Mesnevî’de Cuha’nın sandığı: İnsan ve imtihan

Hz. Mevlânâ’nın o büyük eseri, Cenabıhakk'ın Mevlânâ üzerinden bizlere ikramı, avamın da havasın da okuduğunda zevk alacağı, hikmet devşireceği kitabı Mesnevî’de “Cuha’nın Sandığı” şeklinde dillere kazınmış meşhur bir öyküsü vardır. Öykü çoklu açıklamaya müsaittir, katmanlıdır; öyküyü farklı açılardan ele alan yazılar yazarak rahatlıkla “Cuha’nın Sandığı” kitabı bile yazılabilir. Biz şimdi bu öyküyü farklı bir açıdan ele alacağız.
Cuha çalışıp kazanarak ailesinin nafakasını temin etmeyi hiç sevmeyen, kazancın kaynağına aldırış etmeden nereden olursa olsun yeter ki gelsin diyebilen birisi idi. Genelde de karısını alet ederek insanlardan bir şeyler koparmanın yolunu bulur; ellerindeki bitene kadar onu yerler, daha sonra başka kurnazlıklar aramaya koyulurlardı. Bir gün yine kesede para, çuvalda un bitmişti, Cuha karısına:
“Ey güzeller güzeli! Allah sana yay gibi kaşlar, ok gibi bakışlar vermiş. Endamını, işveni bilen bilir. Peki niye vermiş Allah bunları sana? Hıı? Bunları adam avlamaktan başka ne için verdi?... Yürü bizi abâd edecek bir kuş için tuzak kuralım! Taneyi göster, ama sakın sen yem olma ha! Onu muradına erdirecekmiş gibi görün, bütün maharetini, aklını kullan, gönlünü çel. Tuzağa tutulan kuş hiç yem yer mi?” dedi.
Oturdular; düşündüler, taşındılar... Kendilerinin zarar görmeyecekleri ama, iyi para koparabileceklerini umdukları bir plan yaptılar. Cuha’nın karısı koşarak kadının huzuruna geldi:
“Şikâyetçiyim Kadı Efendi.” dedi nefesini toparlamaya çalışırken.
“Kimden şikâyetçisin kızım?” diye sorarken kadı, bir yandan da kaşının, gözünün güzelliğini, sesindeki titrekliğin verdiği çekiciliği, kadına ve orada bulunanlara hissettirmemeye çalışarak inceliyordu.
Reklam
“Kocam olacaktan şikâyetçiyim Kadı Efendi, gönlü hep başka yerlerde dolanır da benimle meşgul olmaz hiç.” dedi kadın.
Kadı; kadının güzelliğine, işvesine, davasının sağlayacağını tahmin ettiği avantajları da göz önüne alarak:
“Mahkemede bu gürültü varken şikâyetini dinleyemiyor, anlayamıyorum. Yalnız olacağımız bir yerde şikâyetlerini rahatça anlatırsın.” dedi.
Kadın,
“Senin evine iyi kötü, hırlı hırsız herkes derdini dökmeye, şikâyetlerini anlatmaya gelir gider. Ayakaltı, göz önüdür. Bu cariyenin evi bomboştur. Düşmanım sayılan kocam köye gitti. Zaten bizim oralarda bekçi filan da yoktur. Derdimi anlatmak için çok güzel ve rahattır. Mümkünse bu gece oraya gel. Geceleyin görülen işte ne düzen vardır ne riya! Bütün gözler kapalı, uyku şarabıyla sarhoştur! Kimsecikler görmez.” dedi.
Hasılı kadın bütün zekasını, güzelliğini, işvesini kullanıp, zaten arzularının esiri olarak yaşayan kadıyı kendine bende etti, geleceği sözünü aldı. Evinin yolunu tuttu, akşamın hazırlığına başladı.

Gece oldu. Kadı, kadına kavuşmak için yavaş yavaş kalktı, yola düştü. Kadın mumlar yakmış, yemek ve çerez hazırlamıştı. Oturdular, yemeye başladılar, tam o sırada kadının kocası Cuha gelip kapıyı vurmaya başladı. Kadı yerinden fırladı, saklanacak bir yer aradı, ortada duran sandıktan başka saklanacak yer yoktu, hemen girdi içine, ağzını üzerine kapadı. Derken Cuha içeri girdi söylenmeye başladı:
“A kadın! Neyim var da sana feda etmiyorum. Neden benim elimden her an öyle feryat edip durmadasın? Bana kötü sözler söylüyorsun, bazen müflis, bazen kaltaban diyorsun. Benim olsa olsa iki derdim var: Biri senden biri Allah’tan. İnsanlar üzerinde, senin yanında, şüphe uyandıracak şu sandıktan başka neyim var? Görünüşü pek hoş ama içinde ne altın ne gümüş ne de top top kumaşlarım var. Hani güzel ve vakarlı, ama riyakâr birinin bedeni gibi. Beni töhmet altında bırakan şu sandığı yarın götürüp, pazarda herkesin gözü önünde yakacağım. Ben de kurtulurum şüpheci bakışlarınızdan... El âlem de.”
“Yapma, vazgeç.” dedi ise de kadın, Cuha:
“Hayır vallahi de billahi de yapacağım.” dedi.
Yattı üstüne sandığın sabaha kadar. Kuşluk vakti sürükleyerek dışarı çıkardı, kapıdan geçmekte olan hamala seslenerek sandığı sırtına yükledi, pazarın yolunu tuttular.
Kadı sandığın içine eziyetler içinde iken: “Hamal, hamal…” diye seslendi. “Ey hamal! Ey sandık götüren! Ben kadıyım. Sandığı mahkemenin önüne koy, içeri gir, hâlimi Naibime anlat. Bu sandığı sahibinden satın alsın. Açmadan bizim eve götürsün.”
Reklam
Naip gelip, “Bu sandık kaça?” dedi. Cuha, “Dokuz yüz altın veriyorlar ama, ben binden aşağı satmıyorum, eğer alacaksan içini de açayım gör.” dedi. Naip, “Ey sırları örten! Sırrı açma. Ört ki, senin de ayıbını örtsünler. Benimle uyuş, bunu böyle kapalı olarak alacağım.” dedi. Hasılı bu alım satımda macera uzadı. Naip yüz altın verip sandığı satın aldı.
Bir yıl sonra Cuha yine paraları bitirmiş, ne yapalım, kimi kafesleyelim derken, yine geçen yılki oyunu oynamaya karar verdiler karısıyla. Yanlarına bu kez başka kadınları da alarak Kadının huzuruna vardılar. Tanınmamak için peçelendiler. Cuha’nın karısı başka bir kadını kendine tercüman tutmuştu. Onu konuşturacak ki sesinden tanınmasın. Onun ağzıyla kocasından şikâyette bulundu; gençliğini, tazeliğini, kocasının kendisiyle ilgilenmediğini, yarın köyüne gidip kendisini yalnız bırakacağını saydı döktü. Sesinden tanıdı Kadı. Ona dönerek dedi ki: “Sen o şeşbeşi geçen yıl oynamıştın da beni tuzağa düşürmüştün. Ben sıramı savdım. Bu oyunu bu yıl başkasıyla oyna.” Arif şeş beşten kurtulmuş, tek kalmıştır. O beş duyguyla, altı cihetten kurtulmuştur. Onun ötesinden haber verir sana.
Hz. Mevlânâ, Mesnevî’de bu hikâyeyi anlattıktan sonra (ki biz özetledik, kitapta hikâye sayfalarca sürer, aralarda Hz. Mevlânâ türlü hikmetler saçar) insanın ahvalini bir cümlede özetler: “Hepimiz o sandıktayız!” İnsanoğlunun mutsuzluğunun, korkusunun, olamamışlığının sırrı da dünya hayatının, imtihanın, günah ve sevapla ilişkinin sırrı da bu tek cümlede özetlenmiştir.

Malumdur arifler günaha tövbe etmeyi ve unutmayı tavsiye ederler. Unutulmadığında, pişmanlıkla dahi olsa günlerce, haftalarca günah düşünüldüğünde bu kez mürid, günahını Allah’la arasına perde etmiş olmaktadır. Dolayısıyla günaha meyli sağlayan zaaf ayrı, işlendikten sonra günahın pişmanlığı ayrı sandıktır. Kişi tövbe eder ve sandıktan çıkar. Çıkamadığı sürece sandık küçüktür, havasızdır, boğulur veya bunalır. Tövbe eden rahatlamıyor, düşünerek sürekli kederleniyorsa onun durumu çıktıktan sonra tekrar sandığa giren bir adama benzer. Mürit geriye dönüp bakmayandır; her anı zuhurattan bilir, sandığa girdi, sonra da çıktı, bir daha girmeyi geçtik dönüp sandığa bakmaz bile! Girmesini de çıkmasını da zuhurattan bilir o zaman ona günahı da tövbesi de manen kazandırır.
Aynısı ibadette de geçerlidir. İbadetini düşünen, dönüp de ibadetine bakan kişi ibadetinin sandığına girmiştir. İbadet ona Allah’ın ihsanıdır, böyle bilir, şükreder ve geçer. Ayrıca mürit, vaktin oğludur. İbadetini eder, dönüp bakmaz, şimdiki hâlini Allah’ın razı olacağı şekilde geçirmeye çabalar.
Reklam
Aynı şekilde imtihanlar da kulun kemale ermesi içindir. Kul imtihanlarla acziyetini görür, boynunu büker ve Allah’ın kabzası altından kımıldayamaz. Her anda böyledir ancak imtihanlar kulun bilincini kuvvetlendirir. Bazı imtihanlar ömürlüktür, bazılarıysa geçici süreliğine rahatsız eder mümini. Bu durumda kula düşen sabretmek, kulluk etmektir. İmtihanlar tıpkı dünya gibi, kulun yaratılışı gibi Allah’ın takdiriyle gerçekleşen, külli iradeden zuhur eden ve aslında kulun hiçbir şekilde dahlinin olmadığı, iradesinin olmadığı durumlardır. O nedenle kul, imtihan anında Allah’ın emrettiği gibi kulluk eder, Allah da vaat ettiği gibi kulu aydınlığa eriştirir. Hz. Yusuf (a.s.) kuyudan tedbiriyle çıkamazdı, Yunus (a.s.) balığın karnından çabalayarak çıkamazdı. Allah sevdiği kulunu tedbirsiz bırakır! Bırakır ki kul bütün azalarıyla, kalbiyle Allah’a yönelsin. Allah onu imtihandan çıkardıktan sonra da kul kalbinin hâlini korumayı sürdürür. Eğer başına gelen derde, belaya üzülmeyi, onları dile getirmeyi, haşa şikâyet etmeyi sürdürürse sandıktan çıkmamış/çıkamamış demektir.
Dünyaya doğduğunda beşiğe giren insan, öldüğünde de tabuta girecektir. Başında ve sonunda sandık olan hayatın ortasını neden sandık içinde geçirsin? Kul hiçbir zaman yaşamayacak mı? Yaşamazsa nasıl kulluk edebilir?
Şimdi aziz okuyucu, bil ki Allah sana şah damarından yakındır. O nedenle sen aslında her anında Allah’ın huzurundasın. Ancak gözümüzdeki gaflet perdesi bizi huzurda olduğumuz gerçeğinden saklamaktadır. Fakat bu gerçeği hâl ile müşahedeyle göremesek, idrak edemesek de zihnen bildikten sonra bu bilgi doğrultusunda adımlarımızı atmaya gayret ederiz. Ve böylece günah, imtihan, dert, tasa, yokluk, zulmet gibi menfi durumlarda da ibadet, bolluk, süs, kadın, mal, mülk gibi müspet durumlarda da onlara olaylardaki ilâhî takdir payını verir, hiçbirini asıl amaç etmez; onların bizi Allah’ın huzurunda perdeleyeceğini düşünür ve onların sandığına girmeyiz, girmemeye çalışırız!
Dünya insan için yaratılmıştır. Dolayısıyla dünyadaki “şeylere” Cenabıhakk’ın nispeti doğrultusunca yaklaşmak, onları başka bir konuma getirmemek isabetli olandır. Allah, verdiği nimetleri kulunun üzerinde görmek ister. Nimeti kendisine perde etmesiniyse istemez.
Dünyanın fani olması dünya içindeki her şeyin, durumun, olayın, hâlin de fani olmasını gerektirmiştir. Geçici olmayan hiçbir şey yoksa, o geçici süreyi sandık içinde geçirmek insanın kendine zulmetmesi demek değil midir?
İslam, zulme uğrayanın kınanmasını yasaklamıştır. Mümin, zulme uğrayanın elinden tutmak zorundadır. Kendisine zulmeden bir insanın da kendisini kınamaması gerekir. Kendisinin elinden tutmalıdır. Bu da ancak kullukla olur. Günah işlemesi dahi insanın kendisine zulmetmesidir. O yüzden günahkâr insana zulme uğramış gözüyle bakılır ve elinden tutulur, yani onun için dua edilir. O kişi de tövbe eder, kendisi için dua eder.
Reklam

Yusuf’u (a.s.) kardeşleri kıskanmasaydı, kuyuya atılmayacaktı. Kuyuya atılmasaydı, Aziz’in evine giremeyecekti. Aziz’in evine girmeseydi, Züleyha ile sınanmayacaktı. Züleyha ile sınanmasaydı iftiraya uğramayacaktı. İftiraya uğramasaydı komşu kadınlara sergilenmeyecekti. Komşu kadınlara sergilenmeseydi Züleyha’ya meyletmesi hususunda telkin işitmeyecekti. Eğer telkinlerden sonra Rabb’ine sığınmasaydı zindana atılmayacaktı. Eğer zindana atılmasaydı rüya tabir ettiğini kralın etrafındakiler bilmeyecekti. Eğer onlar bilmeseydi Yusuf (a.s.) kralın huzuruna çıkmayacaktı. Eğer çıkmasaydı sonunda Mısır’a sultan olmayacaktı.
Elbette Cenabıhak her şeyi farklı bir şekilde takdir etmeye kudretlidir. Ancak biz ayetlerden bildirilenlerden zahire bakarak sıralamayı yaptık. Yapmaktaki muradımız sandığa girmemenin, başa gelen hâlin insanı aslında neye hazırladığının insana gayb olduğunun üstünü çizmekti. Yusuf (a.s.) sadece yaşadığı hâl ile ilgilenmişti. Aziz’in evinde veya zindanda kuyu için kardeşlerinin kötülüğü için ağladığını görmüyoruz. Cenabıhakk bize böyle bir durum bildirmedi. Kuyuyu, kuyuda bıraktı çünkü, kardeşlerini babasının evinde. Yusuf (a.s.) hiçbir zaman sandığa girmedi de sonunda sultanlık koltuğuna oturdu. Koltuk orada ama sen sandıktasın!
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.