Rıza Pehlevi'nin geçiş süreci: Modernleşme mi, iktidar mı?
14:00, 09/05/2026, CumartesiG: Güncelleme: 00:36, 22/06/2026, Pazartesi

İran’da hatıra ile iktidar arasında sıkışan muhalefet: Pehleviler bir imkân mı, bir imtihan mı?
Rıza Pehlevi’yi ve İran muhalefetini konuşurken zihin ister istemez bir ikiliğe savruluyor. Sokakta slogan atan gençlerle sürgünde konuşan veliaht arasında nasıl bir irtibat kurulabilir? Daha doğrusu, böyle bir ilişki tesis edilmeli midir?
Bu soru, yalnız bugünü değil Pehlevi hanedanına dair tasavvurumuzu da tayin eder. Zira Pehlevi ailesi bir siyasi hanedan olduğu kadar İran’ın modernleşme teşebbüsünün, otoriterleşme temayüllerinin ve nihayet devrimle neticelenen tarihsel bir kırılmanın mücessem hâlidir. Bu nedenle Pehlevi meselesini yalnız bugünün siyasi tartışmalarıyla sınırlamak, meseleyi yüzeyselleştirmek olur. Bu bir “aile” meselesi değil. Bu, İran’da devlet, toplum ve iktidar arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğu sorusudur. Daha açık söylemek gerekirse Pehlevi tartışması, İran’da modernliğin hangi bedeller üzerinden inşa edildiğinin tartışmasıdır.

Pehlevi soyadı, İran siyasi hafızasında bir “hatıra nesnesi” gibi duruyor. Kimi parlatıyor, kimi fırlatıyor. Ben ise çoğu zaman ikisini de yapıyorum. Hatta aynı cümlenin içinde. Çünkü Pehleviler konuşulurken bir yanda İran’ın devlet inşası ve modernleşme hamleleri, diğer yanda istibdadın kurumsallaşması ve tabii ki bunun ahlaki bedeli birbirine dolanıyor. “Büyük medeniyet” vaadiyle “muhalefetsiz nizam” iştahı aynı sofraya oturunca, tarih bize hem kalkınma hikâyesi hem de bastırılmış bir halkın hesabını veriyor. Bu hesabı tek renge indirgemekse düpedüz mugalatadır. Tam da bu noktada, bugünü anlamak için geçmişe dönmek ve Pehlevi hanedanının tarihsel seyrini kısaca hatırlamak zaruri hâle gelir.
Rıza Şah ile başlayan süreç, İran’da modern devletin kuruluşuna tekabül eder. 1921 darbesi ve 1925’te tahta çıkışı, İran’da merkezî devletin tahkimi açısından bir kırılma noktasıdır. Rıza Şah’ın projesi açıktır: güçlü ordu, disiplinli bürokrasi, güçlü hukuk ve yekpare bir ulus. Ancak burada bir nüans vardır ve bu nüans, İran siyasetinin kaderini tayin etmiştir. Bu modernleşme, toplumu dönüştürmekten ziyade toplumu “düzeltmeye” yönelikti. Yani müzakere değil, tatbik esastı. Dolayısıyla Rıza Şah dönemi, devlet inşası kadar toplumun siyasal anlamda dışlanmasının da başlangıcıdır. Bu mirası 1941’de devralan oğlu Muhammed Rıza Şah, özellikle 1963 sonrası Beyaz Devrim ile modernleşmeyi hızlandırdı. Toprak reformu, kadınlara seçme-seçilme hakkı, eğitim seferberliği gibi adımlar, İran’ı kısa sürede dönüştürdü. Ne var ki ekonomik başarı ile bölüşüm adaleti aynı cümlede pek durmadı. Modernleşme, “büyük hız”ı kadar “büyük kırılma” da üretti ve tam da bu yüzden “yukarıdan” geldiği için meşruiyet krizini kendi içerisinde taşıdı.
Pehlevi dönemi, bilhassa Muhammed Rıza Şah’ın zihninde, “büyük medeniyet” idealine doğru yürüyen bir tarihsel sıçrama olarak tasavvur edilmiştir. Şah’ın kendi ifadesiyle İran, modernleşme ve kalkınma yolunda geri dönülmez bir eşiğe ulaşmak üzereydi. Bu anlatı yabancısı da olmadığımız, yukarıdan aşağıya bir ilerleme fikrini temsil eder. Devlet babadır ve bilir, toplumsa çocuktur, başını eğer ve takip eder. Ancak tam da bu noktada bir tereddüt doğar. Modernleşme, toplumu dönüştürürken aynı zamanda onu dışlayan bir iktidar dili üretmiş olabilir mi? Bu bağlamda İran’da temel bir çelişki vardı. Ekonomik ve toplumsal dönüşüm genişlerken siyasal alan daralıyordu. Ray Takeyh bu durumu modernleşirken siyasetsizleşmek şeklinde ele alıyor. Yani toplum değişiyor, fakat bu değişimi yönlendirecek siyasal kanallar kapalı kalıyordu. Bu yalnız bir yönetim tercihi değil aynı zamanda bir meşruiyet krizinin habercisiydi. Bu kriz en sert biçimde SAVAK üzerinden görünür oldu. Rejimin güvenlik aygıtı, yalnızca muhalefeti bastırmakla kalmadı; aynı zamanda korkuyu kurumsallaştırdı. Amnesty International’ın 1970’lerdeki raporları, işkencenin sistematik bir karakter kazandığını açıkça ortaya koymaktadır. Burada kendime şu soruyu sormadan edemiyorum: Bir rejim hem modernleştirici hem de baskıcı olabilir mi? Cevap basit: Evet, olabilir. Ama bu ikili yapı sürdürülebilir değildir. Çünkü modernleşme, siyasi katılım talebini beraberinde getirir. Bu talep bastırıldığındaysa birikir, yoğunlaşır ve nihayet patlar. İran’da 1979’da olan tam olarak budur. Ancak bu iç dinamikler tek başına yeterli değildir. Pehlevi rejiminin kaderini tayin eden bir diğer kritik unsur da dış müdahale meselesidir.

Pehlevi meşruiyetinin en zayıf halkası, 1953 darbesidir. Musaddık’ın devrilmesi artık yalnızca tarihsel bir yorum değil belgelenmiş bir vakıadır. CIA arşivleri bu müdahalenin doğrudan ABD tarafından organize edildiğini ortaya koymuştur. Bu hadise, İran siyasal kültüründe silinmez bir iz bırakmıştır. Ve bu iz, bugün dahi muhalefetin zihninde canlıdır. Bu yüzden İran’da “Bir iktidar, dış destekle ayakta duruyorsa bu destek onun gücü müdür yoksa zaafı mı?” sorusu hâlâ geçerlidir. Bu soru, aynı zamanda şimdilerde Rıza Pehlevi’ye yöneltilen eleştirilerin merkezindedir. Söz konusu tarihsel bagaj, bizi doğrudan bugüne ve bu mirasın günümüzdeki taşıyıcısı olan Rıza Pehlevi figürüne getirir. Rıza Pehlevi’yi anlamak için onu klasik monarşist kategorilere yerleştirmek kifayet etmez. O, ne babası gibi bir Şah ne de sıradan bir muhalif aktördür. Daha ziyade, sürgün siyasetinin ürettiği hibrit bir figürdür. Sürgün meselesinde Pehlevi ailesinin kendi anlatısı, 1979’u çoğu zaman “memleketi kan dökülmesin diye terk ediş” şeklinde kurgular. Farah Pehlevi’nin hatıratında Şah’a atfedilen “Monark kan dökerek tahtını kurtaramaz; diktatör kurtarır.” mealindeki cümle, bu öz-imajın özeti gibidir. Anlatı, monarşiyi “mütehakkim” değil “mütehammil” bir makam gibi sunar. Lakin burada içimde bir itiraz yükselir: Madem monark kan dökemezdi, o hâlde niçin siyasal alanı bu denli daralttı? Niçin bir “kan dökülmeden dönüşüm” için siyasi havayı önceden açmadı?
Rıza Pehlevi’yi “güncel muhalefet aktörü” kılan şey soyadı kadar soyadını kurduğu söylemle yeniden işlevsel kılma kabiliyetidir. Pehlevi’nin söyleminde uzun süre “şiddetsiz sivil itaatsizlik” ve “referandumla rejim tercihi” vurgusu ağır basarken, 2025 sonu 2026 başındaki protesto dalgasıyla birlikte üslubu sertleşmiştir. “Şehir merkezlerini ele geçirme” çağrısı, rejimin onu “terör” diliyle yaftalamasına imkân vermiş, muhalefetin içindeki tartışmayı da kızıştırmıştır. Pehlevi’nin söylemi dikkat çekicidir. Demokrasi vurgusu yapar, referandum çağrısı yapar ve kendini “geçiş figürü” olarak sunar. Bu söylem, ilk bakışta makul ve modern görünür. Ancak burada ince bir mesele vardır. O da meşruiyetin kaynağıdır. Eğer bir siyasal figür, tarihsel bir hanedan aidiyetinden güç alıyorsa onun demokratiklik iddiası ne kadar sahici olabilir? Bu, yalnız teorik bir soru değil aynı zamanda İran muhalefetinin en kritik tartışmalarındandır. Rıza Pehlevi’nin ideolojik konumu da bu açıdan muğlâktır. Bir yandan liberal-demokratik değerleri savunur, diğer yandan güçlü devlet ve üniter yapı vurgusunu korur. Bu durum, onu ne tam anlamıyla bir demokrat ne de klasik bir monarşist yapar. Daha doğrusu, onu bir “ara form” hâline getirir. Bu noktada tartışma kaçınılmaz olarak onun dış dünyayla kurduğu ilişkilere, yani en tartışmalı boyuta evrilir.
Zira aynı dönemi dışarıdan okuyanlar, farklı bir tablo çizerler. Pehlevi rejimi, Batı ile kurduğu sıkı ittifaklar ve özellikle Soğuk Savaş bağlamındaki konumlanışıyla dikkat çeker. Nixon ve Muhammed Rıza Şah arasındaki yakın ilişki, İran’ın hem bir bölgesel güç hem de bir jeopolitik proje olarak tasarlandığını düşündürür. Bu durumda şu soruyu sormak kaçınılmazdır: İran’da düzen, İranlılar için mi yoksa küresel dengeler için mi inşa edilmiştir? Veliaht Rıza Pehlevi’nin bu bağlamda ABD ve İsrail ile kurduğu ilişkiler de onun en tartışmalı yönlerinden biridir. Özellikle İsrail ziyareti ve ABD’deki temasları, destekçileri tarafından “stratejik zorunluluk” olarak görülürken muhalifleri tarafından “meşruiyet krizi” olarak okunmaktadır. Burada mesele yalnız dış politika da değildir. Mesele, siyasi bağımsızlıktır. İran gibi bir ülkede dış destekle siyaset yapmak pragmatik bir tercih olsa da tarihsel bir riski içinde taşır. Çünkü İran toplumunun hafızasındaki “dış müdahale” yalnızca bir olay değil, bir travmadır. Bu nedenle şu soruyu sormak gerekir: Bir muhalefet hareketi, dış destekle güçlenirken iç meşruiyetini kaybedebilir mi? İran örneği, bu soruya “evet” demeyi zorunlu kılıyor.

Bu tartışmaların ortasında, yakın zamanda yaşanan bir hadise, meselenin ahlaki boyutunu da açığa çıkardı. ABD’nin İran’da bir okulu vurduğu ve yüzü aşkın çocuğun hayatını kaybettiği bir saldırının hemen akabinde, Rıza Pehlevi’nin İran’a yönelik operasyonda ölen Amerikan askerlerini anması ve “İran halkı sizi unutmayacak” mealinde bir mesaj paylaşması, siyasetin hafıza ile kurduğu ilişkiyi sorgulatacak niteliktedir. Burada mesele yalnız bir tweet de değildir. Siyasi bir figür, hangi ölümleri hatırlar, hangilerini görmezden gelir? Bu tür anlar, siyasetin gerçek karakterini açığa çıkarır. Çünkü bazen söylenenlerden ziyade söylenmeyenler daha çok şey anlatır. Ve İran gibi hafızası güçlü bir toplumda, bu tür seçici hatırlamalar kolay unutulmaz. Eğer bir lider, kendi toplumunun acısını öncelemiyorsa hangi toplumu temsil etmektedir? Bu soru serttir. Ama İran siyasetini anlamak için bu tür sert sorular sormak gerekir.
Bu noktada çoğu zaman gözden kaçan bir husus daha var. Mesele yalnızca İran toplumunun Pehlevi gibi figürlere mesafesi de değil. Dış aktörlerin de bu tür isimlerle kuracağı ilişkinin sınırları da önemli. Zira tarihsel tecrübe, dış müdahale sonrası öne çıkarılan fakat toplumsal karşılığı zayıf aktörlerin sürdürülebilir bir siyasal düzen kurmakta zorlandığını göstermektedir. Venezuelalı muhalif lider María Corina Machado örneğinde olduğu gibi dış destekle öne çıkan fakat meşruiyet üretmekte zorlanan figürler, uzun vadede istikrar değil kırılganlık üretmiştir. Bu nedenle ABD’nin, Pehlevi benzeri tarihsel bagajı ağır ve toplum nezdinde tartışmalı isimler yerine, rejim içinden veya sistemle temas edebilen daha “müzakere edilebilir” aktörlere yönelmesi daha rasyonel bir tercih olarak görünmektedir. Çünkü nihayetinde dış politika yalnızca iktidar değişimini değil, bu değişimin meşruiyetini ve sürdürülebilirliğini de gözetmek zorundadır.
İran muhalefetinin en büyük sorunu, rejime karşı olmak kadar rejim sonrası için bir vizyon da üretememektir. Bugün İran muhalefeti parçalıdır, örgütsüzdür, ortak bir programdan yoksundur. Bu durum, diaspora muhalefetinin kronik marazı olan parçalanmayı yeniden üretiyor. Bu parçalanma, Pehlevi’ye iki şey sağlıyor: “en görünür alternatif” olma avantajı ve “bölücü figür” eleştirisini daha kolay üstüne çeken bir dezavantaj. Bu nedenle asıl mesele İran muhalefetinin bir lider mi yoksa bir sistem mi aradığıdır. Eğer cevap birincisiyse İran siyaseti kendi tarihini tekrar etmeye mahkûmdur.

Meşruiyet tartışmasını çetrefilleştiren bir unsur daha var. O da dijital çağın sahte parıltısı. BBC Monitoring’in 2025 sonundaki analizi, Pehlevi lehine yürüyen çevrimiçi kampanyalarda sahte X profilleri, yapay zekâ avatarları ve otomasyonla çalışan hesaplar üzerinden koordineli etki operasyonları iddialarına dikkat çekiyor. Bu kampanyaların rakip muhalif seslere yönelik siber zorbalıkla birleştiğini de not ediyor. Böyle bir “algoritmik taç giydirme” ihtimali Pehlevi’ye pek yaramıyor görünüyor.
Öte yandan, sembolik sermayeyi bütünüyle inkâr etmek de kolay değil. GAMAAN’ın 2022 araştırması, serbest seçim varsayımı altında Rıza Pehlevi’nin isimler arasında en yüksek tercih oranına ulaştığını ve aynı zamanda toplumun “seküler cumhuriyet” ve “meşruti monarşi” arasında bölündüğünü gösteriyordu. Raporda metodolojinin İran içinde okuryazar ve çevrimiçi erişime sahip nüfusu yansıttığı açık. Bu sebeple sonuçlar “mutlak temsil” değil bir “eğilim göstergesi” olarak okunmalı. Yine de bu gösterge, Pehlevi sembolünün kimi kesimler için “bugünün kıt alternatifleri” içinde bir seçenek hâline gelebileceğini söylüyor.

Ve 2026’nın sert gerçeği: savaş. ABD–İsrail saldırıları sonrası Ali Hamaney’in öldürülmesi, bir yandan rejimi sarsarken diğer yandan ülke içinde millî refleksleri de tetikledi. Rejimin baskı kapasitesi, savaşın gölgesinde yeni bir sertlik kazandı. Bu hengamedeki etnik, mezhebî ve ideolojik muhalefet pek yeterli ve uyumlu görünmüyor. Kürt ve Beluç muhalefeti ile bazı Arap ve Türk çevreler, “âdem-i merkeziyet/federalizm” ya da kültürel-siyasal güvence taleplerini öne çıkarırken sürgündeki veliahtın monarşist dili çoğu zaman “üniter devlet” refleksine yaslanıyor. Bu gerilim, muhalefetin ortak program üretmesini zorlaştırıyor. Zira “İran’ı nasıl kurtaracağımız?” ile “İran’ı nasıl kuracağımız?” soruları aynı sorular değildir. Rıza Pehlevi, eğer gerçekten bir “köprü” olmak istiyorsa bu köprü yalnızca geçmiş ile gelecek arasında değil iktidar ile hürriyet arasında kurulmalıdır. Aksi hâlde İran, bir istibdattan diğerine geçiş yapan bir tarih yazmaya devam edecektir.
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.