Size gelen hastalarınız oturdukları zaman onların beden dillerine dikkat ediyor musunuz? Bir fizyoterapist ve psikoloğun ilk gözlemi neler oluyor?
Esra Şahin Akçal:
Elbette beden dili danışanın iç dünyasına dair çok şey söyler ve ilk görüşme anı itibarıyla onu dikkatle gözlemleriz. İnsan çok boyutlu (beden, zihinsel, bilinçdışı vb.) ve aynı zamanda bütün bir canlı; oturmak için seçtiği yeri, oturma biçimini, konuşulan mevzular bağlamında değişen oturuş biçimlerini... her birini dikkatle izleyip yeri geldikçe dikkatini oraya çekeriz veya bağlamına göre beraberce anlamaya çalışırız. Bazen çok zorlandığı konular konuşulurken danışan öne eğilip kendini kapatabilir mesela veya tam tersi, çok zorlandığını ifade ederken rahat ve yayılmış olabilir. Tüm bunları onun dikkatine sunarak kendisinin yorumlamasını isteriz. Bedeni ve bedenin ihtiyaçlarına dikkat kesilip derinleştikçe oldukça anlamlı çıkarımlarda bulunabiliyor bazen danışanlar. Meselenin bütün olarak gerçekte ne olduğunu anlamak için beden dili ve oturma biçimleri üzerine de konuşarak danışana rehberlik etmeye çalışırız. Somatik yani beden odaklı psikoterapiler bilhassa bu alanda çok güzel çalışır.İrem Bilge Ulukış:
Zaten biz hasta daha içeriye girerken analize başlamış oluyoruz. Yani hasta kapıyı açtığı andan itibaren nasıl giriyor, nereye oturmayı tercih ediyor; mesela ayakta mı duruyor, neden oraya oturmayı tercih etti gibi bir sürü soru eşliğinde ve demolarla bize gelmiş oluyor. Hasta oturduktan sonra biz fizyoterapistler onlarla biraz sohbet etmeyi seviyoruz. Çünkü kişi, kimi zaman bilinçli olarak sorulan sorulara “evet” diye cevap veriyor fakat bir de onun kendi bedeni ve bu bedenin bilinçaltında bazı alışkanlıkları var. Hastayla sohbet ettiğimiz zaman bilinçaltındaki o alışkanlıklara beraber dönmeye başlıyoruz. Kişinin oturuşu bizim için oldukça önemli. Çünkü kişinin oturuşuna göre ağrılı olan bölgesine ağırlık vermesi veya vermemesi; tek tarafa yüklenmesi, hep aynı tarafa doğru yaslanması -mesela kolunu mu yaslıyor, yoksa oturduğu sırada sırtını yaslıyor mu, yaslamıyor mu- giydiği ayakkabıda zemine tam olarak basıp basmaması ya da devamlı olarak ayak ayak üstüne atarak oturması gibi bilgilerin hepsi bize bedenleriyle geliyor.1950’lerde dönemin ünlü kardiyologları Meyer Friedman ve Ray Rosenman muayeneye gelen hastaların koltukların uçlarına oturduğunu fark ediyorlar. Bunun kalp hastalığıyla bir ilişki olabileceği düşüncesi üzerine araştırmalarını yaparken A ve B tip kişiliği tespit ediyorlar? Böyle çalışmalar hâlâ var mı?
Esra Şahin Akçal:
Böyle çalışmalar stres yönetimi ve duygu regülasyon becerileri gibi araştırmalarla devam ediyor diyebiliriz. İnsanın varoluş biçimini bir bütün olarak ele almak durumunda olduğumuzu ifade etmiştim. Bu çerçevede kişinin koltuğun ucunda oturması psikolojik bağlamda da irdelediğimiz bir konu. Mesela travmatik deneyimler kişinin her an tetikte kalmasını (sempatik sistemin aşırı aktivasyonu), güvenlik hislerinin zayıf olmasını oldukça etkiler; bu da kişinin oturma eyleminde ne kadar çekimser ve rahatsız olduğunu gösterebilir. Aynı şekilde öne eğilip kendini kapatarak oturmak bir çökme hâli (dorsal vagal ton aktivitesi) olarak yorumlanabilir. Bunların tek başına yorumlamasının doğru olmayabileceğini ve bağlam içerisinde değerlendirilmesi gerekliliğini de belirtmem gerekiyor, yani her veri kendi bağlamında birçok verinin birleşimiyle değerlendirilmelidir. Özellikle beden odaklı psikoterapiler bu alanda sinir sistemi üzerine yürüttükleri çalışmalarla katkı sunmaya devam ediyorlar.İrem Bilge Ulukış:
Elbette var. Oturma şekilleri bizim önem verdiğimiz bir mesele. Kişiyle alakalı olarak tedaviye başladığımızda, eğer hasta uzun vadeli olarak iş yerinde çalışıyor ve özellikle sırt ve boyun ağrısı duyuyorsa bu kişinin iş yerindeki çalışma şeklini muhakkak sorguluyorum. Onlardan, kendilerinin haberi olmadan nasıl oturduklarının resim ve videolarını çekmelerini iş arkadaşlarından rica etmelerini, sonra da bunları bana göstermelerini istiyorum. Neden bu görüntülerin habersiz çekilmiş olmasını istiyorum? Çünkü kişinin normalde bilinçli olarak otururken dikkat ettiği bir başlangıcı olsa da ilerleyen saatlerde otomatik olan neyse ona geçeriz, asıl alışkanlığımıza. Uzun süreli oturmalarda kendimizi düzeltmeyi unuttuğumuz için telefona alarmlar kurarak, doğru pozisyonları kendimize hatırlatabiliriz. Uzun vadeli oturmanın vücuttaki sistemlere verdiği bir sürü zarar var. Bunların başında dolaşım sistemi geliyor. Derin Ven Trombozu (DVT) dediğimiz ne yazık ki tehlikeli bir problemimiz var. İnsanlarda varisin gittikçe artması, ardından kalp damar hastalıkları içerisinde kan basıncı ve kolesterol dengesinin bozulması, daha sonra pıhtı atma ihtimali ve bu pıhtının akciğere beyne veya kalbe gitmesi gibi tehlikeleri etkiliyor. Kişi uzun süreli oturduğunda eğer beli iyi desteklenmiyorsa ve düzenli olarak herhangi bir egzersiz ya da aktivite yapmıyorsa devamlı olarak baskı yapılan yerde fıtık oluşmaya başlıyor.Beden dili açısından oturma pozisyonları ne kadar belirleyicidir? Bir bireyin kişilik yapısını veya içsel çatışmalarını oturuşundan anlayabilir miyiz? Örneğin birinin kambur ya da dik oturması psikolojik durumunun bir yansıması mıdır?
Esra Şahin Akçal:
Beden dili, oturuş biçimleri elbette dikkatle takip ettiğimiz bir şey fakat bununla beraber onun tek başına bu türden çıkarımlar elde edebileceğimiz bir unsur olduğunu söylemek son derece hatalı ve eksik olur. Kişinin kendi içsel çatışmalarında beden dilinin anlamını beraber bulmaya çalıştığımız araçlardan biri olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Mesela sözel olarak her şeyin yoluna girdiğini, çok iyi hissettiğini söylerken koltuğun ucunda diken üstünde oturan bir danışanın dikkatini buna çekerek “Sizce bu ne demek? Şu an burada ne hissediyorsunuz?” gibi sorularla neler olduğunu anlamaya çalışırız. Bu bazen bir travma tepkisi olabilir, bazen içsel bir çatışmanın göstergesi, bazen de başka bir şey... Kişi bazen bu sorularla bedeninin nasıl da hiç farkında olmadığını görür. Öyle oturmaktan bacağı uyuşmuştur örneğin veya omuzları ağrımıştır; bu kopukluğu fark etmek ve bedene bakmak kendi başına büyük bir adım olabilir. Danışmanın dikkat etmesi gereken şeyse danışanı manipüle etmeden, kendi varsayımlarını olabildiğince dışarıda tutarak sadece ona alan açmak ve danışanın kendi cevaplarına ulaşabilmesi için orada olmaktır.İrem Bilge Ulukış:
İnsanın inşa edilme sürecine, beynimizin kendini geliştirdiği döneme baktığımızda ilkel olan beynin bizi daha çok fleksör postür dediğimiz bükülmeye doğru götürdüğünü, modern beyindeyse tam tersi ekstansör dediğimiz, bizi dik tutan sistemin geliştiğini görüyoruz. Bu sebeple kişi, eğer kendini saldırı altında hissediyorsa ilkel beyniyle hareket etmeye başlamıştır. İlkel beyin tıpkı yaşamdaki ilk dürtüler gibi açlık ve saldırı durumunda teyakkuz hâline geçer. Saldırı tehdidi altındaki insan bedeni daha flexör (bükülme) postüre geçer. Tam tersi durumda yani kişi kendini emniyette ve rahat hissediyor, saldırı ihtimali yaşamıyorsa ilkel beynimiz çalışmaz daha dik, daha flexible dediğimiz, esnek, vücudunun kasılı olmadığı, omuzlarının gergin olmadığı, bedenin kendini rahat bırakabildiği bir postüre geçeriz. Bu, beyninin fark ettiği ortama göre duygularla beraber gerçekleşen bir durumdur. Yani hiçbir zaman için beyin duygudan ve beden de beyinden farklı, ayrı olarak çalışmıyor. Hepsi birbirini etkileyerek çalışıyorlar.Oturma şekilleri çocukluk dönemindeki travmalar, özgüven eksikliği veya anksiyete gibi durumlarla ilişkilendirilebilir mi?
Esra Şahin Akçal:
Genel bir tablo sunuyorsa çok büyük oranda ilişkilidir diyebiliriz. Artık günümüzde nörobiyolojik çalışmalarla da desteklenen birtakım teoriler mevcut. İnsanın beden-zihin bütünlüğü düşünce tarihinin kadim meselelerinden biri, bilhassa Descartes’in getirdiği ikili bakış açısı modern bilimin gelişmesine çok katkı sunsa da maalesef zihin-beden kopukluğuna dayalı bakış açısını uzunca bir süre kalıcılaştırdı. Fakat şu an -çok ayrıntıya girmeyeyim ama- vardığımız noktada insanın duyumsamalar, duygular ve tüm kortikal işlevleri içeren sistemlerin bir bütünü olduğunu biliyoruz. Yapılan birçok çalışma, zihnin yalnızca kortikal bir işlev değil limbik ve alt beyin yapılarının bütünsel bir ürünü olduğunu ortaya koyuyor. Sinir sistemimiz anne karnı itibarıyla birçok veriyi kaydediyor ve hayatla nasıl ilişkilendiğimiz aslında bunlarla oldukça bağıntılı. Özellikle çocukluk çağı travmaları sinir sistemine yüklenen aşırı yük sonucu, kişiyi sürekli tehdit altında hissettiği veya böyle hissettiği için sık sık kopmalar yaşadığı (disasiyasyon vb.) bir duruma mahkûm edebilir. Tüm bunların süreğen varlığı elbette kişi için çok yorucu ve birçok semptomun da (anksiyete, depresyon vb.) altta yatan sebebi olabiliyor. Omuzlar çökmüş, sürekli yorgun veya koltuğun ucunda her an koşup kaçacak şekilde tetikte oturabilir, çünkü hayatta kalmak için bir yol bulmak zorundadır insan. Ve tüm sistemimiz aslında bu amaca hizmet etmek için çalışırzaten.İrem Bilge Ulukış:
Kesinlikle ilişkilendiriliyor. Devamlı stres ve baskı altında büyüyen çocuk danışanlarım olmuştu. Sürekli dikteyle uyarılan, hayatta başarılı olma zorunluluğu hisseden çocukların genelde omuzları daha gergin oluyor, daha yukarıda. Ve egzersiz yapmaya başladığımızda her egzersizde mesela ya sırtında ağrı ya omuzlarında gerginlik hissediyor. Ben gidip ellerimi koyup diyorum ki “Lütfen bu bacak egzersizini yaparken omuzlarını aşağıya indir ve gevşet.” O zaman bana söyledikleri şu oluyor: “Ben onları kaldırdığımın hiç farkında değilim.” Bazen toplumsal vazifeler, görevler, ailelerin söylemleri gibi zorunluluklar omuzlarımıza, boynumuza, diş sıkmayla beraber çenemize dahi yüklediğimiz ekstradan yüklere dönüşüyor. Bunlar da bizim fiziksel yapımızı daha küçük yaştan itibaren etkileyerek yetişkin olunca bazı otomatik savunma hareketlerinin kalıplaşmasına neden oluyor: Mesela kız çocuklarının utanma duygusuyla öne eğilmesi. Ne yazık ki utanmayla beraber göğüslerini örtmek adına kızların omuzlarının öne doğru yuvarlaklaşması sırtta kamburlaşmaya neden oluyor. Sırttaki kamburlaşma da belde tam tersine lordozun artması, çukurun artması gibi zincirleme bir kazaya neden oluyor. Okula başlayan çocukları evden, “Sakın tuvalete girme hastalık kaparsın.” diye tembihleyerek gönderen anneler aşırı aktif pelvik taban problemi gibi disfonksiyonların ortaya çıkması için şartları hazırlamış oluyorlar. Tuvaletin uzun süre tutulmasıyla ileride cinsel sorunlar yaşamaya kadar uzanan bir skalaya yelken açılıyor. Bunların olmaması için velilerin de bilinçli olması gerekli.Farklı kültürlerde oturma biçimlerinin ruhsal dünyayla olan ilişkisi nasıl şekilleniyor? Örneğin bağdaş kurarak oturmak Doğu’da daha yaygınken Batı’da dik sandalyede oturmak daha normatif. Türkiye’de oturma alışkanlıklarının zamanla nasıl değiştiğini gözlemliyorsunuz? Geleneksel yaşam tarzı (bağdaş, minder vb.) ile modern sandalye kültürü arasında fark var mı?
Esra Şahin Akçal:
Bu konuya dair birtakım kişisel yorumda bulunabilirim belki. Zeminle temas üzerinden başlayacak olursam, bunun insanın beden farkındalığına katkı sunan ve hareketi teşvik eden bir şey olduğunu söyleyebilirim. Biraz daha ileri götürüp tüm kadim öğretilerde bulunan secde, yerde oturuş veya benzeri ibadet biçimlerini de göz önüne alarak yerle temasın insanın köklenmesi, varlığını ve tüm varlığı hissetmesi ve bu farkındalıkla hayatını sürdürmesi gibi bence çok anlamlı bir yere getirebilirim. Bu, bireysel olarak insan psikolojisine dayanıklılık ve güç katan bir şey olabilir. Diğer bir açıdan yer sofrasının da yakınlık, beraberlik ve paylaşımı destekleyen bir form olduğunu söyleyebiliriz. Bunlar şüphesiz sosyal bağlamda yine insan psikolojisi açısından oldukça kıymetli. Sandalyeye gelince… Bireyselleşmenin bir temsili olabilir mi, diye geçiyor içimden; tek kişilik ve uzunca çalışmak için daha müsait. Modern zamanın insanları daha verimli kılmak adına ürettiği formlardan biri belki de yerde otururken saatlerce aynı pozisyonda kalamazsınız, mesela sizi harekete zorlar ki bu çok iyidir. Beden insana daima bir şeyler söyler, aslında ihtiyaçlarını dile getirir, şayet bedenimizden kopuk değilsek o sesi duyar ve yanıt veririz. Zeminle temas kesildikçe bedenle temas da zayıflıyor, terapilerde beden odaklı çalışmalar zeminden başlayarak kişiyi, fark etmeye ve neler hissettiğine bakmaya yöneltir.İrem Bilge Ulukış:
Ben Gaziantepliyim, bizde eskiden sedirler olurdu. Sedirde oturduğunuz zaman sırtınızı yasladığınızda ayaklarınız sarkmaz, onlar da yukarıya doğru çıkar. Hatta sedirin üzerine biz bağdaş kurup sırtımızı arkaya yaslayarak otururduk. Mesela bahçelerimizde de sofalar, oturma yerleri olur; orada da kadınlar ayaklarını yukarıya doğru toplayıp öyle otururlardı. Bu doğru bir oturma şekli. Kırgızistan’ı ziyaret ettiğim zaman kadınların bahçelerde kendilerine ayrılan yükseltilmiş mahfillere merdivenlerle çıktıktan sonra bağdaş kurarak veya bacaklarından birisini altlarına alıp diğerinin dizi yukarıda kalacak şekilde oturduklarını gördüm. İran’da da piknik alanlarında tahtadan sedir koyuyorlar, herkes ayakkabılarını çıkarıp bağdaş kurup onun üzerinde oturuyor. Japonya’daysa herkesin bir parça modern mobilyası olsa da diğer taraftan minderleri ve sırt destekli olarak oturdukları kendi özel oturma alanları oluyor ve yerde oturuyorlar. Yerde oturmak onlar için ciddi biçimde rahatlatıcı. Biz de namazda yere otururuz. İnsanın yere oturması, toprakla bütünleşmesi, kendi vücudunu topraklaması şifahi. Sandalyelerde ya da sentetik malzemeler üzerinde oturduğumuzda toprakla hiç yoksa bir parça temas etmeye ihtiyaç duyarız. Toprağa en yakın temas ettiğimiz yer tabii ki zemin, evimizin zemini. Biz ne kadar çok zeminle ilişki içerisinde olursak psikolojik ve bedensel açıdan o kadar besleniriz. Ayakların sarktığı bir oturma sonrasında ister koltukta olsun ister sandalyede, vücudumuz sistemlerini uzun süre hareket ettirmediği takdirde kendini toparlarken ciddi manada zorlanıyor. Mesela son zamanlarda yapılan araştırmalar, bacaklarımızın arkasında yer alan gastro soleus kaslarının tıpkı bir kalp gibi görev aldığını gösteriyor. Çalışmalar; yaptığımız küçük yürüyüşler, hareketler, bacaklarımızı kaldırıp indirmemizle aşağıda periferde, kasların küçük bir kalp gibi çalıştığını ve bunun kanın yukarıya doğru pompalanmasına yardım ettiğini söylüyor. Grafiker bir hastamın 9 saat boyunca masa başında hiç kalkmadan çalıştığını duyunca şok olmuştum. Senelerdir haftanın beş günü tam zamanlı çalışıyor. Sağlık camiasında şöyle deriz; bir şeyleri yaparken vücudumuza rağmen değil vücudumuza göre yapmalıyız. Vücuda uygun yaşam biçimini seçmediğimiz takdirde sorunlar yaşıyoruz. Aslında oturma pozisyonuna dair “şu iyi, bu kötü”den ziyade vücudun ne istediğini, neye ihtiyaç duyduğunu anlayarak ona göre doğru oturma pozisyonunu, oturma sistemini tespit etmek gerekiyor. Yani benim vücudum dolaşım problemi yaşıyorsa benim için bu oturma sistemi yanlıştır. Benim vücudum eğer mesela bu çalışma sistemi içerisinde gittikçe bir zihinsel bulutlanma yaşıyorsa bu benim için yanlıştır. Bu yaşam biçimini değiştirmediğim sürece ne kadar atölyeye de gitsem, ilaçlar da içsem, takviye gıdalar da kullansam bunlar beni ancak bir süre idare eder. Bizim genel olarak yaşam biçimimizi vücudumuzun sağlığına göre ayarlamamız gerekiyor.Sürekli oturarak çalışan bir bireyde psikolojik ve fizyolojik olarak ne gibi sonuçlar gözlenebilir? (Örneğin tükenmişlik, içe kapanma, dikkat dağınıklığı vb.) Yanlış oturma şekli fiziksel sorunlar yanında ruhsal sorunlara da neden olabilir mi?
Esra Şahin Akçal:
Sürekli oturarak çalışmak ve uzun süre hareketsiz kalmak en başta bizim biyolojik varlığımıza kesinlikle uygun olmayan bir durum. Bedenin ihtiyaçlarını tamamen göz ardı eden bir tutum ki daha önce beden-zihin bütünlüğüne biraz değinmiştim. Bedenin ihtiyacı olan hareket uzun süre karşılanmadığında stres yönetiminde zayıflama, duygu regülasyon becerilerinde gerileme, depresif duygulanımlar ve ardından gelen daha fazla hareketsizlikle gelişen bir kısır döngüyle karşılaşabiliriz. Bunların önüne geçebilmemiz yine beden farkındalığıyla mümkün. Beden farkındalığı derken neyi kastediyorum? Biraz açayım: “Şu an bedenim nasıl? Ayaklarım nasıl? Bedenimde nasıl duyumsamalar var? Bedenimin neye ihtiyacı var?” Aynı şekilde “Bacaklarımda, oturma kemiklerimde, diz kapaklarımda, belimde, omurgamda, sırtımda, boynumda, kollarımda, ellerimde, karnımda, göğsümde, başımda neler hissediyorum ve neye ihtiyacım var?” Beden farkındalığının böyle sorular sorup bedenden gelen cevaba kulak verdiğimiz bir pratik olduğunu ifade edebiliriz. Bu şekilde kulak kesildiğimizde bedenimizin bizi daha dengeli ve doyumlu bir hayata taşıyacağını söyleyebiliriz sanırım.İrem Bilge Ulukış:
Skolyoz çok sık görülüyor. Kapıdan geçen 100 kişiyi durdursak 98’de skolyoz çıkma ihtimali vardır. Kişinin oturma, vücudunu kullanım şekline bağlı olarak oluşturduğu skolyozlar var. Ve ne yazık ki çocuklar eskisi gibi mahallelerde, sokakta oynayarak büyümüyor. Çocuklar oyunlarında dahi tabletler, oyun konsolları karşısında oturuyorlar. Bu sebeple gittikçe skolyoz gibi rahatsızlıklar, postür bozuklukları artıyor. Henüz küçük yaşlarda bu belirtiler oluştuğu zaman ileri yaşlardaki problemler daha da artıyor ve omuriliğin dejenerasyonu çok daha hızlanıyor.Sağlıklı yaşam için öncelikle düzenli olarak yılda bir kere değerlerinin kontrol edilmesi gerekiyor. Yaşadığımız stresle ve stres hormonuyla beraber yaşam şeklimizin içerisinde besinlerin vücuda gelme zincirini vb. takip ettiğimizde ne yazık ki, bazı değerlerimiz düşük çıkabiliyor. Düşük değerlerin dışarıdan da olsa desteklenmesi gerekiyor. Sadece iyi beslenmeyle vücudumuzun her türlü ihtiyacını gidermiş olmuyoruz. Bir eşyanın nasıl yapıldığı amaca uygun şekilde kullanılması gerekiyorsa bizim vücudumuzdaki her eklem, her sinir, her doku da ne iş için yapılmışsa o iş için kullanılmak istiyor. Diyelim ki bir diz eklemini tam range içerisinde sadece 90 derecelik bir bükme için kullanıyorsak ve daha ilerisinde kullanmıyorsak bir süre sonra dizde kireçlenmeler başlayabiliyor. Ve eklem hareketimiz azalıyor, gitgide diz ağrılarımız artmaya başlıyor. Sağlıklı beden ve ruh bütünlüğü için zihnin rahat olması, beslenmeye dikkat edilmesi, değerlerin kontrol edilmesi, en az 3 gün yaklaşık 45 dakika egzersizler yapılması çok önemli. Özellikle egzersiz diyor, yürüyüş demiyorum. Çünkü yürüyüş tek başına yeterli değil. Bir sürü eklemimiz var. Bütün eklemlerimiz yürüyüşte çalışmıyor.
“Doğru oturmak” denilince tam olarak ne anlaşılmalı? Evde, işte ya da arabada “doğru” oturuş pozisyonu nasıl olmalı?
İrem Bilge Ulukış:
“Bir kişi hangi pozisyonda olursa tüm vücudu sağlam olur, iyi olur, bütün eklemleri rahat eder?” sorularına cevap bulmak için bir araştırma yapılıyor. Sonuç şu: Hiçbir pozisyon kişi için doğru pozisyon değil. Çünkü vücudumuz değişim istiyor. Yani devamlı olarak oturmak da istemiyor, devamlı yürümek de istemiyor, devamlı sabit kalmak da istemiyor. Bu sebeple aktivitenizi değiştirin. Mesela ofiste oturmak zorunda mısınız? Kalkın, su için yürüyün, tuvalete gidin, dışarıda hava alıp gelin. Telefonunuza gerekirse alarm kurun. Bir saatten fazla muhakkak oturmayın. Artık özellikle yazılımcıların çalıştığı şirketlerde iş verenler çalışanlarına egzersiz yapabilecekleri alanlar sağlanıyor ya da bunu yapabilecekleri yerler için kart veriyorlar. Bu gerçekten önemli çünkü sanılanın aksine uzun vadeli olarak oturmak çalışanların verimini düşüren bir şey.Ergonomik oturma ve psikolojik denge arasında bir ilişki kurulabilir mi? Ergonomik açıdan “doğru oturmak” nasıl olmalı? Gerçekten herkes için geçerli bir “doğru oturuş” var mı?
Esra Şahin Akçal:
Şöyle bir ilişki kurabiliriz: Sağlıklı bir postür sağlıklı bir nefes alışverişi demek; bu da bedenin iyi oksijenlenmesi ve rahata geçmesiyle (parasempatik) ilişkili olabilir. Diğer taraftan kapanmış, öne eğik bir pozisyon vagus sinirini baskılar ve bedeni uyarır veya kapanmaya götürebilir. Tüm bunlar birbiriyle iç içedir.Oturarak çalışanlara önerebileceğiniz günlük küçük egzersizler ya da pozisyon değişiklikleri var mı?
İrem Bilge Ulukış:
Birincisi 40 dakikadan fazla oturmasınlar. 40 dakikadan fazla oturdukları zaman açık ofiste de olsalar saklanmaya ihtiyaç duymadan yapabilecekleri egzersizler var. Biri, bacağı dümdüz kaldırıp 5’e kadar sayarak yukarıda tuttuktan sonra indirmek olabilir. Bir diğeri, iki bacağını birbirine doğru yaklaştırarak 5’e kadar sayıp bırakabilirler. 1-2-3-4-5, gevşettim bıraktım. Sonra kalçalarını sıkıp bırakabilirler. Genel olarak -özellikle kadınlar- kalça kaslarını çok sağlıklı, iyiymiş gibi düşünüyoruz ama aslında kalça kasları kadınlarda çok zayıf oluyor. Kalça üst bedenle alt beden arasında tam bir geçiş ve önemli kritik nokta. Eğer kalçalarımız gerçekten güçlü olursa belimizi daha dik tutabiliriz. Kalçalarımız güçlü olursa kalça ve diz eklemimizi korumuş oluruz. Bunun için kalçayı sıkıp 10’a kadar sayabilir ya da 5-5 şeklinde de yapabilirler. Kalça egzersizlerini ofiste rahat şekilde yapabiliriz, kimse fark etmeyecektir.*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.