Modern Türk romanında oturmak: Tanzimat’tan Servet-i Fünun’a melankoli

Oturmak, insanın dünyayla kurduğu en temel temas biçimlerinden biri. Yere oturmak, bir yere ait olmak, bir mekâna kök salmak aslında. Fakat modernleşmeyle birlikte bu eylem, özellikle erkekler için bir huzursuzluk biçimini alır. Modern insanın trajedisini özetleyen bir jeste dönüşen oturmak, kök salmaktan çok duraksamak anlamına gelir. Artık hiçbir koltuk tam olarak rahat değildir. Benjamin’in “ilerlemenin fırtınası” dediği rüzgâr, modern özneyi ayakta tutmaz; onu bir sandalyeye, bir koltuğa, bir içe bükülüşe iter. Oturmak, düşünen bir eyleme dönüşür; bir beden jestinden çok, bir melankoli biçimini almıştır.

Tanzimat’tan Servet-i Fünun’a uzanan edebiyat çizgisi, “oturmanın” farklı hâlleriyle dolu. Tanzimat erkeği ayakta, meydandadır; hâlâ yeniliğe, Batı’ya, ilerlemeye inanır. Servet-i Fünun erkeğiyse koltuğa çökmüştür. Artık ilerleme değil içe dönüş çağındadır. O koltukta oturan, bir beden olduğu kadar bir çağın yorgunluğudur da. Oturduğu masa, okuduğu kitap, baktığı pencere… Hepsi eylemle düşünce arasına sıkışmış bir melankolinin dekorunu oluşturur.
Modern Türk romanının kuruluş hikâyesi, bir bakıma melankolik erkeğin hikâyesidir. Tanzimat’tan Servet-i Fünun’a geçişte “yenilik” arzusuyla “kayboluş” duygusu iç içe geçer. Aydınlanma ve Batılılaşma tahayyülleri içinde kendi iç dünyasının ağırlığı altında ezilen erkek karakter, Benjamin’in deyimiyle “ilerleme fikrinin yıkıntıları arasında dolaşan” bir figürdür. Bu figür, Freud’un “melankoli” tanımıyla tam anlamını bulur: kaybedilen bir nesnenin (baba, vatan, aşk, Tanrı) yasını tutamayan benliğin içe dönerek kendine yönelttiği bir suçluluk hâli. Türk romanının ilk erkekleri de tıpkı Benjamin’in tarih meleği gibi geriye bakar; kanatlarını geleceğe çeviremez.
Oturmak: Tanzimat’tan Servet-i Fünun’a içe dönüş

Tanzimat’tan Servet-i Fünun’a geçiş estetik bir dönüşüm ve aynı zamanda melankolinin toplumsal biçime dönüşmesini getiriyor akla. Tanzimat romanında birey, kamusal görev bilinciyle hareket eden bir “fayda insanı” iken Servet-i Fünun romanında bu fayda duygusu yerini kararsızlık, içe kapanma ve düş kırıklığına bırakıyor. Bu dönüşümün en belirgin siması, Halit Ziya Uşaklıgil’in Ahmet Cemil’i. Ahmet Cemil, dönemin yenilikçi edebiyat çevresinde yer alsa da hayatı boyunca hiçbir “nihai karar” verememiş bir karakter. Melankolisi kaybedilmiş bir aşkın ötesinde modern olamamanın, tamamlanamamanın, gecikmişliğin melankolisi. Servet-i Fünun erkeği, Batı’nın ilerlemeci ideallerini içselleştirir ama aynı anda kendi Doğulu duyarlığının ağırlığı altında ezilir. Onun “oturuş biçimi” bile bunu anlatır: eylemsiz, bekleyen, masa başında hayal kuran, karar veremeyen erkek.
Reklam
Ahmet Cemil babasını kaybettikten sonra Freud’un deyimiyle “yas tutmayı reddeden” ve böylece melankoliye saplanan erkek figürüdür. Kayıp nesneye baba otoritesine, imparatorluk idealine, kadın sevgisine tutunur ama hiçbirini dönüştüremez. Modern erkek, Benjamin’in tanımıyla, “yıkıntılarda dolaşan bir koleksiyoner”e dönüşür: geçmişin parçalarını, sanata dönüştürerek hayatta kalır. Oturmak, bir tür melankolik varoluş hâlini alır.

Melankolinin koltuğu: Ahmet Cemil’in oturamayışı
Hüseyin Nazmi’nin bahçesine, kütüphanesine, ışıklı odasına gıpta eder ama kendisi hep Süleymaniye’nin loş odasında kalır. “Köşkte oturamayışı” sandığı gibi ekonomik nedenlerdense psikolojik bir yer bulamayış problemidir. Melankoli, bedeni hareketten alıkoyar, ruhu oturtur. Ahmet Cemil bu yüzden “şiirle oturan” bir erkektir: dışarıda eylem yoktur, içeride dizeler oturur.
Reklam
Oturmak burada teslimiyet anlamına gelmez; o, bir donmadır. Bir koltuğun, bir masanın başında hayal kurar ama hareket edemez. Düşünür, yazmak ister ama satırlar da donar. Kendi melankolisinin koltuğuna gömülmüştür. Ahmet Cemil elinde kitap, yanında bir lamba, hep iç mekânlarda yaşar.
Kütüphanesinde, çalışma masasının başında, bir koltuğa çökmüş hâlde görürüz onu. Melankoli, tam da burada doğar: içe çekilen bir bilinç, hareketsiz bir beden, kaybolan bir yön duygusu. Julia Kristeva, melankoliyi “dilin kaybı” olarak tanımlar. Ahmet Cemil’in şiirlerinde kelimeler birbirine karışır; tıpkı onun kendine oturamadığı gibi, kelimeler de bir yere yerleşemez, koltuğa gömülür gibi kelimelere gömülürsünüz. Servet-i Fünun romanlarında bu hâl kültüreldir de. Ahmet Cemil’in hareketsizliği, bir anlamda kendi aynasının kırıldığını biliyor olmasından da geliyor. Nurdan Gürbilek’in dediği gibi Servet-i Fünun erkeği “kendini aynada görmeye çalışan ama aynanın kırıldığını fark eden” özneye dönüşür. Bu yüzden her eylem yarım, her aşk sessiz, her yazı bitmemiştir.
Felâtun Bey ve ayna karşısında oturmak

Felâtun Bey, Tanzimat’tan itibaren doğan “yeni erkek” tipidir ama bu yenilik, hep dıştan gelir. Oturduğu koltuk dahi Avrupa’dan getirttiği bir mobilyadır.
Servet-i Fünun’la derinleşen o koltuk artık bir “poetik eşya”dır. Koltuk, bir eylemsizliğin nesnesine dönüşür. Ahmet Cemil o koltukta düşünür, düş kurar ama ayağa kalkmaz. Oturmak, bir bekleme biçimi olur. Bu bekleme Ahmet Cemil’i de aşan tarihsel bir bekleyiştir: modernliğin eşikte bıraktığı adamın bekleyişi.
Reklam

Melankolinin poetikası: Yas tutamayan modern erkek
Freud’un dediği gibi, “melankolik, kaybı kendine gömer ve ondan ayrılamaz.” Kaybını “yas”a dönüştüremeyen Ahmet Cemil’in bütün eylemsizliği, bu gömülmenin sonucudur. Çareyi edebiyata sığınarak arar: “Bir kitap yazacak, onu neşredecek, sonra hayatı değişecektir.”
Ama bu kitap hiçbir zaman yazılamaz.
Sevdiği Lamia’ya duyduğu aşk da benzer bir yazılamayış hâlidir: Lamia’yı sever ama yaklaşamaz, ona dair hiçbir adım atmaz. Sevgi harekete geçirmez, zihinsel bir konforda kalır.
Ahmet Cemil, entelektüel haz ve bedelsiz bir aşkı kadınla değil imgeyle ilişkiye girerek kurar.
Lamia, onun hayalindeki ideal güzelliğin taşıyıcısıdır. Beden yoktur; yalnızca bir düşsel varlık, bir “edebî kadın” vardır.
Bir şey yapmakla hiçbir şey yapmamak arasındaki o ince çizgide yaşar. Onun oturuşu hem arzunun hem yenilginin taşıyıcısıdır.
Öteki oturuş
Modern erkek, kamusal gücünü kaybettikçe iç mekânda, aynalar önünde, süslenmiş koltuklarda bir temsil krizi yaşar.
Felâtun Bey’in oturuşu, aslında bir “yer bulamayış”ın oturuşudur. Oturmak, burada bir taklit performansıdır: dıştan gelen bir biçim, içi boş bir jest. Ama yine de bu oturuş, tarihin yönünü değiştirir. Çünkü Tanzimat’la birlikte erkek, artık düşünen bir beden hâline gelir; otururken düşünür, yazar, içinden geçeni tartar.
Melankoli, düşüncenin bedene yerleştiği ilk andır. Servet-i Fünun’un erkekleri, edebî bir kasılma hâlinde sandalyeye gömülmüştür erkek çoktan içeri çekilmiştir. Melankoli, onların politik tavırlarındansa varoluşsal konumlarıdır. Ne iktidar sahibidirler ne başkaldıran. Yalnızca otururlar: kütüphanelerde, odalarda, hayallerinde. Bu yüzden Servet-i Fünun romanları “hüzünle kurulan iç mekânlar”dır.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Halit Ziya’yı “düşüncenin şairi” olarak anarken aslında bu melankoliyi teslim eder. Tanpınar’ın kendi erkek figürleri de; Hayri İrdal, Mümtaz, hatta Abdullah Efendi oturarak düşünür.
Cumhuriyet erkeği bile hâlâ Servet-i Fünun’un gölgesindedir. Oturmak, modernleşmenin biçim değiştirmiş varyasyonlarını kurgular. Freud’a göre melankoli, yitirilen nesneyle özdeşleşmedir: “Nesne kaybolur ama gölgesi benliğin üzerine düşer.” Nurdan Gürbilek, Servet-i Fünun romanlarını bu gölgenin edebî biçimi olarak okur: “Yasını tutamayan bir kuşağın içe bükülmüş dili.”
Reklam
Ahmet Cemil’in yazamadığı şiir, roman karakterlerinin erteleme davranışı hepsi aynı melankolinin yankısı. Oturmak burada bir düşünme eylemi olmuyor, düşünmenin donduğu anı işaret ediyor. İşte bu şekilde modern erkek, babasızlığın, kaybın ve anlam boşluğunun bedensel temsili olmuş oluyor.
Ahmet Cemil, modern roman karakterlerinin benzer koltukta oturur aslında: tarihin, kaybın ve bilincin koltuğunda. Modern erkek, artık eylemle değil, oturuşuyla düşünür; çünkü oturmak, melankolinin en sessiz ama en derin dilidir. “İçe bükülü”, pasif oturuşun dili bu.
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.