Raoul Peck sinemasıyla aydınlanma eleştirisi

Yekta Şirin
09:00, 06/03/2026, CumaG: Güncelleme: 13:19, 06/03/2026, Cuma
CategoryNihayet
Nihayet Dergi
Raoul Peck sinemasıyla aydınlanma eleştirisi
Aydınlanmanın iddialarını Raoul Peck Sineması üzerinden okumak

Kant aydınlanmayı insanın ergin olmama durumundan kurtulması şeklinde tanımlarken aydınlanma öncesi insandaki eksikliğe de işaret etmiş olur. Buna göre insan, aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmadan kullanma iradesini gösteremediği için noksanlıkla maluldur. Dolayısıyla aydınlamanın tüm iddiası bu ‘noksanlığın’ giderilmesi olarak görülebilir.

Aydınlanma düşüncesine göre ‘aklını kullanma cesaretini göster’ mottosundan da anlaşılacağı gibi insan anca aklını kullanması hâlinde kendini gerçekleştirebilir. Kant’ın aydınlanma üzerine yazdığı dönem, henüz aydınlanmanın tam olarak gerçekleşmediği fakat filozofun tanımlamasıyla aydınlanmaya giden bir aydınlanma çağıydı. Yani Kant, aydınlanmanın sonuçlarını tecrübe etme imkânına sahip olamamıştı. Ancak son iki yüzyılda etkisini gösteren bu düşünce modern insan tarafından bir “hakikat” olarak kabul edildi.

Yeni başlayan çağ ile insan “efendi” konumuna geçiyorsa öncesinde insanın köle olduğu kabul edilmektedir. Aydınlanma felsefesine göre kölelik aklı kullanamamanın doğal bir sonucudur.
Yeni başlayan çağ ile insan “efendi” konumuna geçiyorsa öncesinde insanın köle olduğu kabul edilmektedir. Aydınlanma felsefesine göre kölelik aklı kullanamamanın doğal bir sonucudur.

Ahmet Çiğdem, aydınlanma ile XVIII. yüzyılda gerçekleşen ve sonuçları itibarıyla Avrupa’nın her tarafında etkili olan, geleneksel olarak 1688’deki İngiliz Devrimi’yle başlatılıp 1789’daki Fransız Devrimi’yle sona eren felsefi bir harekete ve daha da önemlisi bu hareketin sonuçlarıyla belirginlik kazanan toplumsal ve siyasal bir sürece gönderme yapıldığını ifade eder. Ayrıca Rönesans’la birlikte bilginin, düşüncenin ve sanatın tarihsel otoriteden ayrışmasının bir sonucu olarak aydınlanma felsefesinin doğuşunun Rönesans’la başladığına ilişkin bir yaklaşım da söz konusudur.

Aydınlanmanın tasarısının dünyanın büyüsünü bozmak olduğunu belirten Adorno ve Horkheimer, Aydılanmanın Diyalektiği adlı eserinde aydınlanmanın hedefinin insanları korkudan arındırmak ve efendi konumuna getirmek olduğunu ifade eder. Yeni başlayan çağ ile insan “efendi” konumuna geçiyorsa öncesinde insanın köle olduğu kabul edilmektedir. Aydınlanma felsefesine göre kölelik aklı kullanamamanın doğal bir sonucudur. Dolayısıyla aklını kullanamayanın özgür olması da mümkün değildir. Kişinin gerçek özgürlüğe sahip olabilmesi, yani efendi konumuna ulaşabilmesi için kendi aklını kullanarak mit ve hurafelerden arınması gerekmektedir. Mit ve hurafeleri üretense geleneksel inanç biçimidir. Sonuç itibarıyla insanın mutlak özgürlüğe kavuşup, birey olabilmesinin yolu dini düşünceden arınmasıyla mümkündür. Bu arınma sadece bireysel çabayla da sınırlı değildir. Gerçek bir aydınlanma için toplumsal ve siyasal alanın da felsefe ve akılla dizayn edilmesi gerekmektedir. Ahmet Cevizci bu durumu şu şekilde ifade eder; “Başta Kant olmak üzere, bütün Aydınlanma düşünürleri, gerçek aydınlanmanın, vahye ve imanın sırlarına müracaat etmekten ziyade; bireysel, sosyal ve politik hayatın problemlerine aklı ve felsefi yöntemleri uygulamak anlamına geldiğini söyler.”

Bu açıdan akıl çağında aydınlanma felsefesinin yaşamın her anını çevreleyen bir tasarıma dönüşmesi kaçınılmaz hâle geldi. Çünkü aydınlanma salt bir düşünce eylemi değil aynı zamanda yeni bir sistemi zorunlu kılıyordu. Gelenekle arasına mesafe koyarak kamusal alanın dinle değil akılla oluşturulmasını dayatan yeni bir sistem. Cevizci, aydınlanmayı akılsallıkta kökleşen, rasyonalitede tecessüm eden bir sistem olarak gören Ernst Cassirer’in de aydınlanma düşüncesine göre kamusal alanın inanç, batıl itikat veya din tarafından değil, akıl tarafından yönetilmesi ve yönlendirilmesi gerekliliğine işaret ettiğini belirtir. Çünkü Avrupa’da dinin egemenliği altında oluşturulan siyasal ve toplumsal yapılar insanlığa barış ve huzur getirmemişti. Bahsetmiş olduğumuz yeni sistemin politik alandaki en temel iddiası, akıl çağının insanlığa barış ve huzur getireceği yönünde olmuştur. İnsanlık ya akılcılık ya da dinsellik yolundan gidecektir. Dinselliğin insanlığa savaş ve çatışmadan başka bir şey sunmadığı, akılcılık yolundan gidildiği takdirde insanlığın huzura ereceği kabul edilmişti. Öyle ki Paul Hazard, dinsellik ve akılcılık arasındaki rekabette dinî alanın kaybettiğini, bu sebeple dinin artık sahadan çekilmesi gerektiğini yazmıştı; “Uzun zamandır bütün kudret rahiplerin elinde kalmıştı. Bunlar yeryüzünde iyilik, adalet ve kardeşçe sevginin hakim olacağını vadettiler, ama vaatlerini yerine getirmediler. Hakikat ve saadet mükâfatlarının konduğu bir yarışta kaybedenler onlar oldu. Artık sahayı terk etmekten başka yapacak bir şey yoktu. Güzellikle giderlerse ne ala, ama gitmezlerse zorla atılacaklardı.”

Süreç, tam da Hazard’ın dediği gibi ilerledi. Dinî temsiller aydınlanmanın sonucu olarak sahayı terk etmek durumunda kaldı. Direnenler de oyunun dışına ‘zorla atıldı.’ Hurafeyle, irrasyonellikle eşitlenen din, kendi düşüncesinin haricinde her şeyi mutlak yanlış olarak kodlayan seküler tekfircilerin hışmına uğradı. Sekülerizmin dinin alanını daraltması için yürüttüğü mücadelenin sonucunda dinin, siyasi, hukuki ve toplumsal alanın dışına çıkarılması sağlandı.

Hurafeyle ve irrasyonellikle eşitlenen din, kendi düşüncesinin haricinde her şeyi mutlak yanlış olarak kodlayan seküler tekfircilerin hışmına uğradı. Sekülerizmin dinin alanını daraltmak için yürüttüğü mücadelenin sonucunda din, siyasi, hukuki ve toplumsal alanın dışına çıkarıldı.
Hurafeyle ve irrasyonellikle eşitlenen din, kendi düşüncesinin haricinde her şeyi mutlak yanlış olarak kodlayan seküler tekfircilerin hışmına uğradı. Sekülerizmin dinin alanını daraltmak için yürüttüğü mücadelenin sonucunda din, siyasi, hukuki ve toplumsal alanın dışına çıkarıldı.

Macit Gökberk de Fransız aydınlanmasının yıkıcı ve dogmatik özelliğine dikkat çeker; “Fransız aydınlanma felsefesi şimdiye kadarki anlayış ve görüşleri kıyasıya yıkmak isteyen bir savaş felsefesidir: Kışkırtıcıdır, inkârcıdır; göreceği işte kendisine büyük güveni olduğu için de dogmatiktir.” Sonuç olarak referansı din olan herhangi bir teklifin tartışılması dahi imkânsızlaştı.

Dine karşı yürütülen bu savaşın temelinde Hazard’ın belirttiği gibi dinin yeryüzüne adalet ve barış getirme iddiasında başarısız olduğu gerekçesi yatıyordu. Akıl çağında bilimin rehberliğinde barış, huzur ve ilerlemenin sağlanacağından şüphe yoktu. Akılcı görülmeyen toplumlar ilkellikle suçlandı. Savaşlar da bu ilkelliğin bir sonucu olarak görüldü. Akılcılığın, insanların ilkel dürtülerine yenilerek barbarca savaşan kabileler olmaktan çıkmalarına imkân sağlayacağı kabul edildi. Aydınlanma düşüncesinin en önemli filozofu Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Tasarı adlı çalışmasını kaleme alarak yeryüzünü cennete dönüştürecek bir teklifte bulundu. Barışı sağlamanın önce ülkeden başlayıp daha sonra dünya vatandaşlığına doğru ilerleyecek hukuklaşma süreciyle mümkün olacağını söyledi.

Ahmet Cevizci
Ahmet Cevizci

Ancak akıl çağının hâkim olduğu son iki yüzyıl yıl hayal edildiği gibi barış ve huzur getirmedi. Teknoloji alanında devrimler yaşandı. İnsanlar tek bir tuşa basarak dünyanın diğer ucuyla görüntülü iletişim kurdu. Fakat yine tek bir tuşla binlerce insanın ölümüne neden olan silahların harekete geçirilmesi de akıl çağının bir ‘armağanı’ oldu. Ofer Zur’un ifade ettiği gibi ilkel savaş, törensel bir savaş hâliydi, yüz yüze yapılan bir savaştan ibaretti. Zur’a göre ilkel dönem savaşlarının şiddet ve öldürme ile ilgili olmadığı da açıktır. “Bu ilkel savaşların çoğu kanın ilk döküldüğü ya da ölüm gerçekleştiği zaman sonlanırdı.” Akıl çağındaki savaşlardaysa artık taraflar birbirini dahi görmüyor, kitle imha silahlarıyla, kimyasal silahlarla birbirini yok ediyor. Kant’ın aydınlanmaya doğru gidiyoruz sözlerinin üzerinden iki yüz elli yıl geçtikten sonra milliyetçilik, ırkçlık, sömürgecilik ve soykırım gibi insanlık tarihinin geçmişte tecrübe etmediği acılara neden olan katliamlar yaşandı. Şehirler bombalandı. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar, siviller acımasız silahların hedefi oldu. İbadethaneler, hastaneler, yetimhaneler hedef alındı. İnsanlar köleleştirildi. Kıtlıktan, ilçasızlıktan bebekler hayatını kaybetti. Bunların hepsi aydınlanma çağında görüldü/görülüyor.

Teknoloji alanında devrimler yaşandı. İnsanlar tek bir tuşa basarak dünyanın diğer ucuyla görüntülü iletişim kurdu. Fakat yine tek bir tuşla binlerce insanın ölümüne neden olan silahların harekete geçirilmesi de akıl çağının bir “armağanı” oldu.
Teknoloji alanında devrimler yaşandı. İnsanlar tek bir tuşa basarak dünyanın diğer ucuyla görüntülü iletişim kurdu. Fakat yine tek bir tuşla binlerce insanın ölümüne neden olan silahların harekete geçirilmesi de akıl çağının bir “armağanı” oldu.
Haitili yönetmen Raoul Peck
Haitili yönetmen Raoul Peck

Haitili yönetmen Raoul Peck

Modern çağda işlenen bu büyük günahların sanat eliyle aktarılmasının farklı örnekleri oldu. Çok sayıda sanatçı eserlerinde bu temalara yer verdi. Ayrıca sinema dünyasının usta isimleri de çağın büyük sorunlarını konu eden yapımlara imza attı. Bu isimlerden biri de Haitili Yönetmen Raoul Peck oldu. Peck, sinemada uzun yıllar ihmal edilen hatta üstü örtülen konuları titizlikle ele aldı. Farklı coğrafyalarda yaşanan ‘büyük acıların’ kendiliğinden gelişmediği, hepsinin arka planında kolonyalist politikalarının yer aldığını gösterdi. Aynı şekilde geçmişte yaşananların geride kalmadığını, etkilerinin sürmesinin yanında benzer insani krizlerin yeniden yaşanmasına neden olacak kolonyalist politikaların devam ettiğine dikkat çekti. ABD’nin Hiroşima’da atom bombası kullanması, Alman nazizmi, İtalyan faşizmi, İngiltere’nin Hindistan’da 100 milyon insanı öldürmesi, İsrail’in Gazze’deki katliamları, siyahilere dönük ayrımcılıklar, Fransa’nın Afrikalı ülkeleri sömürgeleştirilmesi, dünya savaşlarında 80 milyon insanın hayatını kaybetmesi, Belçika’nın Kongo’da insan onurunu ayaklar altına alması ve daha onlarca hukuksuzluğun altında Batı’nın ırkçı siyaseti yatıyordu. Bu açıdan Peck sineması, işlediği temalarla tarihsel olarak batının ahlaki ve siyasi bir otorite olarak görülemeyeceğinin ıspatı niteliğindedir.

Uluslararası kamuoyunda dikkat çeken Ben Senin Zencin Değilim adlı belgeselde yönetmen, Amerika’da siyahilere dönük ayrımcılığın boyutunu ele alıyor. Yazar James Baldwin’in tamamlayamadığı romanına dayanan belgeselde, siyahi hareketin sembol isimlerinden Medgar Evers, Malcolm-X ve Martin Luther King’in yaşadıklarından hareketle ABD’deki ırkçılığın tarihini anlatıyor. Amerika’nın kuruluş yıllarından itibaren siyahi halklar ucuz iş gücü olarak köleleştirildi. Beyazların sahip olduğu hakların neredeyse tamamından mahrum bırakıldı. Kölelik karşıtı hareketlerin güçlenmesiyle belli bölgelerde çatışmalar yaşandı. Siyahiler köleliğin kaldırılması adına ciddi bedeller ödeyerek köleliğin ortadan kalkmasını sağladı. Ancak tam anlamıyla bir eşitlik elde edilmedi. Okulda, trende, tiyatroda hatta restoranlarda siyahilerle beyazların bir arada bulunması yasaktı. Sinema salonlarında giriş kapıları dahi ayrıydı. Siyahilerle beyazların evlenmesi yasaktı. İkinci Dünya Savaşı’na katılan Amerikan askerleri de siyahi ve beyaz olarak ayrı birimlerde görev yaptı. Amerika’da toplu taşıma araçlarında beyazlarla siyahilerin oturacağı yerler de ayrılmıştı. Siyahiler arka koltuklarda beyazlarsa ön tarafta oturuyordu. Eğer bir siyahi ön tarafta oturuyorsa, otobüste yer olmadığı takdirde koltuğunu beyaza devretmek zorundaydı.

Gerek uyguladığı ırkçı politikalar gerekse farklı coğrafyalarda yol açtığı katliamlara karşın hâlen Amerika’nın demokratik değerlere bağlılığından söz etmek gerçeklerle örtüşmemektedir. Amerikan demokrasisinin emperyal bir kurgu olduğunu göstermesi açısından Peck’in Ben Senin Zencin Değilim belgeseli ayrıcalıklı bir öneme sahiptir.
Gerek uyguladığı ırkçı politikalar gerekse farklı coğrafyalarda yol açtığı katliamlara karşın hâlen Amerika’nın demokratik değerlere bağlılığından söz etmek gerçeklerle örtüşmemektedir. Amerikan demokrasisinin emperyal bir kurgu olduğunu göstermesi açısından Peck’in Ben Senin Zencin Değilim belgeseli ayrıcalıklı bir öneme sahiptir.

Bu ayrımcılığın son bulması yine siyahilerin direnişiyle gerçekleşti. 1 Aralık 1955’te Rosa Parks adında siyahi bir Amerikalı kadın, otobüsün ön tarafında otururken şoför yerini beyaz adama vermesini söyler. Parks, bu utanç verici talebi reddeder. Bu kararı sonrası göz altına alınır. Bu haksızlığa itiraz eden siyahiler otobüs şirketine karşı bir yıldan fazla süren bir boykot başlatır. Sonucunda mahkeme ayrımcılık kararını iptal etmek zorunda kalmıştır. Amerika’daki ırkçı uygulamaların son bulmasında siyahilerin mücadelesi önemli bir yere sahiptir. Bu mücadelenin sonucunda siyahiler insanlık tarihinin en ayrımcı uygulamalarından birine karşı zafer elde ettiler. Gerek uyguladığı ırkçı politikalar gerekse farklı coğrafyalarda yol açtığı katliamlara karşın hâlen Amerika’nın demokratik değerlere bağlılığından söz etmek gerçeklerle örtüşmemektedir. Amerikan demokrasisinin emperyal bir kurgu olduğunu göstermesi açısından Peck’in Ben Senin Zencin Değilim belgeseli ayrıcalıklı bir öneme sahiptir.

Raoul Peck, bir diğer önemli filmi olan Kara Nisan’da ise bu kez tüm dünyanın gözleri önünde yüz binlerce insanın ölümüne neden olan Ruanda Soykırımı’nı beyaz perdeye taşıdı. 1994 yılında gerçekleşen soykırımda üç ay içerisinde 800 bin insan hayatını kaybetti. Tutsi ve Hutular arasında yaşanan çatışmalarda Hutular büyük bir katliam gerçekleştirdi. Dünya genelinde Ruanda’da yaşananlar iki farklı grubun iktidar çatışması olarak anlatıldı. İlk bakışta bu yaklaşımın yanlış olduğunu söylemek zor. Evet, son tahlilde aynı ülke içinde yaşayan iki farklı topluluk arasında bir çatışma olduğu inkâr edilemez. Ancak Ruanda’da yaşananları sadece iki farklı toplum arasındaki siyasi bir çekişme olarak görmek eksik kalır. Çünkü Ruanda tarihine biraz daha yakından bakıldığında bu iki topluluğun birbirine düşman olması bir günde gerçekleşmediği gibi ayrışmanın kendiliğinden geliştiğini söylemek de zordur. Çünkü tarihsel gelişmeler Ruanda’daki ayrışmanın temelinde de Batılıların olduğunu göstermektedir.

Batılı ülkeler katliam öncesi yıllarda karışıklığın sebebi olduğu gibi soykırım dönemindeki duyarsızlığı ve ihmalleri nedeniyle de yaşananların doğrudan sebebidir. Ruanda, 1885 yılında Afrika’daki ülkelerin statüleriyle ilgili gerçekleşen Berlin Afrika Konferansı sonucu Almanya’ya bırakılmış, sömürgecilik başlamıştı. Almanlar, üretimi yapılan ürünlerden vergi almaya başladı. Kendilerinin kontrolünde yeni bir siyasi yapı kurdu. Misyonerlik faaliyetlerine dönük okullar açtı. Fakat Almanların Ruanda sömürgeciliği, I. Dünya Savaşı’ndaki yenilgisinden dolayı çok uzun sürmedi ve ülke Belçika’nın kontrolüne geçti.

Belçikalılar sömürge yönetimini kolaylaştırmak adına Ruandalılar arasındaki farklılıkları öne çıkarıp ayrışmayı körükleyen politikalar üretti. Sömürgeci güçlerin onlarca ülkede yaptığı gibi azınlığın iktidarını kurarak toplumsal çatışmaya zemin hazırladı. Hutu’ların nüfus oranı yüzde 85’in üzerindeyken Tutsiler yüzde 10 nüfusa sahipti. Ancak sömürgeci Belçika, Tutsileri iktidara getirdi. Hutular daha ağır şartlarda çalışacak işlere yönlendirildi. Tutsilerin eğitim alması sağlanırken Hutuların önüne engeller çıkarıldı. Ordu içinde de benzer ayrışmanın etkileri görüldü. Hutular ve Tutsiler aynı geleneğin ve kültürün parçasıydı. Ancak ırkların sınıflandırılması gibi bir sapkınlığa önem veren Batılılar, daha ince yüzlü, uzun boylu ve Hutulara nazaran daha açık tenli gördükleri Tutsilerin üstün bir ırk olduğuna inandı. Aşağılanmaları ve yok sayılmaları Hutularda nefrete yol açtı. II. Dünya Savaşı’nın ardından Afrika’da bağımsızlık hareketlerinin güçlenmesiyle birlikte Tutsiler de bu hareketlere karşı yakın durmaya başlayınca Belçikalılar bu kez Hutularla yakın ilişki kurdu. 1959’da Hutuların isyanı Belçikalılar tarafından desteklendi. 1962’deki bağımsızlığın ardından Tutsilere dönük saldırılar başladı. 300 bine yakın Tutsi başta Uganda olmak üzere çevre ülkelere sığınmak zorunda kaldı. Belçika için Afrika’daki sömürgelerinin arka bahçesi olarak görülen Ruanda’da 1994 yılına gelindiğinde tüm dünyanın gözleri önünde 800 bin insanın hayatını kaybetmesine neden olan soykırım yaşandı. Ölenlerin büyük bir kısmı Tutsilerdendi. Soykırımın yaşanmasında Batı’nın sömürgeci geçmişinin ve olaylar esnasındaki ilgisizliğinin doğrudan etkisi olduğu görülmektedir. Örneğin Fransa Eski Cumhurbaşkanı François Mitterrand, olayların yaşandığı dönemde, “O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil.” diyerek Batı’nın bakış açısını gözler önüne seren bir açıklamada bulunmuştu. “Kara Nisan” filminde de benzer bir diyalog vardır. ABD’li yetkili Ruandalı askere: “Katliamları durduramazsanız bunun belli sonuçları olacaktır.” dediğinde, Ruandalı asker; “Petrolümüz de elmasımız da yok. Ruanda’da ihtiyacınız olan hiçbir şeyiniz yok.” der.

Ruanda soykırımı
Ruanda soykırımı

Raoul Peck’in beyaz perdeye taşıdığı bir diğer önemli konu ise Belçika’nın insanlık tarihinin en vahşi uygulamalarına imza attığı Kongo’da yaşananlar oldu. 1885 yılında Belçika’nın zalim kralı II. Leopold, maden yataklarının cenneti olarak kabul edilen Kongo’yu kendi mülkü olarak ilan ederek ülkedeki işgali başlattı. Kahve, kereste, kauçuk, kakao, muz, pamuk, palmiye yağı gibi ülkenin kaynakları Belçikalılar tarafından yağmalandı. Belçika, Kongo’da el koyduğu kauçuklar sayesinde büyük bir zenginliğe ulaştı. Sömürge öncesi 80 ton olan kauçuk üretimi, Belçika sömürgeciliği döneminde 6 bin tona çıkarıldı Bu kauçukların Avrupa’ya ulaştırılması için 4 bin km kadar demiryolu altyapısı kuruldu. Bu dönemde kıtlık ve hastalık nedeniyle binlerce Kongolu hayatını kaybetti. Sömürgecilik döneminde Kongo halkına her türlü zorbalık ve işkence yapıldı. Kadınlara tecavüz edildi, çalışmakta zorlananlar kırbaçlandı. Köyler yakıldı. Bazı erkekler zincirlere vuruldu. Elleri, kolları, ayakları, kafaları, cinsel organları kesilerek halka korku verildi.

Günümüzde devam eden emperyalist politikalarla geçmişteki sömürgecilik arasındaki sürekliliği vurgulayan Peck sineması, Batı’nın “ötekine” karşı ayrımcı ve yok etmeye dönük bir kavrayış içinde olduğunu tüm keskinliğiyle ortaya koyarak yeni bir tarih yazımına katkı sunuyor.
Günümüzde devam eden emperyalist politikalarla geçmişteki sömürgecilik arasındaki sürekliliği vurgulayan Peck sineması, Batı’nın “ötekine” karşı ayrımcı ve yok etmeye dönük bir kavrayış içinde olduğunu tüm keskinliğiyle ortaya koyarak yeni bir tarih yazımına katkı sunuyor.

Yönetmen Peck, Lumumba adlı filmde bu sömürgeci düzene karşı bağımsızlık mücadelesinin sembol isimlerinden ve aynı zamanda ülkenin ilk Başbakanı olma özelliğine sahip Patrice Emery Lumumba’nın yaşamını konu eder. 1960 yılında başbakan seçildikten çok kısa bir süre sonra Amerika, Kongolu general Joseph Mobotu’nun gerçekleştirdiği darbeyi destekler. Darbe sonrasında Başbakanlık görevinden indirilen Lumumba, bir süre ev hapsinde tutulur. Ev hapsinden kaçıp başka bir bölgeye gitmeye çalışan Lumumba darbeciler tarafından yakalanıp tutuklanır. Ağır işkencelere maruz kalır. 1961 yılında Belçikalıların da eşliğinde darbeci askerler tarafından kurşuna dizilir. Bununla yetinmeyip cesedini sülfürik asitte eritirler.

Görüldüğü gibi Haitili Yönetmen Raoul Peck, geçmişte yaşanan büyük acıları beyaz perdeye taşıyarak yaşananların unutulmamasına katkı sağlamıştır. Aynı zamanda aydınlanmayla birlikte insanlığın daha huzurlu ve barışçıl bir dünyaya doğru ilerlediği tezinin gerçeklerle örtüşmediğini de gözler önüne sermiştir. Maalesef demokrasi, insan hakkı ve özgürlük gibi ilkeler, tıpkı Gazze’de olduğu gibi mesele Batı’nın emperyal politikaları olduğunda yok sayılmaktadır. Hatta ‘bazı’ soykırımlar, Fransa Eski Cumhurbaşkanı François Mitterrand’ın zikrettiği gibi batı dışı topraklarda uygulandığı zaman ‘o kadar da önemli bir şey’ olarak görülmüyor!

François Mitterrand
François Mitterrand

Dolayısıyla Peck sineması yaşananların unutulmaması, kayıt altına alınmasıyla Batının ideolojik hegemonyasını ve bunun Batı-dışı toplumlardaki etkilerini derin şekilde ele alması açısından büyük önem taşıyor. Batılı ülkelerin elde ettiği siyasal ve ekonomik gücün temelinde ırkçı ideolojilerin yer aldığını anlatırken sömürge tarihine ışık tutuyor. Aynı zamanda günümüzde devam eden emperyalist politikalarla geçmişteki sömürgecilik arasındaki sürekliliği vurguluyor. Peck sineması, Batı’nın “ötekine” karşı ayrımcı ve yok etmeye dönük bir kavrayış içinde olduğunu tüm keskinliğiyle ortaya koyarak yeni bir tarih yazımına katkı sunuyor.

Patrice Emery Lumumba
Patrice Emery Lumumba

*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026