Kent şiddeti, miras ve yaşanmamış hayatlar

Cihan Aktaş
14:00, 28/02/2026, Cumartesi
CategoryNihayet
Nihayet Dergi
Kent şiddeti, miras ve yaşanmamış hayatlar
Toprak, miras ve yaşanmamış hayatlar

“Yazık ki bugünlerin dostlukları ticarete dönüşmüş. İnsanlar birbirlerine ihtiyaç duyunca dost oluyorlar.” diye eseflenmişti Sühreverdî 12. yüzyılın ilk yarısında. “Çığırından çıkmış bir zaman bu.” demişti Hamlet de.

Zamanlar hep çığırından çıkmaya teşne. Önemli olan bizim bu durum karşısında aldığımız konum. Çığırından çıkmaya yatkınlaşmakla adaletin görece bir kavram hâline gelmesi arasında bir bağ var. “Güvercinler gibi bağrışıyoruz adalet için’’ diye bir mısra var Füruğ’un, Güvercinin Ruhu şiirinde de.

Siyah Kalem, Goya, Rosetti ve Ferşçiyan desenleri bana aynı dizgedeymiş gibi gelirler. Karanlık, korku, bir tekinsizlik ve güvensizlik ortamı... Ve Ecinniler, kendi çıkarları dışında geriye kalan her şeyi harcamaya hazır cinnet tezgâhı örgütü. “Ayyaşlığı, iftiraları, ispiyonculuğu salıvereceğiz insanların üstüne.” der ya Peter Verhovenski… Koskoca bir sosyalizm parantezinin ardındansa 1990’ların başlarında Wallerstein, “Belalı bir döneme giriyoruz, 50 yıl sürecek bir dönem. Tek yapacağımız şey berrak ve faal olmak.” demişti.

Belli ki bazı odaklar -tıpkı Latin Amerika ülkelerinde olduğu şekilde- yoksulların çocuklarını, çalışıp çabalamaktansa kanunları çiğnemek suretiyle güç ve para kazanacaklarına inandırıyorlar.
Belli ki bazı odaklar -tıpkı Latin Amerika ülkelerinde olduğu şekilde- yoksulların çocuklarını, çalışıp çabalamaktansa kanunları çiğnemek suretiyle güç ve para kazanacaklarına inandırıyorlar.

90’lar ülkemizde bir kesim için nostaljiyle anılan yıllar, bir kesim için ise dehşetle. O yıllarda insanlar hem ortak bir kamusal alan düşünü paylaştılar hem de faili meçhuller salgınını izlediler çaresizce. Gelgelelim ortak bir kamumuz olmadığı gibi üzerine ittifak edilmiş bir mazimiz de yok sanki. Dolayısıyla bir kamusal muaşeretimiz de var sayılmaz. 90’lar aynı zamanda şantiye-rantiye yıllarıydı da.

“Selam”ın kültürümüzde teşkil ettiği kuşatıcı anlama karşılık, selamlaşma adabından yoksun bir toplumuz, ne yazık. Asansör bu adap boşluğunun belirginleştiği bir mekân. Apartmanlarda olsun iş yerlerinde olsun insanlar birbirini tanısa bile selamsız sabahsız karşılıyor yeni geleni. Trafikte ise sıkışma noktaları birbirine anlayış göstermek yerine, hınç alma fırsatına çevriliyor. Asabi ve gergin, saldırgan hâlleri geçim sıkıntısı ve gelecek endişesiyle izah edenler oluyor. Ancak her geçim sıkıntısı çeken de tartışma anında silahına davranmıyor. Suç konusunda eğitimli veya değil bütün insanları umursamaz hâle getiren ilk sebep, “Nasılsa yırtarım, o nasıl yırttı ama!” mantığı veya “O niye rahatça yırtıyor, ben niye yırtamıyorum?” sorusu. İşin kötüsü eğitimsiz ve işsiz gençler için suç bir yerden sonra âdeta kariyer stajına dönüşüyor. Suç şebekelerinin yıllar yılı dizilerde “karizmatik” kahramanlar üzerinden gençliğe cazip görünecek şekilde işlenmesi de cabası. Başka türlüsüne teşvik edilmemiş yoksul genç açısından suç ekran kanalıyla bir tür meşruiyet kazanıyor.

Ötekileştirme öfkesi, aşağılanmışlığın biriktirdiği hınç, hiç anlayış ve saygı görememek… Arabulucuğun yerinde zaten kocaman boşluklar var. Korunma eksik, öfke de kontrolsüz olunca cinayete varıyor boşanmaların sonu, ne yazık. Madem aileler koruyamıyor, devletin tavizsiz kontrolü altında işlemeli boşanma süreci. Hemen her gün bir kadın cinayeti haberi yer alıyor medyada.

yıllardır çocuk başları akıyor yamacımızdan
yıllardır balçıklı bir hayvan çeperlerimizde
kentlimiz cebinde cinayet fotoğraflarıyla sofraya oturuyor
köylü -biraz sessizlik- ne tuhaf bir kelime?

İsmet Özel’in en sevdiğim şiirlerinden biri olan “Evet, İsyan!” ile nasıl da güçlü bir bağ var Ahmet Minguzzi cinayeti arasında! Ancak bu defa mevzuata göre çocuk çocuğu öldürdü. Katil 15 yaşında ve elinde bıçakla dolaşıyor. Ahmet’e nasıl bir hıncı varsa, defalarca bıçaklamakla yetinmiyor, çevresiyle birlikte talihsiz çocuğun yaslı annesini ölümle tehdit ediyor, acılarını medyaya yansıttığı ve adalet talep ettiği için. Bu yaptıklarını videolarla yaymakta da sakınca görmüyor. Nasıl bir çocuk aklıysa, rahmetli Ahmet’in mezarını tahrip ediyor, dâhil olduğu çeteyle beraber. Nereden doğmakta bu çok katmanlı şiddet, hangi kötülüğün mirası?

Belli ki bazı odaklar -tıpkı Latin Amerika ülkelerinde olduğu şekilde- yoksulların çocuklarını, çalışıp çabalamaktansa kanunları çiğnemek suretiyle güç ve para kazanacaklarına inandırıyorlar. Ahmet ise anlaşılan, hiç de elinde olmayan ve zaten kabahat teşkil etmeyen, kendisinin de asla anlam veremeyeceği sebeplerle bir hasım olarak işaretlenmiş.

Balçıklı hayvan yakınımızda, içimizde; onu biz doğuruyor, kendi muamelemizle biçimlendiriyoruz. Sevilmemiş bir vaziyette, insanlığını derk etmeksizin, kendi kendine saygı duymayı sağlayacak bir birikimden yoksun hâlde kovalıyoruz kalabalıklara. O da paranın her kapıyı açacağı inancını sorgulamak için bir sebep göremiyor olmalı. Nasılsa her seferinde “yırtabildiğini” fark etmenin rahatlığıyla cürmünü sosyal medyada teşhir ederken bizler, nasıl bu hâle geldik diye şaşırıp kalıyoruz. Sanki temiz kalmak kulaklarını devranın uğultusuna kapatmakla mümkün olabilirmiş gibi seyirci konumuna hak vermenin gerekçelerine yapışıyoruz, dinin Allah’tan başka her şeyi, özellikle de kul hakkına giren fiilleri sorgulama hakkı verdiğini bile bile. Bütün bunlar yepyeni olgular değil sadece artık mazlumiyet hikâyeleriyle örülü bir mazinin ötelediği sorunlar gün yüzüne çıkmakta. Ne demişti Aliya İslam Deklarasyonu’nda: “Tebaa mı yoksa Müslüman mı yetiştiriyoruz?”

Ahmet Minguzzi Filistin için tek başına eylem yapıyor.
Ahmet Minguzzi Filistin için tek başına eylem yapıyor.
Başak Cengiz'in mezarında annesi
Başak Cengiz'in mezarında annesi

Tebaa oysa tekinsizdir, hukukun ihlali için yollar arar, kazancı her durumda kendi hakkı bilmenin sebeplerine ikna olurken kusuru veya cezayı başkasına yıkmayı da kanıksar. Adaletin göreceleştiği muamele ise bir yandan serfler doğurur, yanı sıra da eli bıçaklı lümpenler. Hukuk göreceleşirken de lümpen eşkıyalar sokakların efendiliğine soyunur. Parselleri yargılar, mekânları sınıflandırır, arsaya çöker, avanta projeye engel olan evi satsın diye sahibine tehditler savurur. Bunlar 90’ların da olgularıydı. Onu “biz” yeniden var ettik, aslında layıkıyla “BİZ” olamadığımız, hele ki çocuğa ihtiyacı olan saygıyı hissedebileceği şartları en başında sunamadığımız ve hakkı olan gelişme ortamlarını da tıkandığı noktalarda sürekli açacak çabayı gösteremediğimiz için. Haklar konusunda eşit olma inancından mahrum yetişti, belki çevresinin de etkisiyle, kafası okumaya bassa bile sürdüremeyeceğine aklı yattı da mafyatik dizi kahramanlarının gittiği yola saptı. Sevgi, hayranlık, para, itibar, Boğaz’da yalılar köşkler, korumalar, aşklar, sevdalılar, Avrupa gezileri, zaman zaman akıl fikir sormak için kulübesinde hazır nazır derviş havalı bir balıkçı abi…

Ne suç adil dağıtılıyor ne ceza ne de takdir ve teşekkür. Hapishaneler bu yüzden de tıklım tıklım. Ahmet’in “kabahati”, yüzüne yansıyan iyi aile çocuğu iziydi. Sevilen, sayılan, değer verilen, üzerine titrenilen, iyi terbiyesi cümlelerine yansıyan bir çocuğu ailesi bir fanusun içinde mi tutacaktı?

Minguzziler evlatlarını sokaklardan kopuk büyüten bir aile değildi. Ahmet, Gazze bayrağıyla dolaşan bir çocuktu. Selamın sabahın geri çekildiği sokaklarda şiddetin bir kariyer basamağı meselesi sayıldığını da almazdı aklı. Evlerin eski evler, sokakların eski sokaklar olmadığını fark edecek kadar büyüyebilseydi bile ki bu hakkını elinden aldı caniler. Gerçi betonlaşan şehrin sokaklarındaki tek cinayet sebebi değil Ahmet’e özgü efendilik, saflık, temiz yüz. Cinneti çağırıyor, cinnete kapı açıyor, insanı ailesiz ve komşusuz bırakan yalıtımlar.

2021’de mimar Başak Cengiz (28), Ataşehir Barbaros Mahallesi’nde yaşadığı sitenin önünde yürürken aynı sitede oturan Can Göktuğ Boz (27) isimli birinin kılıçlı saldırısına uğradı ve hayatını yitirdi. Talihsiz genç kız bir iş vesilesiyle Ankara’dan gelmişti. Göktuğ Boz hakimlikteki ifadesinde, olay günü sinirli ve moralinin bozuk olduğunu, cinayeti bir anlık öfkeyle istemeden işlediğini, daha kolay olduğu için de bir kadını öldürmeyi tercih ettiğini anlattı.

Çantada silah, seçilen kadın hedefi, cinayetin “bir anlık öfke”yle açıklanamayacağının göstergesi. Aynı zamanda “kadın cinayeti” diye bir olgunun gerçekliği de apaçık okunuyor, katilin ifadesinde. Katil ifadesinde Başak Cengiz’i tanımadığını, olayda kullandığı samuray kılıcını çantasında taşıdığını, maktulü gördükten sonra arkasından yürüdüğünü ve çantasındaki kılıcı çıkartarak dört kez sapladığını hatırladığını belirtmişti. Sonrasında eve gittiğinde üzüntüsü ve moral bozukluğu geçmişti anlattıklarına göre. Normalde böyle bir insan olmadığını, kendisine şaşırdığını ve pişman olduğunu da eklemişti ardından. Babası ve annesi ayrıydı. Aynı zamanda avukatı olan annesinin anlattıklarına göre müvekkili 14 yaşından beri psikolojik tedavi görüyordu, verilen ilaçları düzenli kullanmasını sağlayamamışlardı, son 2-3 senedir tedaviyi reddediyordu ve kendisiyle görüşmüyordu. Boşanmış anne-baba, evinde sayısız samuray kılıcı bulunduğunu ve çantasında bu kılıçlardan biriyle dolaştığını fark edemeyecek kadar uzağındaydı oğullarının. Nitekim anne tartışmalar üzerine bu dosyadan çekildi. Yargılama nihayete erdiğinde ise mahkeme “psikolojik tedavi” hususunu dikkate almayıp katili ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm etti.

Bu defa katil çok iyi bilinen okullarda okumuş burjuva bir lümpen, gözüne kestirdiği kurbansa daha kolay bir hedef saydığı bir kadın. 32 yaşında, iyi eğitim görse de hiç çalışmamış, ailesine ait bir dairede oturup yine ailesine ait bir başka daireden aldığı kirayla geçinen bu gencin ne komşularıyla iletişimi ne de bir arkadaşı var. Elbette bütün bunlar tek başına elde kılıç öldürecek kadın aramak için sokaklara düşürecek sebepler değil. Ancak gündelik ilişkilerle mümkün olan selam sabah Başak Cengiz’in hayatta kalmasına yardım edebilirdi.

Kimse kimsenin nasıl yaşadığıyla ilgilenmiyor, bir tanışıklığa dayalı etkileşim sürmüyorsa. Yabancılık, ürkütüyor. Hızlı hızlı göç, hızlı yapılaşma, tanımaya, tanışmaya zaman bırakmıyor. Bütün bunların kentlerde komşuluğun ölmesinden şikâyet eden, edebi metinlerindeki betonlaşma eleştirisi siyasi söylemlere ivme kazandırmış kesimlerin iktidarda bulunduğu yıllarda “alternatifi yoktur” söylemiyle vuku bulması üzerine düşünmek gerekiyor. Harvey alternatifi olduğunu öne sürmüştü, Turgut Cansever de. Ancak kazanımları uzun vadede kendini gösterecek olan tabiata ve insana saygılı şehirciliktense, günü kurtaran yaptakçı müteahhit ideolojisi yeğlendi.

Bunca yapılaşmaya rağmen insanlar yoksullaşıyor, çünkü para azınlık bir çevrenin elinde. Azınlık çok zengin sınıfı, geniş yopyoksul kitlelerin omuzlarında yükseliyor. Pek çok erkek ve kadın başat iş düzeni ideolojisi açısından gayet kârlı ancak güvenceden yoksun işlerde çalışmak için can atıyor, yeter ki işsiz kalmasın. Kimileri küresel planda kendini gösteren bu olguya kapitalizm yerine “kurumsal neo-feodalizm” diyor. Nitekim Gates ve Zuckerberg gibi neo-feodal lordların ortak iletişim ve mübadele alanlarını giderek daha fazla denetlemesiyle oluşan yeni iş düzeni de yeni serf kalabalıklarına dayandırmakta kalıcılığını. Gandi, serfin kaderinin köleninkinden daha vahim olduğunu söylemişti. Serf, özgürlüğe bile değmeyecek bir duruma iteklenmiştir.

Güvencesiz iş yayılımıysa Zizek’e göre başat ideolojiye çifte avantaj sağlıyor: “Kişi kendini ücretli bir köle değil yaptığı işi serbestçe satan bir küçük kapitalist olarak kabul ediyor. Böylelikle bir neo-feodal lordun denetimindeki ortaklıklar sathında etkileşim içinde olan bir güvencesiz çalışanlar çokluğunun olağanlaştığı söylenebilir. Şu var ki diğer güvencesiz çalışanlarla rekabete açıklık, aralarındaki dayanışma örgütlenmesini zora sokmaktadır.”

“Dönebileceğim bir yer olsaydı bildiğim bütün kelimeleri unutmaya hazır olurdum.” diye geçer ya Linkin Park şarkısında ki sık atıfta bulunurum… Genellikle eğitimli olan güvencesiz çalışanların döneceği/gideceği bir yer de kalmamış gibidir. Aileleri, kırsaldaki varlıklarından uzaklaşmıştır genellikle. Kent hayatına mahkûm yoksullar, ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar sadece günü kurtarabilirler eşleri çalışmıyorsa. Ev işçisi arkadaşım Vahide, zehir saçan deterjanlar bünyesini çökerttiği için salgının ilk senesinde vefat etmişti. Babası ölmeden önce mirasını taksim ettiğinde ona bir altın, oğluna da ev vermişti miras olarak. Gelgelelim oğlu değil arkadaşım bakıyordu o hakkaniyet yoksunu babaya. Kızı babasından önce göçtü ahirete. Bu da yeni Miras Hukuku’nda savunulan “anlaşmalı paylaşım”.

İşsiz gençler devlet desteğiyle köylerde tarıma teşvik edilmeli, şehirlerdeki yeşil arazilerinse binayla doldurulmasına bir son verilmeli. Anadolu’muzun doğu tarafının batıya göçlerle boşaltılması bir güvenlik meselesi de koyuyor ortaya, yetkililer bir an önce bu ciddi soruna çözümler aramalı. Sürekli batı bölgelerini, özellikle de İstanbul’u cazibe merkezi kılacak projeler doğuyu daha da boşaltırken İstanbul ve çevresinde de kaynak sıkıntısı doğurmakta. Ne İstanbul bunca yükü hak ediyor ne de sayısız medeniyetin beşiği olan Anadolu toprakları ıssız bırakılacak kadar değersiz. İstanbul ise sıkıştıkça nüfusu kendi içinde gerilerek patlamalar yaşıyor. Ahmet Minguzzi ve Başak Cengiz’in hayatlarına mal olan cinayetler, bir şehri gerilime zorlayan bir sıkışmadan bağımsız değerlendirilemez.

Varlıklıların türdeşleriyle sitelerin arkasına çekildiği yere de şehir denilemez; o yerin şehre esenlik yurdu kılacak şekilde bir muaşeret için katkıda bulunması da beklenemez. Şehirliliği öğreten süreçlerin yaşanmasına izin vermeyen yığılmalarda sahici bir himaye ve sevgi görmediği için istikametini yitiren kişiler ise varlığını kargaşaya ve cinayete bağlar.

Ahmet Minguzzi istikamet sahibi bir çocuktu ancak kötülüğün ulaştığı boyutların farkında değildi. Başak Cengiz belki de hayatını asla hayal etmediği bir şekilde yitirdiği mahalleyi daha yaşanılır kılmak üzere zihninde projeler geliştiren iyi yetişmiş bir mimardı. Onlara bir hayat borçluyuz, aslında milyonlarca cinayet kurbanının yaşamamış yıllarını. Başak’ın adı Ankara Yeni Mahalle’de bir kültür merkezine verildi. Ahmet de unutulmamalı, bir meydana adı verilmeli mutlaka, bir kütüphaneye, bir okula, bir gençlik merkezine.

*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026