Prof. Dr. Feridun Emecen: Osmanlı tarihinin hamasete ihtiyacı bulunmamaktadır

Fetih ve Kıyamet 1453, Yavuz Sultan Selim ve Osmanlı Klasik Çağında Hanedan & Devlet ve Toplum gibi eserleriyle tanıdığımız Prof. Dr. Feridun M. Emecen ile Vakıfbank Kültür Yayınları etiketiyle yayımlanan son kitabı Derkenâr üzerine keyifli bir söyleşi yaptık...
Kitabı okuyunca, -naçizane- sizin bir kez daha “buralı” bir tarihçi olduğunuzu gördüm hocam. Yani kendi tarihimize bile buradan bakmayan birçok ismin yanında siz dünyaya buradan bakıyorsunuz. Bazen tarihçilere, dünyaya ve geçmişe “evrensel” gözle bakamadıkları eleştirisi yöneltilir. Siz tarihçilik söz konusu olduğunda yerlilik ve evrenselliği nasıl yorumluyorsunuz?

Hocam kitapta kültür dünyamızı da çeşitli açılardan değerlendiriyorsunuz. Fatih ve Kanuni döneminde ise kültür-sanat alanında birçok önemli isim karşımıza çıkıyor. Mimar Sinan, Taşlıcalı Yahya, Baki vs. Bu iki padişah aynı zamanda şair. Özellikle Muhibbi Divanı birinci sınıf bir toplam. Peki, bize bu iki büyük ismin kültür ve şiire nasıl baktıklarından bahsedebilir misiniz? Bu dönemlerdeki kültür-edebiyat alanındaki gelişmelerden, şiirin Osmanlı toplumundaki ve saraydaki yerinden…
Özel olarak şiire bakışa büyük anlamlar yüklemek belki doğru bir yaklaşım olmaz. haddizatında Osmanlı dünyasında şiir dili daha emperyal bir karaktere bürünmüş vaziyette. Bazı düşünürler bunu şiir toplumu ve nesir toplumu gibi iki anlamlı olarak yorumlayıp doğunun despotik devlet anlayışıyla şiir dünyasını bağdaştırırlar, bunun karşısına nesre dayalı külliyatı öne çıkaran Batılı toplumu koyup gelişme çizgisindeki gelişmeyi de buna bağlarlar. Halbuki şiir edebi anlamda daha önemli bir yere konulabilir. Batı’da da aslında durum bundan farklı değildir. Osmanlı padişahlarının hemen çoğu iyi ve kuvvetli bir şair olarak sivrilmiştir, şiir meclisleri edebi zevk ve yüksek bir entelektüel iş olarak anlaşılmıştır. haddizatında birbirinden pek farklı olmayan anlayışlarla bütünleştirici bir gözle şiir-nesir bütünlüğünü Osmanlılarda da keşfetmek heyecan verici olabilir.

Hocam kitapta doğal olarak farklı alanlardan birçok isim karşımıza çıkıyor. Bu isimlerden Evliya Çelebi benim ayrıca dikkatimi çekti. Çelebi’yi güvenilir bir coğrafyacı olarak gören de var, abartılarından dolayı uzak duran da… Peki, Evliya Çelebi’yi siz nasıl görürsünüz, tarihçiliğimiz açısından Çelebi’yi nasıl görmeliyiz, ondan ne öğrenebiliriz? Türk tarihi ve coğrafyacılığında Çelebi’nin yeri ve önemi nedir?
Bu durum onun eserinin küçümsenmesi anlamına gelmemelidir. Yer yer siyasi hadiseleri o dönemin halk arasındaki ilgili rivayet ve hikayeleştirilmiş şekilleriyle anlatmasının da zihniyet tarihi açısından bulunmaz bir yeri vardır. Şehir tasvirlerinin ise sadece kuru bir coğrafi anlatımın ötesinde olduğu malumdur. Şehri içinde yaşayan insanlarla ve adetleriyle birlikte vererek kültürel bir “cisimlendirme” yaparak bu manada benzersiz bir bilgi yumağı oluşturmuştur.
Türkiye’de Osmanlı-Avrupa ilişkileri, Osmanlı bürokrasisi veya hanedanı konusunda öncü isimlerdensiniz. Peki,Türk tarihçiliğini metodoloji bağlamında düşündüğümüzde artı ve eksileri nelerdir? Bu konuda Türk tarihçiliğini dünyada nerede ve nasıl konumlandırırsınız?

Tarih yazıcılığı, bulunduğu döneme göre farklılık gösterebiliyor. Kimi zaman hamasi kimi zaman son derece soğukkanlı bir tarih yazımıyla karşılaşabiliyoruz. Peki, siz tarihçiliğimizin bugününü ve geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz, gelişimi hakkında ne dersiniz?
Tarihçiliğimizin gelişim çizgisi konusunda az önce bazı hususlara değindim. Bu meyanda tarihi bir hamaset alanı olarak görme eğilimi her daim öne çıkmıştır. Savunmacı ve bunu da aşarak abartılı dille yapılanlar, ne yazık ki kendi kendimize bir hissiyat yüklemesi olur. Elbette halka yönelik bu kabil bakışlar tarihe olan ilgiyi artırabilir fakat en büyük tehlike doğruyu ve işin böyle olmadığını söyleyen sağlam araştırmalara karşı beliren ve “takım tutar” tarzdaki itirazlardır. Biz böyle biliyoruz tarzındaki söylemler bunun tipik misallerinden biridir. Akademik serinkanlılık, bu kabil yola girmiş olan bazı akademisyen kisvesine bürünmüş kimselerden beklenmez. Onların yolu başkadır. Akademik dürüstlükle bakışın gerekliliğini bir kere daha vurgulamak isterim. Tarihten korkmamıza gerek yok, ayrıca Osmanlı tarihinin de hamasete ihtiyacı bulunmamaktadır.
Hocam son zamanlarda tarihi roman, film ve diziler epey arttı. Belki bu tür çalışmalar hep revaçtaydı ama özellikle son 10-15 yılda iyice ana akım halini aldılar. Geçmişe bir özlem ya da popüler olana dair bir heves olabilir. Peki, sizce nedir tarihi eserleri hemen her zaman bunca okunur ve izlenir kılan?

Çalıştığınız alanları düşününce, coğrafyanızın Balkanlardan Anadolu’ya ve İstanbul’a kadar çok geniş bir alana yayıldığını görüyoruz. Siz de çalışmalarınız nedeniyle mutlaka gittiniz birçok şehir ve ülkeye. Peki, sizin aklınız ve gönlünüz hangi şehirde kaldı?
Kimi felsefeciler seyahati doğrudan sanat olarak tarif ediyor. Mesela Eugenio Borgna “Her kapalı kurumda can sıkıntısı tehlikesi gizlidir” derken; Nietzsche “Sadece elimle yazmıyorum; ayağım da katılmak istiyor bu etkinliğe” diyor. Peki, sizin nezdinizde seyahat nedir? Seyahat ve tarih nerede buluşur?

Hocam, “yol” kelimesi epey zengin bir kavram, sembol ve imge. Peki, sizde "yol"un karşılığı nedir? Ayrıca hem bizde hem de dünya kültür tarihinde yol’da olmak neden bu kadar çok karşımıza çıkıyor? Neden bu kadar ilgimizi çekiyor yol üzerine düşünmek?
Yoldan tam ne kastettiğinizi anlamadım ama yola bir sembolik anlam yüklerseniz, sufizme doğru kayma gösterebilirsiniz. Latife bir yana insan ömrü gibi yola çıkıp sonuna varmak, canlılar için başlayan ve biten bir süreci anlamlandırıyor. Mühim olan bu yolculuğunuzda insanlara dokunur bir çaba sarf etmenizdir.
Son olarak hangi şehre geç kaldınız hocam?

*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.