Tasavvuf ve modern kimlik: Persona eleştirisi
18:00, 04/05/2026, PazartesiG: Güncelleme: 18:12, 04/05/2026, Pazartesi

Jung’un Maskesine Karşı Efendimizin “Li- Maallah” Hırkası
Gerçek Benlik” yani Real Self, erken yaşlarda hasar gördüğü için derine gömülür ve onun yerine dış dünya tarafından alkışlanacak “Sahte Benlik” yani False Self ile devasa bir persona inşa edilir.
Müminin sünnet eksenindeki şiiri ise bir gül hikâyesidir ve gülün hikâyesinde olduğu gibi, kendi doğasını yaşamak üzerinedir. Ruhunu kuşatan rahmani hırkası gül kokar. Öyle bir hırka ki giyenin benliğini örterken, içindeki ilahi şiiri “bizlik” olarak aşikâr eder, kalbini tasfiye eder, yüzünü “Gül” eder. Artık kokusunu yaymak için çabalamasına da gerek yoktur tıpkı gül gibi. Gül gibi… Tıpkı O’nun gibi... Artık hikâye bir zorunluluk değil, hiçliği tercih eden bir varoluş biçimidir. Tasavvufta “Fenâ” olarak tanımlanan bu yok oluş ise kulun kendi benliğinden soyunup Hakk’ın tecellisiyle giyinmesidir.
Artık hikâye bir zorunluluk değil, hiçliği tercih eden bir varoluş biçimidir.
Bugün, Oscar Wilde’ın “Çoğu insan diğer insanlardır. Düşünceleri başkalarının görüşleridir, hayatları bir taklittir...” dediği sosyal medya ve sosyal hayat rollerinde kişiler birbirlerinin pırıltılı vitrinlerine âşıktır artık. Bu vitrinler bizim başarımızı, neşemizi ve “idealize edilmiş” personamızı bir meta gibi tüketirken; tasavvuf “Halvet der Encümen” sırrıdır. Yani kalabalıklar içinde yalnız, halk içinde Hak ile olmaktır. O’nun personaları birer ibadet titizliğiyle ifa edilir ve “Lî Maallâh” makamında secdeye bırakılmıştır. “Li Maallah”
Personaların günümüzdeki en sağlam bir diğer inşası Narsisistik yapıda gerçekleşir. “Gerçek Benlik” yani Real Self, erken yaşlarda hasar gördüğü için derine gömülür ve onun yerine dış dünya tarafından alkışlanacak “Sahte Benlik” yani False Self ile devasa bir persona inşa edilir. Bugün çağın o toksik kişilik dinamikleri de bu Narsistik artmayla beslenir. Çünkü toksik bir figür, sizin ruhunuzun derinliğine, kederinizin rengine veya sessizliğinizin bilgeliğine talip değildir. O, sizin sadece “vitrininize” âşıktır. Kişi buralarda manadan uzak acı çeker, çektirir… Bu anlaşılması güç talep/matlup ilişkisi kalbi ve ruhu zehirledikçe “kusurlu bağlanma” artarak gerçekleşir. Hatta birçok kez “aşk” zannedilir. Kierkegaard’ın “İnsanların çoğu, kendilerini unutmak için başkalarına âşık olurlar.” dediği kaçış hikâyelerine sarılan toksik partnerler, sizin maskenize tutunarak kendi içlerindeki uçurumu kapatmaya çalışırlar. Ancak maske düştüğünde, yani yorulduğumuzda, o tarafa bakmadığımızda veya sadece sustuğumuzda bile bu sahte aynaları kırabiliriz. Çünkü onlar bir insanı sevmeyi değil, bir imajın gölgesinde kendi boşluklarını uyutmayı seçenlerdir. Narsist yapılanma kaygısında, gerçek benlik hasar gördüğü için sahte benliklerde “imajlar” devrededir artık ve imajlarını görmediğinizde yok olacaklardır. Maskeyi çatlatabildiğinizde göreceksiniz ki sızan şey; ışıktan çok dayanılmaz bir utançtır.
O, “Mümin, müminin aynasıdır.” dedikten sonra “persona” bir daha hiç bu kadar zarif tanımlanmadı.
Oysa Efendimizin personası bir hicab perdesi gibidir. O, sokakta bir yetimin başını okşarken semadan arza uzanan bir rahmet selidir. Maske değildir O’ndaki; sadece kulu Rabbine bağlayan mukaddes bir hitaptır. O’nun babalığı merhamet deryaları; O’nun komutanlığı, adalet mizanıdır. O, halk içinde gezerken, kalbi “Hû” ile çarpandır. O’nun gölgesi dahi yere düşse de, nûru alemi kuşatır. Herkes O’nu kendi kabınca bildi ve tanıdı, Kimi “Emin” dedi, kimi sevgili, kimi bey, kimi komutan, kimi efendi, kimi Kur’an… Oysa O, bin bir ismin bir sükût hali; dünya libasında gizlenen, Allah’ın hayaliydi. O’nun için neye benzediği ve kendiliği o kadar manasızdı ki, içindeki ilahi aşk hariç hiçbir iz bırakmadı kendinden geriye. Hayal ettik de sevdik. Hayal edemesek de sevdik. Kendini değil içindeki Kur’an’ı işaret etti… Kendini değil içindeki Rahman’ı sevdirdi. O, “Mümin, müminin aynasıdır.” dedikten sonra “persona” bir daha hiç bu kadar zarif tanımlanmadı mesela. O'nun personası, nefsin kibri değil aşkın tevazusuydu; “Sultan” personasını giydiğinde adaleti, “Derviş” personasına büründüğünde ise kâinatın fakirliğini, hiçliğini temsil ediyordu. Hülasa, modern dünya insanının personaları, Efendim’in sünnet ile tanımladığı personadan uzaklaştıkça hırpalandı, sarsıldı, hatta çoğu kez yıkıldı. Çünkü: Biri, toplumsal beklentilerden devşirdi hikâyesini ve hikâyenin rolünü üstlenirken sahibi olmayı atladı; diğeri, ilahi vahiy ve hikmetten devşirdi. Biri beğenilme ve korunma üzerine kaygıları ile saklandı; diğeri rıza-i ilahi ve temsil için karanlığın ortasında güneş gibi parladı. Biri değişken ve parçalı ruh halinde yorgundu; diğeri sabit, vakur ve bütüncül bir hikâyenin içindeki hiçliğinin huzurundaydı. Biri çoktu, çokluğu kadar yalnızdı; diğeri, kainattaki her zerrenin ve kendisinin de sahibi olan “Bir”e sırtını dayamıştı. Biri, özgürlük adı altında sosyal sözleşmelere bağımlı bir uzlaşmaydı; diğeri rahmetten mülhem tecelli ile “İman etmedikçe cennete gidemeyeceksiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş sayılmazsınız.” diyordu. Birinde başkaları cehennemdi; diğerinde halk içinde hak ile olmak emredildi. Birinde görünür olmaktan yorulan kalabalık kimsesizlerden ordular kuruldu; diğerinde O’nu sevenlerin hepsi Rabbini de sevdi ve Rabbini gerçekten seven kimse, şüphesiz ki “ruhumdan üfledim” dediği insanı da sevecekti.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.