Okuryazarlık: Modern çağın kültürel kimliği

Gözümüzün önüne herhangi bir modernlik manzarası getirelim. Bu manzara açıktan veya örtük biçimde okuryazarlık vurgusu içerecektir. Modern şehir etrafta okunacak envaiçeşit yazı barındırır. Günlük hayatın sıradanlığına ve çoğunlukla nesnelere gömülü duran bu yazılar yanında aşağı yukarı bütün meslekler yapılan somut işle birlikte yazı işiyle de çerçevelenmiştir.
Weber’in modern devlet, bürokrasi ve rasyonalite vurgusu, konumuz açısından yazıya, dolaylı yoldan okura yapılan bir vurgu olarak anlaşılsa yanlış olmaz. Ulus devletlerin ortak çabası olan okuma-yazma seferberliğini de akla getirebiliriz. Başta devletin kendisi yazı demektir ve makbul vatandaşın bu yazıyı sökmesi elzemdir. Daha doğrusu makbul vatandaş olmanın yolu bu yazıyı adam akıllı sökmekten geçer. Benim bu yazıda amacım, bugün okuryazarlık, bilhassa okurluk dediğimiz olgunun modernlik sonrası bir kimlik olduğunu savunmak ve geçmişteki okuryazarlık biçimleriyle arasındaki farklara dair birtakım tespitlerde bulunmak.
Öncelikle dağınık ama fikir vermesi açısından önemli birtakım tarihsel bilgilere bakalım. XVIII. yüzyıl ortalarına kadar Britanya’da büyük bir yayınevi yoktu. Britanya’da herhangi bir şehrin herhangi bir sokağı kitapçılarıyla meşhur değildi. İnsanların toplanıp kahve eşliğinde son çıkanları veya hiç eskimeyen eserleri konuşacakları mekânlar gözle görülmüyordu. Kitabın üretim kavramına konu olması veya üretim evreninin kitaba ilgi duyması biraz daha eski zamanlara uzanıyordu ama XVI. yüzyıl öncesine gitmiyordu. XVI. yüzyılda Venedik, XVII. yüzyılda Amsterdam kitap üretim merkezi olarak anılmaya başlamıştı. Bir taraftan bu dönemlerde Spinoza, Voltaire, Rousseau gibi isimlerin yazdığı kitapların yasaklandığına ve yakıldığına şahit olunuyordu. İngilizce ve Fransızca ilk gazetelerin tarihi de 1600’ler öncesi değildi.

Gazete, dergi, ansiklopedi, bibliyografya, sözlük... Tüm bunlar kapitalist üretim tarzının yazıdaki karşılığıydı. Başka deyişle dönüşen dünyanın farklı ama birbiriyle ilintili yüzlerinden biriydi. Yukarıda sıraladığım bilgiler arasında Osmanlı veya başka bir Doğu toplumunun yer almaması bununla ilgili. Modernlik Kıta Avrupa’sında ortaya çıktı. Dolayısıyla modern bir kimlik olarak okurluğun doğuşunu önceleyen olaylar Hindistan, Çin, İran ya da Mısır’da yaşanmadı. Yazıyı üzerine kurguladığım mantık gereği ilk okurlar Batı’da ortaya çıktı demem bile gerekir. Bugün her birimizin, yani bu yazıyı yazan ve okuyan insanların kimliğinin vazgeçilmez parçası olarak gördüğü okurluk, tarihsel olarak modernleşmenin ürünüdür.
Modernlik öncesi çağlara dair öğrendiklerimize şöyle bir göz atınca kastettiğim daha net anlaşılacaktır. Sözgelimi Kur’an-ı Kerim okuyan X. yüzyıl Berberisine okur diyebilir miyiz? Homeros’un veya Konfüçyüs’ün okurlarından bahsetmek anakronizmin mükemmel örneği olmaz mı? Şehristânî ya da Zemahşerî okur mudur? Tüm bu isimlere okur da diyemeyiz yazar da. Demek ki hem okur hem de yazar modern fenomenler. Yazıyla ilişkili yeni bir dünyanın kimlikleri. Yazar, okur, yayıncı, eleştirmen... Geçmiş çağların, bugünkü okuryazarlık kalıplarıyla nüfuz etmemiz zor olan metin ve isimlerle dolu olduğu anlaşılıyor. Şerh ve haşiye eleştiri olmadığı gibi âlim de aydın yahut entelektüel değil.


Konunun tarihsel yükünü hafifletip soyutlamaya gidersek kültür kavramına başvurmamız gerekir. Kavram hakkında çok yazılıp çizildi. Batı’da ortaya çıkmış olmasına rağmen dünyanın her bir köşesinde alıcı buldu. Basit bir taramayla farklı milletten yüzlerce yazarın kültür hakkında yazdığı tespit edilebilir. Niçin böyle? Kültürdeki efsunu nasıl açıklamalı? Kültürün tanımı konusundaki şaşırtıcı çeşitlilik bize bir şeyler söylemeli diye düşünüyorum. Modern bir kavram olarak kültür, modernlik ve modernlik öncesini, süreklilik ve kopuşu, hareketlilik ve durağanlığı, yarayı ve şifayı aynı anda bünyesinde barındırıyor. Modernliğin kazanımları kadar kaybettirdikleri de ilginç biçimde kültürün içinde yuvarlanabiliyor. Tam da bu noktada Eagleton’ın bir kitabının ismini, Tanrı’nın Ölümü ve Kültür ifadesini okuryazarlık bağlamına çekmek istiyorum.
Eagleton akıl, imgelem, sanat, doğa, birey gibi modern dönemlerin gözde kavramlarını kültür şemsiyesinin altına alıyor. Modernlikle birlikte kaybedilen, daha doğrusu yok edilen yüce fikrinin yerine pek çok şeyin göz diktiğini söylüyor. Tanrının yerini kimine göre akıl alıyor, kimine göre sanat. “Kültür, Tanrı’nın seküler adıdır.” diyen Eagleton, dünya, insan ve eşyayı ihata etme iddiasındaki farklı düşünceleri tek bir kavramın, yani kültürün kuşatabileceğini söylüyor. Özellikle Doğu toplumlarında medeniyet kavramının dışlayıcılığına karşı kültür kavramına sergilenen misafirperverliğin bir sebebi de burada aranmalı diye düşünüyorum. Kültür bir şekilde kutsalla ilişkilendirilebiliyor çünkü. Kaybedilen, yakın vadede kavuşulması mümkün olmayan bir dünya, belli belirsiz kültürde yankılanıyor. Eskinin yerini tam olarak alamasa da yeninin iddia edildiği kadar matah olmadığını ima ediyor. Kültür tarihsel olarak bir kez devreye girdiyse Gazzâlî’nin okurlarından, Platon’un eleştirmenlerinden bahsedebiliyoruz.

Yazının başlığı “Tanrı’nın Ölümü ve Okur” olmalıydı belki a da “Tanrı’nın Ölümü ve Kitap”. Marksist eleştirmene borçlu görünmemek için bunu yapmadım sanırım. Yine de modern bir kimlik olarak okurluğu ve modern bir nesne olarak kitabı Tanrı’nın ölümüyle ilişkilendirmek mümkün. Okuryazarlık kimliğimizin kültürel parçasıdır çünkü. Kültür ise Tanrı’sız bir dünyanın Tanrı’sı. Gizemsiz dünyanın gizemi. Sonsuz şimdinin içindeki tarih. Aklın sınırlarındaki karaltı. Nasıl ki yazar, aydınlık olduğu kadar karanlık bir imgeyse okur da bir o kadar çapraşıktır. Okuyarak aydınlanır, kirlenir, öğrenir, unutur, batar ve çıkar. Tanrı’yı elinden alan bir dünyanın imkânlarıyla Tanrı’yı arar.
Modern bir olgu olarak okuryazarlık müfredat ve literatür fikriyle sarmalanmıştır. Tüm akademik gereklilikler bir yana, tümellik veya bütünsellik hissine duyulan ihtiyaçtan kaynaklanır bu durum. Söz konusu hissin esas kaynağı olan kutsallık ise görünmez bir yerdedir. Ve okur, okuduğu ne olursa olsun bu görünmez yerin boşluğunu hissederek okumaya yazgılıdır. Boşluğu kapatma ihtimali bakımından şiir ve felsefenin heybeti bile modern ve romantik bir kurgudur. Kültür tarihçiliğinde derin okuma-yüzeysel okuma karşıtlığı, modern öncesi ve modern okuryazarlık biçimlerini tasvir etmek için kullanılır. Modern okuryazarlığın bu yüzeyselliği bilgiyi, tarihi ve dünyayı kuşatma iştahından kaynaklanır. İştah bir türlü kapanmaz. Bu hâl bilginin sarhoşluğu kadar modernlik duvarına çarpmanın yarattığı sendelemenin devam etmesidir aynı zamanda.

Kendi hayatımda okuryazarlığın tüm bu etkilerini yaşıyorum. Nasıl ki İslamcılık modernlik içerisinde, modernliğe karşı ve modern bir olguysa okuryazarlığı da benzer özelliklerle deneyimliyor ve savunuyorum. Okuryazarlığın, yazı boyunca sözünü ettiğim bütün karmaşasına rağmen, birey ve toplum olarak var olma mücadelesinin vazgeçilmez bileşeni olduğu su götürmez. Hâl böyleyken Fransız yazar Ellul’ün Sözün Düşüşü’nden söz etmesi gibi günümüzde de yazının ve okurun düşüşünden bahsetmek kaçınılmaz görünüyor. Entelektüel alanı tarif etmek git gide zorlaşıyor. Polimat tarzı okuryazar kimliğine rastlamak da çok zor. Kültür kavramındaki karmaşa ve genişliğe benzer bir okuryazarlık formu, yerini akademik ve teknik okuryazarlıklara bırakmış vaziyette.
Teknik okuryazarlıkla kastettiğim şey mesleki gereklilik ve kaygıların sürüklediği bir eylem biçimi. Bu manada mühendisin okuryazarlığıyla edebiyat öğretmeninin okuryazarlığı arasında fark yok. Akademik okuryazarlık da aslında teknik okuryazarlık başlığı altında değerlendirilebilir. Aradaki fark, akademik okuryazarlığın entelektüel tınıya sahip olması. Bu tını özellikle sosyal bilimler sahasında kendini hissettirir. Sivil entelektüel alanın yerini alan şey bu entelektüel tınıdır. Böyle olunca akademik okuryazarlıkla sivil okuryazarlık arasında kalan bir okuryazarlık biçimi ortaya çıkmıştır. Okuryazarlığın bu ara bölgesinde olup bitenlere kulak kabartmalıyız. Günümüzde en gerçekçi okuryazarlık biçimi, akademiyle sivil alan arasında bir yerlerde kendini gösterebilir.

*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.