın canlı şahidi nasıl da kıymetli bir varlık!
Yaşlılıkta kendini gösteren -ve bunamaya kadar götüren- dermansızlık, başka bir yol yokmuş gibi kendini ona bırakmakla katmerleniyor olmalı. Konuştukça ilgisizliğin sebep olduğu buzul çözülüyor, hatıralar birbirini izliyordu. Neden bir huzurevinde unutulmuş olmalıydı? İlkokul çocukları ve mimarlık öğrencileri onu ziyaret edebilir, kadın dernekleri onun için anma günleri düzenleyebilir, yakın tarih öğrencileri yüzyıl içinde olup biteni bir de ondan dinleyebilirlerdi. Unutulmaya terk edilse de hatırlıyordu hâlâ ve anlatmaya da hazırdı. Oysa, huzurevindeki pek çok yaşlıdan da daha yaşlı olduğundan, yukarılarda bir odada veya huzurevinin salonunda televizyonla baş başa kalıyordu günün büyük bir bölümünde.

Yaşlıların dünyanın her yerinde giderek daha çok benzeşen sebeplerle ortak yaşantıların kıyılarına itilmesi, “ättestupa” uçurumlarının etkisiyle buluşuyor bir yerde. Göze görünmesinler, sesleri duyulmasın da vicdanları kanatmasın hâlleri… Mimari projelerde yaşlıların unutulması bir ihmal değil bir bakış açısının, bir tercihin temel tasarımlara yedirilmiş olmasının eseri. Bunama her kesimden insanı tehdit ediyor. Daha şimdiden en iyi dostum yapay zekâ oldu, diye konuşan, Yalkılday’ın yaşının yarısı kadar yaşamış birkaç kişiyle karşılaştım.
Hoş Elon Musk yapay zekânın bu kuşatmasından sağ çıkmak istiyorsak kendimizi sibermetik organizmalara dönüştürmemiz gerektiğini söylüyor. Son dönemde Trump ve Musk’un temsil ettiği bu yaklaşım Amerika’nın, benzeri bildirimlerin üst üste yığılmasıyla, canlı beynini eriten bir kaosa duçar olduğunu ortaya koyuyor.
Bizim de bu kaosa düşmediğimiz söylenemez. Beynin çürümesinin alametlerinden biri sokaklarda bıçakla gezen “keko” yürüyüşlü çocuklar. Keko ne mi? Eğitim görme şansı olmayan çocuklara özgü jargona göre, sokakların hızlı, “ağabey” çocukları. Bu ağabeylere özenmekten başka şansları olmayan çocuklar için sokakta kim varsa kendinden farklı, bu nedenle de düşman.

Kendimize gelemeyelim diye sürekli yeni düşmanlar üretiliyor bize, yepyeni faşizm kalıpları… Bizi kaostan (açlıktan ve barbarlıktan) koruyacağını öne süren taşeronlara uyum sağlayarak sömürü ve sefalete dayalı bir sisteme teslim olmamız bekleniyor. Çöküşü fark eden Trump temsilindeki patronlar, kurdukları sistemi oluşturan kuralları -artık- aşikâre çiğneyerek saldırılar düzenliyor oluşturdukları düşmanlara, sözde yeni düzen için. Bunama/çürüme karşısında akla ve yüreğe yatacak ritmi yakalayabilmeyi mümkün kılan cesareti dağıtmanın da saldırıları bunlar.
Böyle bir sistem girdiği en şiddetli bunalımda önce -artık üretemediklerinden- yaşlıları gözden çıkarmaz mı? İhtiyarlar üç beş kuruş fark için market market dolaşmak zorunda, güçleri yetebilirse. Böylelikle hasıl olan bir değersizleştirmeye katlanma mecburiyeti de çürümeye açık tutuyor beyinleri. Bir “keko yürüyüşlü çocuk”la bir emekli (ihtiyar) bir öğretmenin markette tanışıp da girdikleri sohbeti hayal edebiliyor musunuz? Oluşan kaos içinde saklı üstün düzeni tespit ederek görünür kılma feraseti sadece şairlere atfedilemez.
Reklam
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.