Orhan Kemal’in ekmek kavgası göç yollarında hangi kırılmalarla yazıya dönüştü

Orhan Kemal’in babası 10 Ağustos 1889 doğup 21 Temmuz 1949 tarihinde vefat eden milletvekilliği ve bakanlık yapmış Abdülkadir Kemali Bey, annesi 1889’da Adana doğmuş 1961’de yine burada vefat etmiş rüştiye mezunu Azime Hanım’dır. Orhan Kemal, 15 Eylül 1914'te Adana'nın Ceyhan ilçesinde doğmuş, babasının siyasi baskılardan dolayı 1931’de Suriye'ye gitmek zorunda kalması ile orta öğrenimini yarıda bırakmış ve Suriye'de bulaşıkçılık başta olmak üzere matbaa işçiliğine kadar birtakım işlerde çalışmıştır. Kısa süre sonra ailesinden ayrı olarak Türkiye’ye dönmüş ve Adana'da çırçır fabrikalarının çeşitli kademelerinde çalışmıştır. Buradaki gözlemleri daha sonra romanlarına yansımıştır. Rahşan Yıldız Eyigün’ün “Orhan Kemal’in Hayatı, Eserleri ve Orhan Kemal Uyarlamalarının Türk Sinemasındaki Yeri” başlıklı tezine göre; Ekonomik bunalım yaşayan kişilerin dramını ve kırsal kesimdeki insanların toplumsal şartlar altındaki ezilmişliklerini anlatması yönüyle önemli bir romancımızdır. Eserleriyle, toplumsal yaşamımızın değişim dönemlerini birey-toplum ilişkileri çerçevesinde gerçekçi bir biçimde dile getiren, ırgatlardan işçilere uzanan, kimi zaman çalışanları, kimi zaman işsiz insanları konu edinen, ekmek kavgası veren yoksul kesimin yaşamını anlatan Orhan Kemal, çağdaş Türk edebiyatında özgün bir yer edinmiştir. Orhan Kemal şiir, roman, öykü, oyun ve senaryo olmak üzere farklı türlerde eserler vermiştir. Onun romanlarında küçük adamların hayatları, alt gelir grubunun meydana getridii mahalllerde teşekkül eden sosyal yapı, farklı coğrafyalardan gelmiş insanların dünyası ve onların hayata tutunma çabalarını görmek mümkündür.
Bulgar Yazarlar Birliği’nin çağırısı üzerine gittiği Sofya’da rahatsızlanan Orhan Kemal, tedavi edilmekte olduğu hastanede 2 Haziran 1970’te ölmüştür. Anısını yaşatmak için İstanbul'un Beyoğlu ilçesinde, Cihangir semtinde Orhan Kemal Müzesi açılmış 1972'den bu yana Orhan Kemal Roman Armağanı düzenlenmektedir.
Orhan Kemal’in “Maâcır” babaannesi Emine Hanım

Taşınma ve muhacirlik nerdeyse Orhan Kemal’in genlerinde vardır. Abdülkadir Kemali'nin annesi Emine Hanım’ın (?-1957 Adana) babası Bulgaristan göçmeni olup Burhaniye'ye yerleşmiştir. Belki de bundandır bilinmez Orhan Kemal’in eserlerinde göçmenlere sıkça yer verilmiştir. Evde baskın bir karakter olan, babaanne “Maâcır Kadın” Emine Hanım eserlere de öyle yansımıştır. Dindar bir kadın olan babaanne zor zamanlarda duygularını kontrol ederek liderliğini ve yol göstericiliğini ortaya koymuştur. Ekonomik sıkıntılar içerisinde torununa sahip çıkmaya çabasında olup eşinin ve çocuklarının kudretli günlerinden kalma izler taşıyan babaanne saçlarına aklar düşmüş, gururlu bir kişiliğe sahip olup olayların merkezindedir. Her şeyi kontrol altına alma çabası vardır.

Orhan Kemal’in otobiyografik özellikler taşıyan Baba Evi, Avare Yıllar, Cemile, Dünya Evi, Arkadaş Islıkları romanlarında ve diğer eserlerinde Balkan göçmenlerine yer vermiş, Balkan Harbi’nden sonra tüm varlıklarını memleketlerinde bırakıp gurbette sefalet içerisinde yaşayan göçmenlerin zor ve hüzünlü yaşamlarını romanlarının konusu yapmıştır. Cemile adlı romanında, Cemile karakterine ilham veren eşi Nuriye Öğütçü ve babaannesi ile çevresindekilerden dolayı Balkan göçmenleri yoğun bir şekilde eserlerine yansımıştır. Nuriye Öğütçü, Orhan Kemal ile evlendiğinde babaannenin evine gelin gelmiştir. Hem babaannenin bir kızın fabrikalarda çalışmasını uygun bulmamasından hem de Orhan Kemal’in güzel karısını fabrikalara göndermeyecek kadar kıskanmasından dolayı Nuriye Öğütçü evlenince işten ayrılmıştır.
Savaş yıllarında yola düşen bir aile

1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde doğan Orhan Kemal’in çevresini tanımaya çalıştığı savaş yıllarında Ceyhan'da seferberlik davulları çalınmıştır. Tam bu yıllarda 21 Kasım 1918'de Fransız kuvvetleri Adana'yı ve ilçelerini işgal edince Abdülkadir Kemali ailesini Ceyhan'dan Niğde'ye götürme çabasına girmiştir. Yola çıktıkları sırada Adana’ya yakın Çiftehan ve ardından Pozantı Fransızların eline düştüğünü öğrenen Abdülkadir Kemali, Kuva-yi Milliye'cilere katılmak için Pozantı kaymakamı Arif Bey’le görüşmüş ancak gidişat kötü olunca ailesini Konya’ya emin bir yere bırakmak için yola düşmüştür. Orhan Kemal’in o günlerde yaşadıkalrı Baba Evi romanında kendini gösterir: “İstasyona geldik... Mahşer gibiydi... Millet tren bekliyordu, millet düşmandan kaçıyor, sabırsızlanıyordu. Gidip gelenler; gelip gidenler... Kıyamet... Bütün bu kaynaşma içinde çocuklar, çarşaflı kadınlar, bıyığı düşmüş, sakalı uzamış insanlar, yalınayak askerler ve bir ufkun kurşunîliğinden öbür ufkun kurşunîliğine uzanan dönmüş tren rayları.”
Orhan Kemal’in Konya’sı
Memleket meseleleri için kendisinin ve ailesinin yaşamını alt üst eden hukukçu dava adamı Abdülkadir Kemali Bey yaşadığı sıkıntılardan dolayı saçlarına aklar düşen eşiyle, hayatın sillesini yemelerine rağmen evlatlarını koruyup kollama çabasıyla bir süre Konya’da ikamet etmiş, durum normalleşince Adana’ya geri dönmüştür.

Baba Abdülkadir Kemali Bey’in Suriye’ye kaçışı
Beyrut’taki kaçak yıllar
Orhan Kemal, Avare Yıllar’da ise ailesinin yurtdışı günlerindeki sıkıntılarını şu cümlelerle anlatmıştır: “Babamların benden sonra Kudüs'e geçtiklerini biliyordum. Annemin anlattıklarına göre, Kudüs'te tam bir sefalet içindeymişler. Bedevilerle dolu bir hanın daracık, harap bir odasına tıkılmışlar... Niyazi'nin boyu birdenbire uzamış, fakat çok zayıfmış. Boynunda işporta, bütün gün Kudüs caddelerinde. Bari rahatça dolaşabilse. Filistin tebaası olmadığı için, bütün yabancılar gibi o da İngiliz polislerinin takibinden korunmaya mecbur oluyormuş.”

Adana’ya dönüş

Mecburen gittikleri Beyrut’ta farklı bir ortama giren aile çaresizliğin her türlüsünü yaşamıştır. Baba Abdülkadir Bey ceza alma ihtimalini kuvvetle muhtemel olduğu için vatanına hasretini kalbine gömüp hayat mücadelesine devam etmiştir. Ülkesine dönemeyen babanın evladı Orhan Kemal ise onun için her anlamda yeni olan bu şehirde Adana’ya hasret duymaktadır. Baba Evi’nde bu özlemini şöyle anar: “Bir gün Beyrut limanında dolaşırken bir Türk vapuru gördüm. Direğinde bayrağımız… Bu vapur, bu bayrak, bu benim memleketimin, vatanımın bir parçası… Saatlerce oralardan ayrılamadım. Büyülenmiş gibiydim, gözlerim bayrağımıza dikili, heyecandan çalkalanarak, oralarda dolaştım durdum. Sonra o çılgın heyecanla konsoloshanemize koştuğumu hatırlıyorum… Neler söyledim? Beni dinleyenler kimlerdi? Bilmiyorum. Akşam eve döndüğüm zaman hâlâ kendimi bulamamıştım.”
Bir süre sonra burası onun için yaşanılmaz bir yer hâline gelmiştir. Beyrut’ta ailesi ile yaşadığı sıkıntıyı ifade ederken aldığı tasdiknameden ve anlaşamadığı babasından bahsederek Adana’ya dönmek ister. Annesinin tavrını Baba Evi’nde şu cümlelerle anlatmıştır: “Okul tasdiknamemle nüfus kâğıdımı ve kendimce lüzumlu birtakım kâğıtlarımı ayırıp paket yaparken, odaya annem girdi. .(…)
O artık “İki seneden beri bir türlü alışamadığım bu yerler, bu gurbet ellerden usanmıştım. Vatanım burnumda tütüyordu. Vatanım bilhassa memleketim, okulum ve arkadaşlarım!” diyerek 1932 Haziran’ında babasının izniyle tek başına Adana’ya dönmüş babaannesinin yanına yerleşmiştir.
Orhan Kemal Beyrut’ta kardeşi ile ülke özlemini anlatırken okulu özlediğini ve Cin Memet’le yaşamak istediği maceraları Avare Yıllar’da şöyle anlatmıştır: “Adana'ya gidince şöyle yapacam, böyle yapacam... Cin Memedin kardeşi beni görünce kim bilir nasıl şaşacak! Tekrar okuluma başlarım, futbol oynarım.”

Aynı dönem Baba Evi’nde ise şöyle geçer: “Bavulumu bir emanetçiye bırakıp, koşuyorum Cin Memetlere... Yaz günleri biraz geç gölgelenen mahalleye yaklaştıkça heyecanım artıyor. Arsasında futbol oynadığımız, tozlu sokaklarda donsuz sümüklü çocukların haşrolduğu ve yorgun işçilerin paydos dönüşlerini hatırladığım bu köpeği bol mahalle bile ne kadar değişmişti... Acı güneşin altında isteksizce uzanan yollar, sıvaları daha da dökülmüş ahşap evler... Futbol oynadığımız arsanın etrafı dikenli tellerle çevrilmiş, arsada kırmızı kırmızı kiremit yığınları, kireç çukurları, tahta bir baraka...”
İstanbul’a ilk gidiş
Orhan Kemal Adana'ya babaannesinin yanına döndükten sonra kendini okul yerine futbola vermiştir. Bu arada gönül verdiği Bedriye isimli arkadaşı onun okumasını istediğinden eğitim görmek iddiasıyla bir kez daha taşınarak İstanbul’a halasının yanına gitmiştir. Onun İstanbul’a gitmekteki amacı, yarım kalan eğitimini tamamlamaktır. İstanbul’a birlikte gideceği arkadaşları Gazi ve Hüseyin’le arasındaki diyalog ise Avare Yıllar’a şöyle yansımıştır:

Malatya’da ekmek arayışları
Çok defa şehirden şehire taşınan Orhan Kemal Adana, Konya, Beyrut, İstanbul, Adana duraklarından sonra hayatını düzene koymak isteyerek Nuriye Hanım’la evlenmiştir. Çeşitli işlerde çalışıp ailesini, geçindirmiştir. 13 Temmuz 1944'te doğan oğlu Nâzım henüz üç haftalık iken, Orhan Kemal'in Malatya’da yaşayan bir arkadaşı, “Buraya gel, sana iş buluruz,” diyerek yanına çağırmıştır. Orhan Kemal’de işsizlikten bunaldığı için bir umut diyerek yine her şeyini satıp, ailesiyle Malatya'ya gitmiştir. Malatya’da arkadaşının evinde kalan Orhan Kemal Malatya Mensucat Fabrikası’nda iş bulmuştur. Ancak askerliği bitirmediğinden burada tutunamaz ve cebindeki son parayla ailesini bir kez daha Adana’ya taşır.
Malatya’dan Adana’ya dönüş

Orhan Kemal’in Ekmek Kavgası kitabında yer alan “Dönüş” adlı hikâyesi diğer hikâyelerden farklı olarak kadının eşine nasıl bağlı olduğunu, eşinin üzülmesini istemediği için her zorluğa katlandığını anlatmaktadır. Dönüş hikâyesi Nuriye Öğütçü’nün ifadesiyle neredeyse birebir yaşanmışlığı yansıtmaktadır. Hikâyede iş arayışındaki bir babanın türlü yokluklar içindeki mücadelesi, eşin ve çocukların yokluğu bir kader olarak görüp kabullenmeleri ve yolculuk esnasında yaşadıkları sıkıntılar vardır. Kahramanın / Orhan Kemal’in tren garına indiği an hikâyede şöyle yansımıştır: “Tren gecenin on ikisinden sonra şehrin garına girdi. Adam dehşetli yorgun ve uykusuzdu. Bavullarla sepetleri karısı vagonun penceresinden uzattı, o aşağıdan aldı. Öyle yorgun, uykusuzluktan öyle bitikti ki nerdeyse yıkılacaktı. Kadın, gene pencereden, kızını, sonra da kırk günlük oğlunun kundağını kocasına uzatıp trenden indi.

İstasyon çok kalabalıktı. Trenden inen ve binenlerin gürültülü kalabalığı... Kız, babasının bacağına sarılmıştı, kalabalığa uyku dolu gözleriyle şaşkın şaşkın bakıyordu. Nihayet son kampana çaldı, lokomotif acı acı öttü, tren ıslak fısıltılarla yürüdü. Kızın gözleri trenin arkasına, gittikçe uzaklaşıp ufalan kırmızı ışıktaydı. Işık zaman zaman kayboldu, tekrar çıktı, öyle bir an geldi ki, büsbütün karanlıklara karışıp gitti.
İstasyonun az evvelki kalabalığı çekilmiş, işçi kadınlar uzun saplı süpürgeleriyle istasyonun betonunu süpürmeğe başlamışlardı... Karı koca, bakıştılar… (…)
Adam bavullarla sepetleri tahta sıraların oraya taşıdı. Kadınla, kız sıraya oturdular. Kadının kucağında kızın kardeşi... Nihayet adam da geldi, kızın yanına halsizce çökerken, ‘Hoh!’ yaptı.”
Hikâyede sessizliğin ürperticiliği ve çaresizliği bir karabasan gibi üzerlerine çöküşü şöyle yer bulmuştur: “Gecenin birine doğru, istasyon betonunu süpürenlerin süpürge sesleri hafiflemişti. Sonra dindi ve istasyondaki fazla lâmbalar söndü. Karşı kantindeki adam dükkânını kapadı, süpürgeci kadınlar da, ceketleri omuzlarında, ağızlarında cigara, birer ikişer çekildiler...
Adam da arada dalıyordu... Sıranın kenarına dayalı başı zayıf adamın kolunun üstüne iniyor, tam kendinden geçecekken toparlanarak kalkıyordu.”
Hikâyede çizilen kadın karakter edilgen, edilgen olmakla beraber her zaman ailesinin yanında olan eşinin ve çocuklarının ızdırabını azaltmaya gayret sarf eden bir kişidir. Bu yönüyle her zaman ailenin çimentosu olmuş, kadın olarak Orhan Kemal ve ailesinin yaşadığı sıkıntılı günlerde olumsuzlukları üzerinde toplayarak aileyi bir arada tutmuştur.

İstanbul’a zoraki göç
O dönemi Orhan Kemal, Yağmur Yüklü Bulutlar kitabındaki “On Beş Kuruş” başlıklı hikâyesinde “Yıllarca önce Çukurova’daki işim elimden alınmış, âdeta İstanbul’a itilmiştim. Buna babamın ölümü de rastlayınca, annem, babamdan kalanları kardeşler arasında pay etmişti.” demiştir.
Dünya Evi’nde ise işsizliğin verdiği iç sıkıntısı ile eşiyle kavga edip kısa süreliğine evden ayrılan Katip Necati/ Orhan Kemal çıkış yolu aramaktadır. Tam bu sırada arkadaşı Bethoven Şaban ona İstanbul’a gitme fikrinden bahsedip onun da hoşuna giden fikrini açıklar: “Hep beraber toplanır giderdik. Ne iyi olurdu. Dört kişi. Bir tencereden yer, para biriktirir, sonra da basar İstanbul’a atardık kapağı!”
İstanbul’a taşınma ve yaşanan pişmanlık

Orhan Kemal’in romanlarında İstanbul yoksul mahallelerde yaşayan, fabrikalarda çalışan, farklı coğrafyalardan medar-ı maişet için gelmiş çoluk cocuk aile boyu çalışılan bazen kötü yola sürüklenilen, yoksulluktan başını kaldıramayan insanların mekânı olarak geçmektedir. Bir hayal ile geldikleri İstanbul’da aradıklarını ilk etapta bulamayan aile de bir pişmanlık oluşur. Asım Bezirci, Orhan Kemal, Hayatı, Sanat Anlayışı, Hikayeleri, Romanları, Oyunları, Röportajları, Anıları kitabında Nuriye Öğütçü o acılı günleri şöyle anlatmıştır: “Sirkeci'de ucuz bir otele indik. Yanımızda 3-4 yüz liralık bir servet vardı. Raşit hemen ertesi gün İzzet'i aramaya çıktı. Bursa hapishanesinden arkadaşı idi, mektuplaşıyorlardı, İstanbul'a gelmemizi en çok isteyenlerdendi. O gün İzzet'lerin Kasımpaşa'daki evlerine taşındık. Onlar zaten sekiz kişilik bir aile idiler. Biz de beş kişi, evin bir odasına yerleştik. Üç aydan fazla misafir ettiler bizi.
İlk önce bana bir iş bulundu. Sultanahmet'te bir çorap fabrikasında çalışacaktım. Dediklerine göre de haftada 75 lira alacaktım. Küçükleri, ablaları Yıldız'a bırakır, karı koca sabahın erken saatinde yola çıkardık. Beni fabrikaya bırakırdı Raşit, sonra bütün gün hikâyelerini satabilmek için Babıâli’de dolaşır, akşama yine beni almaya gelirdi. Çok geç olurdu eve dönüşümüz. Ayaküstü bir şeyler yapar karnımızı doyururduk, sonra geç saatlere kadar oturur söküktü, yamaydı, o işlerle uğraşırdım. Müthiş yoruluyordum, fakat hafta sonunu da iple çekiyordum. 75 lira alacaktık. Değerdi bu yorgunluğa. Muhasebeden verdikleri zarfın içinden 12 lira çıkınca, nasıl boş hayaller peşinde koştuğumuzu bir defa daha anladık. Bıçak açmıyordu ağzımızı. Hafta başında Raşit 'gitmeyeceksin' dedi.
Elimizdeki parayla idare ettik bir süre: Kışa doğru Fener'de bir ev bulduk, kirası 40 liraydı. Raşit, çoğu zaman Çarşamba, Aksaray üzerinden yürüyerek giderdi Babıali’ye. Yakacağımız yoktu. Adana'dan getirdiğimiz pompalı gaz ocağı ile ısınmaya çalışarak, geç saatlere kadar oturur çalışırdı. Hikâyelerini satabiliyordu artık. Fakat o kadar az para veriyorlardı ki, çoğu zaman ev kiraları bir iki ay birikirdi. Sonra onu ödeyeceğiz diye çırpınıp dururduk. Çok zor günlerdi. Ama yaşıyorduk işte. Ümit edebiliyorduk iyi günlerin gelebileceğini. 1952'de oturduğumuz ev satıldı. Unkapanı'nda, Üsküplü mahallesinde [Fırın Sokak, No. 20] bulabildiğimiz evin kirası ise 90 liraydı. Cibali Tütün Fabrikası'nın arkasındaki o evde uzun yıllar oturduk. Ayda 2-3 yüz lira kazanabiliyorduk. Raşit delik ayakkabılarla, çorapları sırsıklam dönerdi akşamları. Çocuklara ayakkabı, üst baş sağlamak en büyük derdimizdi.”

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.