Psikolojik esneklik nedir, toplumsal kutuplaşmayı nasıl şekillendirir?

Psikanalizin öncülerinden Melanie Klein’ın “iyi ve kötü nesne” ayrımıyla Donald Winnicott’un “yeterince iyi anne” kavramı yalnızca bebekliğin gizemli dünyasının kapılarını aralamanın yanında yetişkin insanın karmaşık gerçekliğini anlamak için de güçlü birer mercek sunar.
Klein’a göre bebek, yaşamın ilk aylarında annesini hem “besleyen bir iyi” hem de “yoksun bırakan bir kötü” olarak yani iki ayrı parça hâlinde algılar. Sağlıklı gelişim bu iki zıt parçayı zamanla tek bir bütün olarak kabullenebilmekle mümkündür. Winnicott ise bu süreci destekleyen “yeterince iyi” bakımın, çocuğun kusurlarla dolu gerçeklikle baş etmesini sağladığını ve sahte bir kimliğin arkasına saklanmak yerine kendi otantik benliğini inşa etmesine olanak tanıdığını vurgular. Bu teorilerin metodolojik temelleri tartışılsa da temel gözlemleri evrensel bir gerçeğe işaret eder: İnsan ruhunun olgunlaşması, çelişkileri ve zıtlıkları bir arada barındırabilme kapasitesiyle doğrudan ilişkilidir.
Bu temel kapasite, yetişkinlikte olaylara ve insanlara sadece siyah-beyaz değil gri tonlarıyla bakabilme yeteneğine yani psikolojik esnekliğe evrilir. Esneklik bilişsel bir beceri olmanın yanında derin bir duygusal ve sosyal olgunluktur. Bir insanın hem iyi hem de kötü yanlarını aynı anda görebilmek, ilişkilerdeki hayal kırıklıklarını tolere edebilmek ve karmaşık duyguları inkâr etmeden yaşayabilmek bu olgunluğun en net yansımalarıdır. Bu yetiye eşlik eden psikolojik sağlamlıksa bireyin zorlayıcı deneyimler karşısında yıkılmadan ayakta kalabilme ve uyum sağlama gücünü ifade eder. Modern psikolojide terimler değişse de öz aynı kalır: Olgunlaşmak, “ya ak ya kara” kutuplaşmasına hapsolmadan, hayatın kaçınılmaz grilerini taşıyabilmektir.

Bu kapasite yeterince gelişmediğinde dünya tehlikeli ve öngörülemez uçlardan ibaret bir yer hâline gelir. İnsanlar ya “tamamen iyi” ya da “tamamen kötü”, ilişkiler ya “kusursuz” ya da “değersiz”, olaylarsa ya mutlak bir “başarı” ya da tam bir “felaket” olarak algılanır. Bu katı düşünce yapısı, kontrol ve çıkar arayışını körükler. Birey, kendi tarafında gördüğünü yüceltirken karşısına aldığı anda aynı kişiyi acımasızca değersizleştirir. Bu ilkel savunma mekanizması hem bireysel ilişkilerde hem de toplumsal hayatta derin bir öfke, güvensizlik ve parçalanma üretir.
Bu dinamiğin izlerini bugün terapi odalarında olduğu kadar toplumsal yaşamın her alanı sürmek mümkündür. İdeolojik radikalleşme, bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Gruplar kendi düşüncelerini ve değerlerini mutlak doğru kabul edip dışarıdaki her şeyi bir tehdit olarak etiketler. Bu durumda “farklı” olanla kurulan ilişki, bir zenginlik potansiyelinden ziyade yok edilmesi gereken bir tehlike olarak görülür. Siyasetten gündelik ilişkilere yayılan bu keskin “biz” ve “onlar” ayrımı, pasif bir kayıtsızlıktan aktif bir nefrete kadar geniş bir yelpazede kendini gösterir. Sosyal medyanın algoritmik yankı odalarıysa bu kutuplaşmayı aralıksız besler; bireyler yalnızca kendi inançlarını onaylayan içeriklere maruz kalarak kendi haklılıklarına daha da ikna olur ve karşıt görüşlere karşı giderek sağırlaşır.
Yeni yaşam biçimleriyle temas
Göç ve kültürel karşılaşmalar da benzer bir psikolojik zeminde okunabilir. Yeni diller, alışkanlıklar ve yaşam biçimleriyle temas, birçok toplumda mevcut düzenin sarsıldığına dair bir kaygı yaratır. Oysa göç, bir karşılaşma zenginliği olarak ele alındığında yaratıcı bir öğrenme ve dönüşüm alanı olabilir. Ancak “ak ya da kara” bakış açısına sıkışmış birey ve toplumlar için bu çeşitlilik bir zenginlik değil kimliği tehdit eden bir istila olarak algılanır. Bu nedenle farklılıklarla temas, dayanışmayı ve merakı büyütmek yerine yalıtımı, korkuyu ve düşmanlığı besleyen bir araca dönüşür.

Buradaki temel sorunlardan biri de modern dünyanın, bireylerin olgunlaşması için gerekli “yeterince iyi deneyimleri” giderek daha fazla baltalamasıdır. Teknolojinin getirdiği aşırı hız, sosyal medyanın dayattığı kesintisiz kıyaslama, sonsuz seçenek sanısı, ekonomik belirsizlikler, siyasi keyfiyet ve kültürel zeminsizlik hem bireylerin hem de toplulukların psikolojik esneklik geliştirme süreçlerini sekteye uğratır. Çok sesliliğin ve farklılıkların bir arada yaşanması gereken kamusal alanlar, birer çatışma meydanına dönüşür. Oysa esneklik ve sağlamlığın asıl zemini, tam da bu farklılıkların içinde güvenle var olabilmektir.

Ana akım bilişsel psikolojinin “bilişsel esneklik” veya pozitif psikolojinin “psikolojik sağlamlık” olarak adlandırdığı bu beceriler, Klein ve Winnicott’un psikanalitik dilinden farklı kavramlar kullansa da vardıkları sonuç aynıdır: Bir birey ya da toplum, çelişkileri ve belirsizlikleri tolere edebildiği, bu çatışmalardan beslenebildiği ölçüde sağlıklı ve üretkendir. Esneklik olmadan kimlik katılaşır, aidiyetler dışlayıcı hâle gelir ve ideoloji mutlaklaşır. Sağlamlık olmadansa en ufak bir sarsıntı, bireyleri ve toplulukları kırılganlaştırarak dağılmaya sürükler.
Sonuç olarak, bireyin iç dünyasından toplumsal kutuplaşmanın en sıcak anlarına kadar uzanan bu geniş çizgideki temel mesele, “ak ya da kara” basitliğine sığınmadan, hayatın ve insanın “gri”sinde kalabilme kapasitesidir. Bu kapasiteyi beslemek, güvenli ilişkiler, farklılıklarla yapıcı temas fırsatları ve çoğulcu sosyal alanlar gerektirir. Günümüz dünyasında bu kaynaklara ulaşmak giderek zorlaşsa da hem bireysel refah hem de toplumsal barış için en hayati ihtiyacımız olmaya devam etmektedir.
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.