Kapitalizm çağında çalışma ahlakı ve aylaklık tartışması

Mehmet Emin Balcı
13:45, 04/02/2026, ÇarşambaG: Güncelleme: 13:51, 04/02/2026, Çarşamba
CategoryNihayet
Nihayet Dergi
Kapitalizm çağında çalışma ahlakı ve aylaklık tartışması
Tam zamanlı bir iş, züppelik

Size de 24 saatin yetmediği oluyor mu? Günün koşturmacası içinde bir şeyleri yetiştirmeye çalışırken aslında hiçbir iş yapmadığınız duygusu içinize çörekleniyor mu? Şu 24 saate keşke bir iki saat daha eklenmiş olsa diyor musunuz? Böyle anlarda bugünden kaçacak yer ararsınız. Sabah olmasını iple çeker ya da gündüz bildiklerinizi gece unutmayı arzularsınız. Yarın, bembeyaz bir sayfa gibi belirir, her şeyi istediğiniz gibi yapma fırsatı sunar. Fakat yarın gelip çattığında gerçeklerin çok da beklediğiniz gibi olmadığını görürsünüz. Yarının getirdikleri, gerçekleştiremediğiniz arzu ve tasarılarınıza dolanır. Siz daha öncekilerin altından kalkamamışken bir de sonrakilerin yükü eklenir omuzlarınıza…

Öte yandan gündelik işlerinizin seyrelip boş zamanlarınızın arttığı anlar da her zaman verimli sonuçlar doğurmaz. Elbette The Shining’deki Jack Torrance gibi “hep çalışıp hiç oyun oynamadığınız” bir hayattaki ilk rahatlama anında çoğumuz cinnet geçirmeyiz ancak bir şeyi istediğimiz her an yapabiliyor olmak, erteleme sanatının cazibesine kapılmamıza ya da düşlediğimiz şeyin artık o kadar da anlamlı gelmemesine neden olabilir. Bu noktada zamanı sihirli bir çizgiyle ikiye bölüp çalışmak ya da boş zamanı toplum veya kendim için diye ayıran mantığın işleyişi üzerine düşünmek anlamlı olabilir.

Zamanı bölüp birimlerine ayırmak, asırlar, seneler ve saniyelere dönüştürmek insana has bir özelliktir. Zamanı düzenlemek için kullandığımız tekniklerle insani etkinliklerimize yüklediğimiz anlamlar arasında karşılıklı bir ilişki vardır. Güneşin doğuşu ve batışı, bir çiftçi kadar bir set ekibinin de çalışma düzenini belirler. Hasat zamanı, düğün ve sünnet gibi şölenlerin zamanıdır. İhtiyarlık gamlı bir hazan, gençlikse neşeli bir ilkbahardır. Eski ilkokul kitaplarında kamburu çıkmış, uzun sakallı eski yıl yerini güler yüzlü bir bebek olan yeni yıla bırakırken resmedilir. Böylece aslında kendi etkinliklerimizin seyri içinde ölçüp değerlendirebildiğimiz zaman nesnelleşir ve hatta insanın kendini ona göre şekillendirmesi gereken bir mahiyet kazanır. Zamanın izafiyeti, herkesin uzlaştığı birtakım sınırlara bağlanır. Dünyayı algılama biçimimiz, zamanın içini nasıl dolduracağımızı da dolaylı olarak belirler. Modernite, zamanı doğanın ritmiyle insani faaliyetler arasında bir çevrim olarak kavrayan modern öncesi anlayıştan köklü biçimde ayrılır. Artık söz konusu olan; her türlü coğrafi ve kültürel bağdan bağımsız işleyen, kendi içkin standartlarına göre dünyayı düzenleyen soyut bir zaman sistemidir. Bilimsel yasaların doğadaki çeşitliliğin ardında değişmez bir düzen bulunduğunu ileri sürmesi, tarih yasalarının uygarlıkların farklılıklarını aynı çizgisel gelişmeye bağlaması ve ekonomi yasalarının dünyayı evrensel bir mübadele değerine indirgemesi, mekanistik bir dünya görüşünün çeşitli görünümleridir. Bu noktada saat, modern kültürün en güçlü metaforlarından biridir: Dış dünyayı ölçen bu aygıt, aynı zamanda insanın iç dünyasını da yeniden biçimlendiren bir öz-denetim aracına dönüşür.

Modern insan, doğru standartlara uyan ve bu standartları kendi benliğine işlemiş bir özne olarak kurgulanır. Bu çerçevede çalışma ve ona bağlı etkinlikler “insani olanın özü” sayılırken insanı üretkenlikten alıkoyan her tür aylaklık bir günah olarak değerlendirilir. Ne var ki aynı bedende bulunan bu iki eğilim -çalışma ve aylaklık- toplumsal düzenin bütün disipline edici müdahalelerine rağmen birbirinden bütünüyle ayrışmaz.

Vakit, nakit midir?

Çok çalışırsak başarıya ve servete erişebileceğimize dair inanç günümüzde oldukça tartışmalı olsa da, hâlâ zihnimizi kurcalamaya devam ediyor. İnsanın bütün enerjisini ekonomik bir artı değer üretmek amacıyla kullanması anlamında “çalışma” fikri, kapitalist dünya görüşüyle doğrudan ilintilidir. Elbette insanlar tarihin her döneminde hayatta kalmak için çalışmıştır. Güneşin doğuşu ile batışı arasında, hiçbir tatil, mola, ücret ya da emeklilik hayali olmaksızın milyonlarca insan kendisini ebeveynlerinin yaptığı işi yaparken bulmuş; hemen hemen aynı sıkıntılar ve arzularla hayatına devam etmiştir. Kapitalizm öncesi dönemde zenginlik ve yoksulluk, bireylerin genetik mirası gibi ebeveynlerinden devraldığı bir kader olduğundan sıfırdan başlayıp zirveye çıkan başarı hikâyelerine rastlanmaz. Geleneğin makûs döngüsünden çıkıp görkemli bir servete konmak ancak bir tesadüfün eseri olabilir. Efsanevi bir define bulmadıysanız veya simya ilminin esrarına vakıf değilseniz, içine doğduğunuz statüyü değiştirmenin imkânı neredeyse yoktur. Maddi koşullar, bireylerin iradesinin nüfuz edemeyeceği bir katılığa sahip olduğundan ahlaki yetkinlik de servetten bağımsız kabul edilir. Meslekler yalnızca bu dünya içindeki konumu gösterdiği için insanın gerçekte kim olduğu sorusunu cevaplamaya yetmez. Böyle bir dünyada iyiliğin, eylemlerimizin doğal bir sonucu değil dünya içindeki ilahi bir lütuf olduğuna inanılır.

Max Weber’e göre Tanrı’nın sonsuz ve sorgulanamaz lütfunu ahlaki bir eylemliliğin işaretine dönüştürmek yalnızca Katolik Kilisesi’nin hükümranlığına son vermemiş, aynı zamanda kapitalist sermaye birikiminin de önünü açmıştır. Ünlü kitabında “Kapitalizmin Ruhu” olarak nitelendirdiği Protestan ahlakının, sermaye birikimine içsel bir anlam yüklediğini savunur. Weber’e göre yağma ve talanla oluşan korsan hazineleri veya yabancı toplulukları aldatarak büyük servetlere konan tüccarlar, maceracı bir kapitalizmin dünyanın her döneminde ve her noktasında rastlanan örnekleridir ancak bunlar, her şeye rağmen, birer istisnadır. Neticede insanlar içgüdüsel olarak muhafazakâr varlıklardır; çoğu insan, sonunu bilmediği maceralara atılıp çok para kazanmak yerine “sadece yaşamak, alıştığı gibi yaşamak ve bunu sağlayacak kadar kazanmak ister”. Max Weber’e göre kapitalizmin alametifarikası, kaynağı meçhul ve çoğu zaman gayri ahlaki olan kazanma tutkusunu kurallı hâle getirip rasyonelleştirmesidir. Modern zenginlik anlayışı, her sınırı aşıp keyfince davranma özgürlüğünün (liberum arbitrium) değil mesleği tanrısal bir çağrı olarak görüp kendini işe adamayı bir hayat tarzı hâline getirmenin sonucudur.

Weber, “meslek” (beruf) kelimesinin Protestan hareketle birlikte önceki dönemlerde kavranamayacak özel bir anlam kazandığını savunur. Reform, Hristiyanlık içinde insanı Tanrı’ya bağlayan tüm ritüellerin ortadan kalkmasını, yani saf inancın, kilisenin vesayeti olmadan kişinin kalbine yerleşmesini amaçlamıştı. Öte yandan bireyin Tanrı ile arasındaki tüm bağların kopması, dünya içinde yoğun bir yalnızlığa sürüklenmesi anlamına da gelir. Reform, kurtuluşun kişinin “kendi yolunda, yalnız başına” erişebileceği ezelî bir kader olduğunu savunur. Onu bu yoldan alıkoyacak dünyevi tehlikelere karşı insanın kendini sürekli bir öz-denetim altında tutması gerekir. Bir bakıma Protestanlık, Katolik çileciliğini dünyevileştirir. Püriten etik, bütün yaratıklarla Tanrı arasında kapanmaz bir uçurum olduğunu kabul eder. İnsanları ebedî selamete erdirecek tek şey Tanrı’nın şanını yüceltmektir ancak bunu da herkes elde edemez. Weber, püritenler için Tanrı’nın kurtuluşu sunduğu topluluğun dünyevi yaşamda aşikâr hâle geldiğini belirtir. İnsan sonunda büyük bir servet elde etmese bile, dünya içinde benliğini mesleğine adayan ve dünyevi tutkularını bastıran disiplin anlayışının kurtuluşunun bir işareti olduğuna inanılır. Ancak bu mertebe bir kez elde edildiğinde insan arınmış sayılmaz ve her anının sonsuz gelecek için akılcı biçimde kullanılması gerekir. Bu noktada toplumsal konum, her ne kadar kişinin selameti son tahlilde Tanrı’nın nezdinde saklı bir bilgi olarak kalsa da, ahlaki değerlerin kolektif biçimde örgütlendiği bir kültür üretmeye başlar. Ebedî kurtuluş, zenginliğin artmasını mümkün kılan bir meslek anlayışına bağlanırken modern uzmanlık sisteminin temelleri atılır. Yoksulluk günah değildir belki ancak kişiyi yoksulluğa sürükleyen faydasız işlerin tümü hor görülür. Zamanın boşa harcanması “bütün günahların ilki ve en ağırı” sayıldığından, öngörülen standartları aşacak ölçüde yemek ya da uyumak kınanır. Tembellik, yalnızca aşırıya kaçtığında dikkat çeken bir kusur olmaktan çıkar; en küçük miktarı bile ebedi huzurdan kovulma ve lanetlenme anlamına gelir. Hayatı kolaylaştıran konfor bile, evin “sade rahatlığına” gölge düşürmediği ölçüde kabul görür. Kitap boyunca Weber, püriten çalışma etiğine meydan okuyan nevzuhur sınıfsal oluşumlara da işaret eder. Kendini çalışmaya adamış bu insanlar, “sonradan görmelerin zıpçıktı çalımından” rahatsız olur. Kapitalizmin yalnızca sıkı bir öz-denetim ve işe kendini adamanın sonucu olup olmadığı tartışmalı olsa da modern kültürün çalışmaya sekülerleşmiş bir kutsallık atfettiği açıktır. Belki de Weber’in işaret ettiği bu ayrım bir çatışmadan çok, karşıtların birlikte var olduğu bir gerçekliğe işaret ediyordur.

Şık bir isyan: Züppelik

Lüks ve israf, burjuvalar için mesai saatlerinin dışında tatmin edilecek alanlardı. Werner Sombart, Aşk, Lüks ve Kapitalizm’de özellikle XVIII. yüzyıldaki sermaye birikiminin, burjuvaların çileci bir şekilde kendilerini faydalı işlere vermesinin ötesinde aristokratların sınırsız taleplerini karşılamanın bir sonucu olduğunu belirtir. Üstelik aristokratların hakir gördüğü ticarette kendini bulan burjuvalar için lüks, yalnızca kâr getirmez aynı zamanda kişisel hazzın kapılarını da ardına kadar açar. Caka satan kıyafetler içindeki burjuvalar rafine zevklerle arzıendam ettikçe köksüzlükleri unutulur. Tüketme tarzları, çözülen ve yeniden oluşan bir topluluğa kabul edilmelerini sağlar, hatta sermayelerini katlamaya hizmet eder. İş yerindeki “amansız bir para kazanma tutkusuna”, evlerin salonlarındaki gösteriş rekabeti ve yatak odalarındaki yasak aşklar eşlik eder. Bu noktada züppelik, çalışma etiğinin sürekli bastırmaya çalıştığı şeytani bir sapma değil; çalışmanın bir iç eki olarak modern bireye eşlik eden bir varoluş tarzıdır.

Züppelik, aslında yerinden çıkmış bir topluluğun kendine verili olanın dışında bir yer açma arayışı olarak tarih sahnesine çıkar. Öncelikle aristokrasinin, zenginleşen burjuvaların önderliğinde onlara giderek benzeyen halk katmanlarından kendini ayırt etme biçimidir. Aristokrat sınıfın kendini hem köylülere hem de diğer saray çevrelerine karşı üstünlüğünü kanıtlama mecburiyeti, dış görünümün varoluşsal bir anlam kazanmasına neden olur. Abartılı ve çalışmaya mâni olacak peruklar, dantelli kabarık elbiseler, dar pantolonlar ve topuklu ayakkabılar, yeniçağın saraylısının (courtisan) farkını ispat etmeye yarar. Fransız İhtilali, eşitlik ilkesiyle doğal imtiyazların ve statülerin hukuki varlığını iptal etmekle kalmaz; “farklılık duygusunu” da tabana yayar. XIX. yüzyılın başında şehir merkezlerinde ne iş yaptıkları ya da nereden geldikleri tam olarak bilinmeyen topluluklar ortaya çıkar. Fransız Devrimi sonrasında yaşanan iktidar boşluğunda Les Muscadins (Bıyıklılar) ve Les Merveilleuses (Muhteşemler) gibi alt sınıftan genç erkekler, aristokratik bir edayla dolaşır. Balzac, Paris salonlarında “en büyük korkuları sıradanlık olan, bu yüzden her hareketlerine yapay bir özgünlük yükleyen” Jeunes-France (Jön Fransalılar) ile alay etmekten kendini alamaz.

Züppelik yalnızca kendi kültürel ve estetik rüştünü ispatlamaya çalışan bir sınıfa dâhil olup olmama meselesi değildir. Gösteriş, israf ve şaşırtıcılık bir konformizm biçimi olduğu kadar bir meydan okuma ve isyan aracı olarak da kullanılabilir. XIX. yüzyılın ilk ve son çeyreğinde ortaya çıkan dandyism, dış görünümle yüklü bireysel yaratıcılığıyla dikkat çeker. Başlangıçta çöküş hâlindeki aristokrasiyle ilişkileri içinde fark edilirler ancak etkileri bu sınıfla sınırlı kalmaz. Avrupa genelinde alt ve üst kesimler arasındaki mesafe kapandıkça sınıf dışı kalan ancak yeni hiyerarşide bir yer de istemeyen insanları cezbeder. Bunlar, “karmaşık dönemlerde sınıfından kopmuş, işsiz güçsüz, içinde yaşadığı ortamdan tiksinen; fakat hepsi doğuştan gelen bir güçle yeni bir aristokrasi kurmayı tasarlayan” insanlardır. Bu geçiş döneminde, yaptıkları herkesin diline düşer. Öyle ki Lord Byron, Beau George Brummell’i İngiltere tarihinin üç büyük adamından biri sayar. Abartılı kıyafetleri, tuhaf tavırları ve anlaşılması güç ironileri nedeniyle dandyler çoğu zaman snoplarla karıştırılır. Oysa sıradan olmamak, dandy ve snop için farklı yönlere savrulur. Yükselme arayışı farklı arzulara hizmet eder. Dış görünüm snop açısından yukarıdakilerin arasına katılmanın bir aracıyken, dandy kendi yüceliğinden emindir. “Seçkinler arasında çoktan yerini bulmuş biri olarak”, yüksek toplumda skandallar yaratmayı arzular. Yukarıdakilere benzemektense onlarla birlikteliği içinde içsel farkını görünür kılmayı amaçlar. Kıyafetler ve maddi zarafet, yalnızca “zihninin aristokratik üstünlüğünü” işaret eden bir nişandır. Dış görünüm sadelik ile gösteriş arasında salınırken dandy için tek kıstas kendine duyduğu sevgidir. Kendini farklı maskelerle sunarken çevresindekileri hazırlıksız yakalamak, şaşırtmak ama asla şaşırmamak onun tek erdemidir. Kendi hayatını bir sanat eserine dönüştürme çabası, özellikle orta sınıflara ürkütücü, hatta vahşi görünür. İçsel tutarsızlıklardan arındırılmış, disiplinli ve makbul bireyler üretmeyi hedefleyen orta sınıfların püriten zihniyeti açısından dandy başlı başına bir paradokstur. Baudelaire’in deyimiyle “kokuşmuşluk dönemi içindeki bu son kahramanlık parıltısı”, modern kültürün karanlık noktalarını estetik bir meydan okumayla açığa çıkarır.

Püriten palto ve astarı

Hayatımızda bir şeyi odağa almak ve geri kalan her şeyi bununla ilişkili hâle getirmek onu anlamlandırmanın başka bir deyişle rasyonelleştirmenin temelidir. Karşıt güçleri barındırması nedeniyle hayat, Max Weber’in ifadesiyle “çok farklı bakış açıları altında ve çok farklı yönlere göre” akılcılaştırılabilir. Kendini mesleğine adayan biri için, işine yaramayan her şey nasıl bir zaman kaybıysa kendini hazza adamış bir bakış açısına zevk uyandırmayan her etkinlik bir günah gibi gelebilir. Kapitalist kültür, dış dünyanın ekonomik bir değer hâline getirilmesinde içsel bir tatmin bulan bir kişiliğin (puritanism) idealizasyonuna dayanmıştı belki ama bu durumun tarihsel olasılıklardan biri olduğu resmi tarihlerde hızlıca unutuldu. Bu noktada dünyanın farklı şekillerde akılcılaştırabildiği olasılığı, ilerlemenin zaferleriyle mest olmuş bir orta sınıf için bir süreliğine paranteze alınsa da XX. yüzyıl bastırılanların geri dönüşüne tanık olur.

Sanayi toplumu, burjuvaziye özgü ve uzun süre “yasak” sayılan zevklerin giderek herkesin erişimine açıldığı yeni bir düzen ortaya çıkarır. Kitlesel refahın artışı, aylaklığı seçkince bir imtiyazın ötesinde doğal bir hak hâline getirir. Çalışma sürelerinin kısalmasına karşın görece dolgun ücretler ve sosyal desteklerle güvence altına alınan işçi sınıfı, ilk kez sistematik biçimde “boş zamanın” tadını çıkarmaya başlar. Günün ilk ışıklarında işe gidip akşam karanlığında evlerine dönen kitlelerin doldurduğu şehir merkezlerinde sergileme, eğlence ve tüketim mekânları hızla çoğalır. Seri üretimin yarattığı meta bolluğu, herkesin bütçesine göre bir şeyler bulabildiği mağazaların yaygınlaşmasına yol açar. Büyükşehirler artık yalnızca akılcı hesapların ve erkekler arası güç mücadelelerinin mekânı değildir. Modanın cazibesinin sergilendiği, kişisel arzuların kışkırtıldığı ve başta kadınlar olmak üzere her kesimden insanın özgürce dolaşıp tüketebildiği çalışma-dışı alanlara ev sahipliği yapar. Modern şehir sadece flâneurlerin tadını çıkarabileceği bir görsel bütünlük sunmaz. Sınıf çatışmalarının yatışması ve sınıf kültürleri arasındaki farkların görece silikleşmesiyle şehir, öncelikle göze hitap eden ortak bir kimlik mekânı olarak kurulmaya başlar. Kapitalizm âdeta “işçinin satın alamayacağı malları piyasaya yığan aşırı üretimin işçileri zorunlu bir aylaklığa” mahkûm ettiğini belirten Lafarge’ın eleştirilerini kendi yöntemleriyle düzene dahil etmiştir. Tüketim, üretimin tamamlayıcı unsuru olarak yeniden kodlanırken boş zaman, işçilerin özgürce hareket ettikleri bir eylem alanı değil çalışma ahlakının parçası hâline gelir. Çalışan kesimler sıradan bir akşam yemeği yerken, ruhunu rahatlatan bir müzik dinlerken ya da yeni maceralar yaşayacağı tatillere çıkarken bile yolları sermayeye çıkmaktadır.

Sanayi toplumu insanlara bolluk, yeni hazlar ve bir tüketim özgürlüğü getirmiş olsa da püriten etiğini bütünüyle rafa kaldırıldığı söylenemez. Sağlıklı toplum projeleriyle püritenlerin nefret ettiği suç ve alkolizme karşı bir seferberlik başlatılır. Sokaklar ışıklanıp renklense de hayat hâlen ev ve iş yeri arasında akmaktadır. Yeşillikler içinde, konforlu ve teknolojik banliyöler, kitlesel tüketimin sağladığı cennet köşeleri gibi sunulsa da, püriten hayat tarzına içten bağlıdır. Ödev ve sorumlulukların idrakindeki kadınlar ve erkeklerin başlıca amacı rol beklentilerini karşılamaktır. Maddi ödüller ve yükseliş beklentisinin şekillendirdiği hayatlarda statü endişesi modern vicdanlar hâline gelir. Kültürün dizginlerinin kısmen gevşemesi spor, oyun, eğlence gibi eski püritenlerin muzır bulduğu etkinliklere meşru bir yer açar belki ama kontrol edilemeyen taşkınlıklar ürkütür bu makbul vatandaşları… Normal hayatlarındaki en ufak bir aksamanın insanları nasıl rayından çıkardığını gösteren Hitchcock klasiklerinin bu dönemde çekilmesi bir tesadüf olmaktan daha fazlasına işaret eder.

Sanayi kapitalizmi içinde tüketim ve boş zaman, püriten üretim ahlakının astarı işlevini görür. Dışarıdan bakıldığında daha cazip bir görünüm sunarken, kullanım süreci içinde bu ahlaki paltonun aşınmasını da engeller. Weber, “dünyevi mallara duyulan kaygının” püriten azizler için çıkarılması gereken ince bir palto gibi olduğunu, ancak “meslek insanı olmak isteyen püritenlerin” bu paltoyu zamanla demir bir zırha dönüştürdüğünü belirtmişti. Yüzyılın son çeyreğinde kapitalizm, artık pek de püriten sayılmayacak motivasyonlarla, bu zırhı çıkarmayı ve onun yerine daha rahat bir şeyler giymeyi tercih eder. Geçmişte yaptığı hatalardan ders çıkaran sistem kârın, hazların bastırılmasındansa ayartılmasıyla daha fazla arttığını idrak eder. Zira sınırlı olan insanların ihtiyaçlarıdır; arzularıysa sonsuzdur. Sanayi sonrası dönemde bu mantık, çalışma hayatının örgütlenişinde de belirginleşir. Endüstri dışı sektörlerin güçlenişi ve yeni zenginlerin yükselişi, Thornstein Veblen’in işaret ettiği aylak sınıfın yağmacı dürtüsünü bir istisna değil ana akım hâline getirir.

Sanayi sonrası dönemde çalışma hayatı artık yalnızca ev ile işyeri arasındaki net bir mekânsal ayrımla tanımlanmaz. 2025 itibarıyla küresel iş gücünün yaklaşık %48’i uzaktan veya hibrit düzenlerle çalışırken çalışanların büyük çoğunluğu (%83) hibrite dayalı esnek modelleri tercih ediyor. Bu noktada sanayi sonrası kapitalist çalışma hayatı değişen koşullar altında farklı organizasyon modelleri geliştirmenin yanında kendine yeni bir ruh üfler. Püriten meslek insanı yerine, kariyer arzusunun merkeze geldiği yeni bir çalışan tipi gelir. Uzun vadeli planlara, istikrarlı mesleklere ve kalıcı aidiyetlere dayanan kimlikler çözülür; onların yerine kısa süreli iş değişimleri, geçici pozisyonlar ve sürekli yeniden yön bulma çabası geçer. Çalışmanın sağladığı manevi tatmin, zamanla “daha fazlası olabilme” baskısının aşındırdığı kronik bir huzursuzluğa dönüşür. Mesleklerin artık ebedî bir güvence sunmadığı bu dünyada çalışanlar sürekli eğitimler, sertifikalar ve workshoplarla yetkinliklerine yenilerini eklemek zorundadır fakat bu kazanımları bir sonraki krizde kolayca kaybetme korkusu, çalışma hayatının görünmez ama sürekli eşlikçisi olarak varlığını sürdürür.

Züppece bir çilecilik

Sanayi sonrası kapitalizm, sadece boş zamanların çalışmanın içine çekilmesine yol açmadı aynı zamanda boş zamanın çalışmaya meydan okuduğu bir karşı dalga yarattı. Sınıf, bürokrasi ve ideoloji gibi bireyi bir bütünün parçası olarak hareket etmeye sevk eden kolektif fikirler çöktükçe, boş zaman pratikleriyle hayatı anlamlandırmak vazgeçilmez hâle geldi. Modern kültür, birtakım semboller ve estetik tercihler aracılığıyla bohem grupların meydan okumasına alışıktı ancak XX. yüzyılın son çeyreğinde aylaklık ritüellerini bir direniş formu şekline getirenler, artık son derece sıradan insanlardı. 1968’in politik şoku, sanayi kapitalizminin püriten cennetinde büyüyüp serpilmiş grupların birer karşı-kültürel harekete evrilmesine olanak tanıdı. Benliğin kamusal sınırlarının dışına çıkan alternatif hayat tarzlarını rasyonalize etmeye çalışan bu gruplar, yetişkin kültürün öngördüğünün aksine geçici heveslerin peşinde değildi. Kamusal ahlakın çöküşü, beraberinde benliğin hayatını başlı başına bir projeye dönüştürmesini gerektiriyordu. Otoritelerin meşruiyetini kaybettiği bir toplumda her birey, nasıl ve neye göre yaşayacağına kendi karar vermeli ancak her an kapısını çalabilecek değişime de hazır olmalıydı. Sanayi sonrası dönem, eski sınıf ayrımlarının bir orta sınıf duygusu içinde görünmezleşmesini sağlamış olabilir ancak yeni bireyler, ataları gibi kendilerini canı gönülden emanet edebilecekleri bütünlüklü bir yaşam tarzından mahrumdur. İşte bu riskli ve refleksif benlik zemininde züppelik, bir orta sınıf melekesi olarak karşımıza çıkar.

Michel Foucault’nun modern bireyin hikâyesini okumakta kullandığı “benlik bakımı” (cura sui) kavramıyla Antik Yunan’da bedenin ve hanenin sevk ve idaresini -yani zorunlu çalışma zamanını- aşan bir etik pratiğe işaret eder. Köle ve kadın emeğinin banal (maddi) dünyasının yukarısında kendini konumlandıran antikler için siyaset ve felsefe, kozmosun ilkeleriyle kendi içselliğini birlikte deneyimleme fırsatı sunar. Hristiyanlıksa bu içselliği iman kavramı üzerinden yeniden kurar. İtiraf teknikleri, sürekli riyazet ve arınma pratikleri aracılığıyla maddi dünya paranteze alınır ve benlik Tanrı’yla kurduğu özel bağ ile kendini yeniden var eder. Püritenizm, aşkın olanla bağın, dünya dışı ritüellerle değil mesleğe adanmışlık üzerinden kurulduğu bir içsellik üretir. Züppeyse püritenin açtığı yolda, söz konusu duygu yükünü farklı bir güzergâha taşır. Kendi içselliğini moda ve kişisel hazda kuran bir benlik algısını şekillendirir. Mesleki çileciliğin yerini, benlikle sürekli meşgul olmanın aldığı bu meleke, sanayi sonrası toplumsal ilişkilerde giderek kitleselleşir. Kilisede geçirilmediği ya da mesleki çıkarlara hizmet etmediği için israf sayılan zaman, burada boş zaman pratiklerine benzer bir adanmışlıkla doldurulur. Neo-liberal çalışma düzeninin sürekli iyileştirme, yaşam boyu eğitim ve yetkinlik söylemleri üzerinden ürettiği yetersizlik kaygısına paralel olarak, aylaklık da tam zamanlı bir işe dönüşür. Neo-liberal piyasa mantığı hayatın en uç noktalarına kadar yayılırken, yeni orta sınıfların alternatifleri sadece piyasanın dışında alternatifler üretmez; keşfedilen “yeni benlikler” dolaylı olarak piyasanın bu rekabetçi mantığına göre anlamlandırılır. Beyaz yakalıların mesleki yeterlilik adına bitmeyen kurslara, eğitimlere ve atölyelere katılması gibi, homo consumens de mesai dışı zamanını sürekli etkinliklerle doldurmak zorundadır. Aksi hâlde kendisinin daha iyi bir versiyonuna ulaşma amacına ihanet ettiğini düşünür. Eskiden ibadete veya sermaye birikimini amaçlayan çileci zaman yönetimi aylaklık alanlarına aktarılır. Bu noktada züppelik çelişkili arzuların tek bir hayat projesi içinde bütünleştirilmesine hizmet eden yeni bir içsellik biçimi olarak karşımıza çıkar.

Bu içsellik, en berrak biçimde içerik üreticiliği gibi konvansiyonel tanımlara sığmayan yeni meslek formlarında görünürdür. Bu “meslekte” söz konusu olan, kişinin hayatını 7/24 kaydedip yayınlamasından ibaret değildir. Asıl mesele, daha fazla görünürlük ve takipçi kazanabilmek adına bütün bir yaşamın baştan sona yapılandırılmasıdır. Yemek yemenin ayrıcalıklı bir yaşam tarzı olduğunu vurgulayan birçok hesap sadece iştahınızı kabartmaz. Dünyanın dört bir yanından egzotik ve çarpıcı mekânları ekranlara taşıyan gezi profilleri, ütopyalarının gerçek olabileceğine takipçilerini ikna eder. Yalnızca bilgisayar oyunlarının hilelerini değil, hayatın “bug”larını veren gamer hesapları birer mentorluk hizmeti sunar. Basılan bench press ağırlığı veya karındaki baklava sayısının özgüvenimize pozitif etkisi sportmen ikonlarca kanıtlanır. Neo-liberal rekabet düzeninden doğan bu meslekler, performans talepleriyle beslenir ancak takipçilerle kurulan duygusal bağ bir noktaya kadar işletme mantığı örtbas eder.

Günümüzde, tarihsel bir inşa olan çalışma ile boş zamanın hem hiç olmadığı kadar yakın hem de hiç olmadığı kadar uzak olduğu bir paradoksu deneyimliyoruz. Sevdiği işi yapamayan veya yaptığı işi sevemeyen birçok insan çareyi benliğini farklı kompartımanlara ayırmakta buluyor. Sabah uyanmak için hâlen bir neden arıyoruz ancak yaptığımız açıklamaların gerçekliğe işlediğinden şüpheliyiz. Bu noktada maddi gerçekliği bir süreliğine askıya alıp kendimizi özel hissedeceğimiz bir odaya çekilmek tek makul seçenek gibi geliyor. Ne var ki bu oda, yalnızca sığınılan bir sessiz bir liman değil artık. Giderek tüm dünyanın indirgenip yeniden düzenlendiği bir sahneye dönüşüyor. Boş zaman her anın ölçülüp biçildiği, zevklerin rafine edildiği, farkın titizlikle üretildiği züppece bir çilecilikle yeniden tanımlanıyor. Bu çilecilik, dünyadan el etek çekmeyi değil dünyayı kontrollü parçalara ayırıp yönetmeyi hedefliyor. Böylece boş zaman, çalışma dışı olmaktan çıkarak, benliğin durmaksızın işlenmesini gerektiren tam zamanlı bir uğraşa dönüşüyor.

*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026