Néro the Assassin: Vicdan ve babalık üzerine dizi

Néro the Assassin, tarihî dramayı aksiyon, doğaüstü gizem ve kara mizahla harmanlayan cesur bir deneme sunuyor. XVI. yüzyıl Fransa’sının kuraklıkla kavrulan topraklarında geçen yapım, alışılmış tarih anlatılarını bozarak bambaşka bir üslup öneriyor. Spagetti western filmlerini andıran atmosferi, modern diyalogları ve karanlık mizahıyla öne çıkan dizi, aksiyon, macera ve fantastik unsurları aynı potada eritiyor.
Hikâye, Güney Fransa’nın en büyük ticaret şehri Lamartine’in en iyi suikastçısı olarak bilinen Néro’nun etrafında şekilleniyor. Ahlaki olarak yozlaşmış, geçmişiyle barışamamış ve hayatını günübirlik yaşayan bu yetenekli katilin düzeni, onu hem en büyük korkularıyla yüzleşmeye hem de hiç beklemediği bir sorumluluğu üstlenmeye zorlayan bir dizi olayla altüst oluyor. Bu karanlık dünyanın derinliklerine inerek Néro’nun hikâyesinin nasıl başladığına daha yakından bakalım.

Mucizelerin yorulduğu çağ
Sekiz bölümden oluşan Néro the Assassin, yüzeyde bir dövüş hikâyesi gibi görünür; oysa her sahnesinin derininde yankılanan bir teolojik ağırlık vardır. Lamartine şehrinin acımasız viskonsülü Rochemort’un emrinde çalışan suikastçı Néro, karanlıkla pazarlık yapmış bir adamdır. Rochemort’un bitmek bilmeyen güç arzusu onu doğaüstü bir anlaşmaya sürükler: Konsül’ü ortadan kaldırmak için tek gözlü cadı La Borgne’la iş birliği yapar. Fakat bu anlaşmanın bedeli, Néro’nun ruhudur.
Bu karanlık pazarlık beklenmedik bir gerçekle çatlar. Cadı, Néro’nun hiç tanımadığı bir kızı olduğunu ortaya çıkarır. Kehanetlere göre 14 yaşındaki Perla, “Şeytan’ın soyundan gelen son çocuk”tur. Böylece Néro hem kendi ruhunu kurtarmak hem de kızını korumak için kaçmak zorunda kalır. Bu yolculuğun tanıkları, Perla’yı büyüten rahip Horace ve rehin aldığı Rochemort’un kızı Hortense’tir. Zoraki birliktelikleri dizinin duygusal eksenini oluşturur; her biri inancın farklı bir yüzünü temsil eder.
Reklam
Dizi, Tanrı’nın sessiz olduğu bir dünyada geçer. İnsanlar ibadet eder ama artık inandıkları şeye değil korktuklarına taparlar. Ritüeller süslüdür fakat özleri boştur. Cadılar, rahipler, kehanetler… Hepsi aynı yorgun inancın farklı kılıflarıdır. Néro the Assassin’deki mitolojik eksiklikler bu yüzden kusur sayılmaz; daha çok bir çağ tanısı gibidir: “Artık mucizeler bile yoruldu.”


Her şey anlamını kaybettiğinde bile bir baba kızını korumaya çalışır. İşte dizinin ahlaki merkezi tam burada parlar. Kurtuluş, Tanrı’nın sessizliğinde bile insanın sorumluluğunu unutmamasıdır.
Bu hikâyede herkes kendi kırık aynasında yüzleşir: Néro, affedilmeyi bekleyen bir günahın yüzünü taşır. Perla, babasının sessizliğinde kendi kaderini arar. Rochemort, gücü Tanrı’nın yerine koyar. Horace, inancı taş devrinden kalmış bir emanet gibi taşır.
Ve bütün bu yüzler dizinin sonunda tek bir cümlede birleşir: “İnsan kendinden kaçamaz.”
Dua ile kan arasında: Utançtan doğan bir sevginin hikâyesi
Néro the Assassin anlattıklarından çok sustuklarıyla konuşur. Cadının lanetini açıklamaz, kehanetin kökenini göstermez, Tanrı’nın nerede olduğunu söylemez. Belki Tanrı yoktur; belki de insanlar artık O’nu duymak istemiyordur. Bu bilinçli suskunluk dizinin asıl dili hâline gelir.
Modern diyalogların XVI. yüzyıl taş sokaklarında yankılanması bilinçli bir çağrıdır. Tarih değil vicdan anakroniktir burada. İnsan her çağda aynı suçu işler, sadece sahne değişir. Bu nedenle Néro the Assassin dönemsellikten kurtulmuş bir vicdan alegorisidir.
Reklam
Söz, bazen yanına yaklaşamayacağımız kadar keskin bir bıçaktır; baba, kızıyla arasındaki mesafeyi işte bu yüzden bir siper gibi taşır. Yakınlık hep dudaklardan akacak bir itiraftan ibaret değildir; bazen kalbin sükûtu, dilin yemininden daha bağlayıcıdır. Néro sevgiyi, lekesiz kalması için gölgede saklar. Kızın bakışı babanın kalbinde kendi kıblesini kurmuştur; Néro kelimelerin kıblesine dönemediğinde suskunlukla tavaf eder o bakışı.

Burada babanın utancı, çirkin bir gölge olmaktan çok kendini kısıtlama erdemidir, dilin orucudur. Günahın dili çok akar, sevginin dili az konuşur çünkü hakiki sevgi taşkınlıktan ziyade muhafazadan beslenir.
Néro, kızının dünyasına girebilmek için kapıyı zorlamaz; nasıl yaklaşacağını bilemez, kapıda bekler, kendi ayak sesini bile duyurmayacak kadar yavaşlar. Bu bekleyiş, sevginin en ağır işçiliğidir. Sonunda kılıçların şakırtısı diner, büyüler dağılır, şehir susar. Geriye sadece sessizliğin içinden yükselen o görünmez yankı kalır: Bir babanın affedilme arzusu, bir kızın öfkesinden süzülen sevgi ve bir çağın kefarete dönüşen suçu. Bu yankı, hikâyenin sınırlarını aşar, izleyenin vicdanına dokunur. Çünkü herkes o sessizliğin içinde aynı soruyu işitir:
“Ben affedildim mi?”
Işık ve karanlık diyalektiğinde Néro
Eleştirilerde dizi “yavaş/dengesiz” (CineEurope) ve “görsel olarak büyüleyici ama duygusal olarak eksik” (The Guardian) bulundu fakat Néro, bir tempo değil “sessizlik deneyidir.” Spagetti-western tonunu yüksek kontrastlı bir ışık/karanlık diliyle sürdürür; The Witcher bunu büyüyle, Versailles ihtişamla örterken Néro karanlığı çıplak gösterir ve seyirciden sabır talep eder.
Kehanet, büyü ve ritüel girişleri güçlüdür ancak derinleştirilmediğinde “bilinçli suskunluk” kimi anlarda “yapısal eksiklik” gibi algılanır. Ton geçişlerinde aksiyon-mizah-trajedi dikişleri görünürleştiğinde yavaşlık düşünme payı olmaktan çıkıp akış kırılmasına dönüşebilir.
Reklam
Alternatif dizi önerileri
Persona
Persona, gerçeğin ve kurgunun birbirine karıştığı karanlık bir cinayet hikâyesini yüksek tempolu bir psikolojik gerilim olarak işliyor. Başarılı bir suç psikolojisi uzmanı ve yazar olan Yiğit Dağlı’nın son kitabında anlattığı cinayetlerin gerçek hayatta birebir işlenmeye başlamasıyla hem profesyonel hem kişisel hesaplaşmalar zinciri başlar. Sorgulaması için göreve iade edilen eski eşi Burcu Türkoğlu ile arasında geçen zihin savaşı, dizinin dramatik merkezini oluşturur. Kapalı bir sorgu odasında geçen hikâye, suç, kimlik ve gerçeklik sınırlarını bulanıklaştıran yoğun bir atmosfer kurar.

Shōgun
1600’lerin Japonya’sında geçen bu tarihî destan, imparatorluk entrikalarıyla dolu feodal bir dönemi epik bir dille anlatıyor. Gemisi Japonya kıyılarına sürüklenen İngiliz denizci John Blackthorne, yabancı olduğu bu dünyada hem hayatta kalmaya hem de kendi kaderini yeniden yazmaya çalışır. Öte yanda, kudretli bir savaş beyi olan Lord Yoshii Toranaga, bu yabancıyı politik dengeleri kendi lehine çevirmek için kullanır. Dizi, kültürler arası çatışma, sadakat, onur ve kimlik temalarıyla da derinleşir.

The Studio
Hollywood’un parlak ışıkları altında geçen The Studio televizyon dünyasının perde arkasında yaşanan kaosu ve güç savaşlarını keskin bir mizah diliyle anlatıyor. Bir televizyon prodüksiyon ekibinin başarı hırsı, egoları ve kişisel çatışmaları üzerinden ilerleyen dizi, eğlence endüstrisinin yapay ihtişamını ve kırılgan insan ilişkilerini incelikle gözler önüne seriyor.

The Pitt
Savaşın gölgesinde ahlaki çöküş ve insan dayanıklılığı üzerine kurulu bir drama olan The Pitt, distopik bir rejimin içinde gerçeği arayan bir grup gazetecinin hikâyesini anlatıyor. Politik gerilim atmosferinde şekillenen bu yapım, modern çağın propaganda düzenini sert bir dille eleştirirken vicdan ve cesaret kavramlarını yeniden tanımlıyor.
Reklam
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.