Savaşın metafiziğinden şiddetin çağına geçiş

Savaşın kategorik reddi hem gerçekçi olmayan hem de meşru şiddet tekelinin hangi aktörde olduğunun bulanıklaştırılması olarak liberal bir ikiyüzlülüktür. Oysa kadim zamanlar savaşı başka bir düşünme ve hayat pratiği içinde değerlendirip yorumlar ve söz konusu yorumlama, içinde bulunduğumuz durumun çarpıklığını anlamamıza bir nebze olsun yardımcı olabilir.
“Bir orduyu kuşattığında ona kaçış yolu bırak ki düşmanın çaresiz kalmasın.” der Sun Tzu, Savaş Sanatı adlı klasik çalışmasında. Genel olarak Tzu veya onun gibi “kadim bilgelere” atıf yapıldığında modern zamanların kötülüğüyle ilgili bir hikâyeye dâhil olmamız kaçınılmaz gibidir. Başka açıdan, Tzu’nun (en azından görünüşte) merhametli seslenişine kulak verdiğimizde içinde bulunduğumuz ve yıkıcı gücü hayli yüksek savaşın sıkıntılı hâli kendiliğinden ortaya çıkacakmış gibi görünür. Oysa durum sanıldığı gibi berrak olmayabilir. Daha doğru bir ifadeyle, kadimle modern arasındaki kıyaslamada önemli olan, “kategorik” bir iyi-kötü değerlemesinin öte, ortaya çıkan farkların hem nedenlerini hem de sonuçlarını doğru bir şekilde yorumlayabilmektir.
Her ne kadar modern dönemde kitle imha silahlarının etkisinin artması ve iki cihan harbi ve akabindeki dünya siyasasının genel hâli modern zamanların gaddarlığına dair anlamlı, yeterli ve gerçekçi bir manzara sunsa da savaşın düz ve alışkın anlamıyla yoğunluğunun arttığını söylemek doğru olmasa gerek.


Bu sebeple burada dikkat etmemiz gereken temel nokta, savaşın hangi anlam çerçevesi içinde yorumlandığı veya anlaşıldığıdır. Siyasal yelpaze içinde savaşla ilgili en olumsuz yargının savunuculuğunu üstlenen liberal pozisyon bizlere, savaşın kategorik olarak “kötülüğünden” bahis açar. Tüm zamanların en büyük savaş teorisyenlerinde Clausewitz’in Savaş Üzerine’de söylediği, “Savaş, siyasetin başka araçlarla [şiddet araçlarıyla] devamıdır.” repliği, liberalizme savaş açan bütün düşünürlerin ortaklaştığı bir cümledir. Zira savaşla barış arasında kurulan karşıtlık “insanlığın bekası”ndan ziyade sermayenin dolaşımı ve güvenliğiyle ilgilidir (en azından başlangıç anında). Ama daha önemli olan, burada bir olay olarak savaşa karar verme tekelinin sadece liberal aktörlerin elinde olmasıdır. Dolayısıyla burada üç kademeli bir maskeleme yahut manipülasyon söz konusudur: savaşın kötülenerek barışın yüceltilmesi, söz konusu barışın ancak liberal (hümanist) bir perspektifle devreye sokulabileceğinin vurgulanması ve son olarak savaşla ilgili liberal müktesebatın yetkili ama sorumsuz bir aktör olarak işaretlenmesi.
Ey kahraman, neredesin?
Bu bağlamda savaşın kategorik reddi hem gerçekçi olmayan hem de meşru şiddet tekelinin hangi aktörde olduğunun bulanıklaştırılması olarak liberal bir ikiyüzlülüktür. Oysa kadim zamanlar savaşı başka bir düşünme ve hayat pratiği içinde değerlendirip yorumlar ve söz konusu yorumlama, içinde bulunduğumuz durumun çarpıklığını anlamamıza bir nebze olsun yardımcı olabilir. Liberallerin kendisinden haz etmediğini fazlasıyla bildiğimiz tradisyonalist ekolün önemli temsilcilerinden Julis Evola’yı dinleyelim:
“Savaşa insani açıdan meşruiyet kazandıran ilke ‘kahramanlık’tır. ‘Savaş, insanın içinde saklı duran kahramanın uyanması için bir fırsattır.’ denmektedir. [Savaşla] gündelik hayatın yeknesaklığı ortadan kalkmakta ve en çetin musibetlerle yüzleşen kişi, ölümle iç içe geçmiş bir hayatın dönüştürücü bilgisini edinebilmektedir. İnsanın bir kahraman olma mecburiyetiyle karşı karşıya kaldığı an, isterse dünya hayatının en son dakikası olsun, şehirlerin tekdüze hayhuyu içinde tüketilmiş ömrün bütün geri kalanından daha kıymetlidir ve terazide sonsuzca ağır basar. Bu en azından maneviyat mevhumu açısından savaşın pasifist materyalizm tarafından, konuyu tek bir boyuta indirgeyerek art niyetli olarak vurgulanan olumsuz ve yıkıcı yönlerini telafi etmektedir.”

Evola’nın vurguladığı noktaya kulak kabartmak gerekiyor. Burada, modern durumu veyazihni tersyüz eden iki nokta var: Bunlardan ilki kahramanlık vurgusu, diğeri savaşın gündelik hayatın yeknesaklığını ortadan kaldıran hâli. İkinci noktayı daha sonra tartışmak üzere bir an için ihmal edip kahramanlık meselesine odaklanalım.
Evola için önemli olan savaşın metafiziğidir. Evola ve daha birçokları için metafizik, genel olarak, modern zamanların materyalist yani her şeyin ifade ettiği derin kapasiteden soyutlanıp içinin boşaltılmasıdır. Bu, basitçe, geleneğin malzemesini oluşturan başta din olmak üzere her türlü anlam çerçevesinin hayatın olağan akışından uzaklaştırılarak yorumlanmasıdır. Söz konusu yorumla birlikteyse sadece ve sadece insanın kendisiyle başlayıp biten bir hikâye dolaşıma sokulmuş olur.
İşte kahramanlık tam da savaşın hangi şartlarda manevileşebileceğini, savaş gibi yıkıcı bir durumda bile ne olursa bu kıskaçtan sıyrılabileceğini bize söyler. Öyle ki savaş Evola için ancak metafizik dolulukla birlikte anlamlı bir hâle bürünür. “Savaşçı eylem hakikaten metafizik bir derinlik kazandığı ve evrensel mükemmelliği yansıttığı noktada içinde tezahür ettiği ırkı da aynı ölçüde evrensel bir gayeye sevk edecektir. Bu ırk, bir imparatorluk kurmaya yazgılı olacaktır.” Evola’nın modern zamanlar öncesine dair verdiği geniş yelpazedeki savaş pratikleri, savaşın manevileştirildiği örnekleri bizlere sunar. Hatta Evola için görünürde birbirine tamamen zıt gibi duran Haçlı Seferleri ile Müslüman fetihleri bu anlamda aynı ruhun bir yansıması olarak tezahür eder. Burada bir tip veya kategori olarak savaşçı, kendisinden daha büyük bir gayeyle birlikte kahraman(lığa)a terfi eder, manevileşir. Başka bir söyleyişle, kahraman dünyevi olanı aşmayla o kırıcı adımı atan ve kendisini söz konusu amaç için feda edendir. Kahraman, sanılanın aksine, kendisiyle başlayıp biten bir hikâyeden çok, kendisi dışındaki bütünlüklü anlam çerçevesinin bir unsurudur. Kahramanı kahraman yapan kendisinden ziyade bu anlam çerçevesi içinde oynadığı roldür. Bu yüzden kahraman, her şart ve durumda kendinden başka ve fazlayı anlatır. Kahraman maddi bir yıkım sürecinin manevileşmesiyle ve bunun bir sonucu olarak, sadece ve sadece kendisiyle başlayıp bitmeyen bir hikâyenin parçası ya da aktörü olunca bu payeyi elde etmiş olur.

Evola’nın bize sunduğu ufuk şudur: Savaşın değişen mahiyetini anlamak için yaygınlığı veya biçimlerindeki farklılaşmadan ziyade bakılması gereken nokta, onun özüdür. Modern zamanlar öncesinde maneviliğin farklı coğrafyalardaki yaygın, olağan ve normal hâlinde savaş, kendisi için değil taşıdığı kahramanlıkla birlikte istenen bir hâldir. Kahramanlığı, kendi varlığının dışına çıkma yahut taşmayla kutsal bir amaç için feda olarak anladığımızda modern zihnin her türlü kutsaldan kurtulma ameliyesinin, savaşın taşıdığı maneviliği de ortadan kaldırdığını anlamak çok da güç olmayacaktır. Dolayısıyla standart bir modern öncesi ve sonrası skalasına içerik olarak savaşı koyduğumuzda karşımıza savaşın değişen teknikleri değil onun özünün ihmal edilmesi çıkacaktır. İşte kahraman, söz konusu bu özün görünür hâle gelişini anlatmaktadır bizlere.
Almanya kırsalında savaş için son çağrı
Dolayısıyla savaşın maneviliği ve kahramanın ortadan kalkması, savaşla ilgili değişen durumları anlamak için hem daha anlamlı bir zemin ve yorumlama imkânını hem de ortadan kalkan bu iki unsurla zuhur eden şiddetin mahiyetini anlamamıza katkı sunacaktır. Modern savaşların geistı ise maneviliğin ortadan kalkmasıyla birlikte yükselen siyasal pratiklerin odağında ortaya çıkar. Yüzyılın başında, siyasal birliğini yeni tamamlamış Almanya’daki farklı entelektüel pozisyonların savaş güzellemeleri bu duruma iyi bir örnektir. Max Scheler’den Rilke’ye kadar Alman entelijansiyasının yabana atılamayacak önemli bir kısmı, savaşın hayatı daha akışkanlaştırdığı vurgusunu yapmaktan geri durmazlar. Onlar için savaş gündelik, olağan ve sıradanlaşan hayatın doluluğunu ortadan kaldıran her türlü pislikten kurtulmanın en büyük teminatıdır. Dahası savaş hayatla düşünce arasındaki kopukluğu da giderecek “salt formalist kılı kırk yaran” entelektüel safsatanın önüne geçerek dünyanın bağımsız, kökensel izleri”ne ulaşmamızı sağlayacaktır. Zira savaş unutulan hayatla, ama daha önemlisi hayatın biricik kardeşi ölümle bizi burun burana getirecek ve böylece, çoktandır anlamını yitiren bu birliktelik tekrar hatırlanmış olacaktır. XX. yüzyılın başında, iki büyük savaşın temel aktörlerinden birisi olan Alman düşün adamları için savaş, ellerinden kayıp giden hayatı tekrar elde etmenin aracı hâline gelmiştir bile.

Gelenek için savaş ve onun temel aktörü kahraman kendisinden fazla olandı ve söz konusu fazlalık, denilebilirse, hayatın olağan akışı içindeki dinî ve kültürel örüntülerle birlikte mümkün hâle geliyordu. Oysa, şimdi vakit her türlü mistifikasyondan tiksinme ve ondan kurtulma çağıdır. Zaman; aydınlanma, Kant’ın o zarif ifadesiyle, “insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu ergin olmama durumundan kurtulma” çağıdır. Bir parola olarak her tarafa asılan, “Aklını kullanma cesaretini göster!” sözüyle yankılanan insanlığa cevap, Almanya kırsalında savaşın geri çağrılması şeklinde aksi seda bulur. Bu ise olaylar içinde kaybolan insana sesleniştir ve giderek anlamsızlaşan hayattan kurtulma reçetesidir. Her ne kadar söz konusu çağrı, artık sahte anlamlarla birlikte yürütülüyor ve manevilikten azadeleşen savaşın şiddetle yüklü özü her tarafı kuşatıyor olsa da savaşla hayat ve insan arasında kurulan ilişki fazlasıyla önemlidir. Bu, kaybın hem mahiyetini hem de büyüklüğünü anlatan kıymetli bir göstergedir.
Zira burada manevilik, savaşın asıl amacını da insana hatırlatır. Bunca sıkışan insanlığın bir savaş yani olağan akışı yerle bir edip ortadan kaldıran keskin kılıçla birlikte söz konusu daralmadan çıkılabileceğini fark etmesi hiç de yabana atılacak bir durum değildir. Ama öte yandan savaş ve kaybolup giden hayatı tekrar sahneye çağırma, sekülerlik baltasının insanın iki kanadından birisi olan öte dünyayı koparıp atmasıyla hedeflenen amacı gerçekleştirmek pek mümkün olmayacaktır. Daha doğru bir söyleyişle, kadim zamanlarda kahramanını ortaya çıkartan manevilik hayatı savunurken modern savaş edimlerinin temel amacı, ne kadar istese de, hiçbir zaman hayatın kendisi olmayacaktır. Zira hayat, sahte tinsellikler (bireylerden daha büyük olan uluslar için kendini feda gibi) birlikte kurulabilecek yapay bir amaçlılıktan ziyade, öte dünyanın her an yanı başında olunan, onun gölgesinin insanların yüzünden hiç eksik olmadığı bir bütünlükle birlikte anlamlı olacaktır. Bir Latin atasözünün yerli yerinde tespitiyle; “Kılıcın kestiğini merhem yapıştıramayacaktır.”

Tam da bu noktada Rudiger Safranski’nin varoluşçu ve iyi bir Hıristiyan olan Gabriel Marcel’le ilgili tespitlerini hatırlamakta fayda var: “Marcel [‘Özgür insan nedir?’ başlıklı denemesinde] şu soruyu sorar: ‘Baskı, nasıl olup da faşizm ve Stalinizm gibi totaliter sistemlerde yerleşebilir?’ Yanıtı da şudur: Baskının zafer kazanabilmesinin nedeni sekülerleşmenin geriye, dünya içindeki amaçları gerçekleştirmekten başka bir şey bırakmamış olmasıdır. İnsan böylece kayıtsız şartsız dünyaya teslim edilmiştir, öyle ki sıçrama yapan, dünyayı olduğu gibi aşan niyetleriyle insan dünya içindeki amaçlarını mutlak bir şey olarak ilan etmek ve bundan kendi putlarını yapmaktan başka bir şey becerememiştir.”
Sonuç olarak der Safranski, Marcel’den hareketle aşkınlık insanların sırtından, birbirleri için her şey olma yükünü alan ilişkidir. İnsanlar varlık eksikliklerini birbirlerinin sırtına yıkmaya ve dünyada kendilerini yabancı hissettiklerinde karşılıklı birbirlerini sorumlu tutmayı bırakabilirler. Artık o kadar korkuyla kimlikleri uğruna savaşmaları da gerekmez çünkü sadece Tanrı’nın onları gerçekten tanıdığına inanabilirler. Bütün bunlarla, bu aşkınlık yabancılık bilincini uyanık tutarak ve hatta kutsallaştırarak insanın dünyaya gelmesine yardımcı olur. İnsanın canla başla kök salmasına engel olur ve ona, vizesi sınırlı bir konuk olduğunu hatırlatır. Böylece ondan güçsüzlüğünü, sorumluluğunu, yanılabilirliğini ve suçlanabilirliğini itiraf etmesini talep eder.
İnsan sadece insana yaslandığı yahut öte ile ilişkisini iptal ettiği oranda kaçınılmaz olarak kendi üzerine kapaklanacak ve kendi sınır durumuna ulaşacaktır: Bu dinin, tam olarak konuşacak olursak temel, ilksel ve iptal edilemez anlamıdır.
Marcel’in bize sağladığı ufukla birlikte belirteceksek cihan harbinden önce Almanya’da, daha sonra ise her tarafta yaygınlaşan savaş fikri, hümanisttir, yani Varlık olmaksızın insan fikrinin bir tezahürdür. Bu anlamda, savaşın hayatın kaybolan anlamını ortaya çıkaracağını düşünen ve inanan Alman entelijansiyasının savaştan tiksinen liberal kavrayışla arasında (esastan) bir fark yoktur. Her iki durum için de insanın Varlıkla olan bağını kopartarak sordukları, “İnsan nasıl kurtulur?” sorusu, daha en başından Varlığın, hayatın ve insanın anlamını ıskalamayla sonuçlanır. Marcel’in yerli yerinde ifadesiyle, “insan sadece aşkınlığa bağlı kaldı ölçüde özgür olabilir ve özgür kalabilir.” Bu bağın olmadığı bir zeminde ise savaşa karşıt olmayla savaş yanlısı olmak, olsa olsa basit bir “siyaset” ayrımına denk düşer.

Erdemli terör ya da yaşasın şiddet!
Evola’nın hatırlattığı ve öte dünyanın işin içinde olduğu kadim zamanlarda, savaşla hayat arasındaki ilişki veya temas henüz yitirilmemiş ve devam ediyordu. Söz konusu bağ da hayatla ölüm arasındaki ilişkiydi esas olarak. Denilebilir ki savaş, olabildiğince doğal hâliyle, hayatla ölüm arasındaki yegâne olmasa da en kuvvetli bağdı. Modern zamanlarda, örneğin Almanya kırsalında savaşla birlikte akışkanlaştırılmak ve her türlü formellikten kurtulmak istenen hayat tek kanatlı, seküler bir hayat vaaz ederken kadim dönemlerdeki savaş, hayatla kopmaz bir bağ içindeydi. Daha doğru bir deyişle, modern bireylerin konformist kavrayışının savaşı kategorik olarak reddi, hem hayatı bir bütün olarak kavrayamamalarının hem de ölümle aralarına koydukları mesafenin bir sonucuydu.
Kadimler için hayatla savaşın iç içeliği, ölümle hayatın birlikteliğini anlatmaktaydı. Modern savaşların yıkıcılığının bunca artması, hümanist tutum alışla birlikte ortaya çıkan manevisizleşme, maddi iktidar ve manevi otorite arasındaki kayıp ve bunun sonucunda insanın başıboş kalışının bir bakıma doğal bir sonucuydu. Zira burada bireylerin sahte sözleşmelerle kendilerini egemene bağlamaları, onların her türlü dünyevi güç karşısında boyun eğmelerini kaçınılmaz kılıyordu. Hayatla ölümün birlikteliğini anlatan savaş fikrinin, insanı “aptal bir köle”ye dönüştürerek onu “kutsal savaş” için bir piyon olarak kullandığı anlayışı, insanı, her türlü bağlarından kopartarak yersiz yurtsuzlaştıran ve sadece dünya bağımlı bir özne hâline getiren hümanist/seküler propagandanın bize dayattığı bir anlatıdır. İnsanı anlamlı bir öte dünya fikrinden uzaklaştıran, onu bir kahraman olma imkânından kopartan ve sözde özgürleştiren modern fikriyat, “İnsan ne için savaşım verilebilir?” sorusunu çoktan unutturmuştu. Bu, savaşın özündeki anlamın unutularak onun insani kapasiteleri harekete geçiren ve tamamlayan bütünlüklü kavrayışının yerini, her türlü ulvilikten kopartılarak çıplaklaştırılması ve onun salt bir şiddete dönüştüğünü anlatmaktadır. Gelinen noktada kahramanlık, kendini gerçekleştirme, hayatla ölüm arasındaki ilişkinin bir bağı olarak kutsal savaş ortadan kalkmış; egemenin, artık her türlü korunaktan yoksunlaştırılmış bireyleri kontrol altına aldığı bir şiddet sarmalı her tarafı çoktan kuşatmıştır.

Stefan Zweig’ın felsefe ve edebiyat dünyasının farklı figürlerinin hikâyelerini anlattığı çalışmasına verdiği isimle kendileriyle savaşanlar yahut aktüel bir fiil olarak kendisiyle savaşmak bize, savaşın kutsallıktan arındırılıp içeriğinin yalnızca şiddetle doldurulduğu modern Avrupa fikriyatının genel manzarası için iyi bir alegorik ipucu sağlamaktadır. Zira kendisiyle savaşmak, mezkûr topraklar için dönüşümlü bir şekilde, bireyden topluma ve oradan bir egemen örneği olarak devlete kadar bütün aktörlerin temel durumuna dönüşür. Nietzsche’nin güç istencinden Freud’un savaş, kültür ve ölüm üzerine analizlerine, devamında bir günah keçisi olarak Heidegger ve onun düşün çabasının “totoliter” ve “kapatıcı ve açıklıktan uzak” olarak kabul eden Levinans’tan Agamben’e varıncaya değin Batı düşünündeki birçok tavır, gücü yalnızca güç için istemenin her tarafa yayıldığı bir dönemde ortaya çıkan kaos ve karanlığa karşı çıplak kalan insanı korumaya çalışmanın örnekleridir bir bakıma. Söz konusu kaotik durumun temelinde yatan unsurun, kutsallığı iptal eden düşünümden kaynaklandığı hesap edildiğinde duruma trajik boyutu daha net bir şekilde açığa çıkacaktır. Başka bir söyleyişle ifade edildiğinde, kutsallığa dair bütün nosyonlardan tiksinen Avrupa fikriyatının her türden otoriteye karşı verdiği savaş, bireyi -sanılanın aksine- özgürleştirmemiş, Clausewitz'in cümlesini tersine çevirerek söyleyecek olursak, “Siyaset, savaşın başka araçlarla (şiddet araçlarıyla) devamıdır.” ile sonuçlanmıştır. Modern Avrupa’nın kendisi dışında kalan her yeri talan etmesi, zaman içinde farklı formlarla sömürgen ve kolonyal bir tasavvurla bütün dünyanın bir şiddet sarmalına dönüştürmesi ve nihayet savaşın içinin boşaltılarak, insanın kahramanlıkla olan bağının kopması, her türlü ideal formun tu kaka ilan edilmesiyle onun, dünyanın geri kalanı üzerinde dolaşan tek gerçek hayalet olan modern Avrupa şiddet makinesinin, Tanrı’yı öldürdüğü bir zeminde egemen siyasanın güçsüz bir aktörü hâline gelmesiyle sonuçlanmıştır.


Modern Batı siyasası içinde Schmittçi “egemen(lik)” kuramının liberal dünya tarafından fazlasıyla eleştirilmesi ve savaştan çokça tiksindiğini bildiğimiz Schmitt’in egemeni “olağan üstü hâle karar veren” olarak tanımlaması, siyasetin hem devletin (“Siyasal kavramı, devlet kavramından önce gelir.”) hem de savaşın yerine alması kahramanın ortadan kalktığı bir dünyada fazlasıyla anlamlıdır. Schmitt’in “Siyasal eylem ve saikleri açıklamakta kullanabilecek özgür siyasal ayrım, dost-düşman ayrımıdır.” sözü kadim zamanların “kahramanlık” örüntüsüyle ilgili dip bir akıntının izlerini taşısa da “savaşçı ilkenin manevileştirilmesi”ni salık veren Evola’nın kavramsallaştırma ve anlatısından fazlasıyla uzaktır. Aradaki farkı anlamak, “Egemenin hangi şartlara dayanarak olağanüstü hâle karar verir?” sorusuyla daha aşikâr olur. Doğru bir ifadeyle, savaşın siyasetin bir aparatına dönüştüğü bir zeminde asıl önemli olan bir istisna hâli olarak savaş değil devreye koyulan savaşın tam olarak ne anlama geldiğidir. Her ne kadar her iki figür de örtük olarak “liberal” olanla gövdeden bir hesaplaşmaya girişmiş gibi dursa da Evola’nın -denilebilirse- ontolojik eleştirisinin öznesi olan kahramanla egemen arasındaki fark, bize ontolojik yitimin miktarını da söyler. İçinde barındırdığı toplumun bütün unsurlarını baştan aşağı kat eden, yalnızca “yukarıdakilerle” sınırlı olmayan ve dünyevi olanın öteyle bağını sağlayan kahramanının savaşı; liberal ayak oyunlarıyla içi boşaltılan siyasal kavramının yeniden “hak ettiği değere” kavuşturulmasını ve dağıtılan gücün sahibine iade edilmesini murad eden ve anti-hümanist ama bir o kadar da anti-seküler egemenci teoriyle esastan farklıdır. Bu noktada, liberal pozisyonun hem Batı hem de Batı dışındaki her türlü otoriterlik hikâyesi ve bunun temel aktörleri (Evola, Schmitt vs.) olan figürlere itirazları ihmal edilebilir farktır sadece. Liberallerin, özünde aynı düşünsel pozisyonun (kelimenin gerçek anlamıyla seküler) bir devamı olan Schmittçi egemenlik fikrine olan itirazları, bireyin egemenliğini (ki bu modern birey kelimenin gerçek anlamıyla Yahudi’dir) ortadan kaldırdığı için değil egemenin şiddet tekelini tek başına ele almasından duyulan korkudan dolayıdır. Şirazesi boşalmış egemenin, sahte kutsallarla birlikte şiddeti tekeline alması ise, her türlü kutsal savaş ve kahramanlık anlatısının için boşaltılması ve anlamlarının ters yüz edilmesi içindir.
Sembolik şiddetten soykırım makinesine
Her türlü kutsaldan soyutlanan ve artık bir şiddete dönüşen savaşsızlık çağında ortaya çıkan seyirlik ve oyunvari savaş simülasyonlarıysa bize ne türden bir kötülüğün içinde olduğumuzu daha net bir şekilde göstermektedir. Bu, maneviyat eksikliğiyle başlayıp bir tip olarak kahramanın içinin boşaltılmasıyla devam eden, felsefi ve düşünsel alandaki her türlü hakikat tartışmasının kapı dışarı edilerek sahte otorite ve egemenlere teslim olunmasıyla kemaline varan süreğen hikâyenin kaçınılmaz ve doğal bir sonucudur. Karşımızda ahlaki olarak adlandırılabilecek her türlü itirazın daha baştan iptal edildiği bir düzenek vardır. Oysa Gabriel’in yerinde ifadesiyle “Sadece iki dünyanın vatandaşı kaldığımız sürece insani dünyanın insaniliğini koruyabiliriz.” Dolayısıyla mesele, ilk andan itibaren zedelenmiş ve bütün dayanakları elinden alınmış ve kutsalla her türlü bağı kopmuş kadüklük olarak “savaş karşıtı” hümanist tavrın baş edebileceği bir durum olmaktan çoktan çıkmıştır. Daha doğru bir ifadeyle şiddet, dünya üzerindeki her türlü aktörün yapıldığı temel malzeme olmuşken bu malzemenin en şeffaf unsuru olan birey veya toplulukların savaşa karşı çıkması nereden bakarsınız hüzünlü bir hikâyedir. “Bir orduyu kuşattığında ona kaçış yolu bırak ki düşmanın çaresiz kalmasın.”ı salık veren kadim pratiğin tersine, kendisiyle savaş(tırıl)anların ortaya çıkardığı kaos, düşmanını çaresiz bırakan zihnin bir devamıdır ne yazık ki.

Peki bütün bu manzara bize geldiğimiz noktada ne söylüyor? Savaşın “metafizik” boyuttan soyutlanması elbette modernliğin neredeyse kaçınılmaz bir sonucuydu. Söz konusu demistifikasyon, savaşın hem hayatla kurduğu bağı önce zedeledi ve ardından tamamen koparıp attı hem de savaşı bir manipülasyon aracı hâline getirdi. Savaş gibi doğası gereği zor bir sınavı, söz konusu metafizik unsurlardan temizlemek onun taşıdığı yıkıcı kapasitenin önünü tamamen açtı. Daha doğru bir ifadeyle, savaşı olası her türlü amaçlılığından hayatla, değer ve hakikatle olan bağından koparıp attı. Aktörel bazda savaşın sahipleri devletler olarak belirginleştirilip işaretlense de aslında durum, savaşın söz konusu metafizik değerlerden kopartılmasıyla bir anlamda sahipsiz, daha doğrusu belirsiz kaldı. “Savaşı isteyen gerçekte kim?” sorusuna gündelik siyaset ufkuyla verebildiğimiz cevapların her halükârda yetersiz ve anlamsız kalmasının temel sebebi, bir bakıma, savaşlarla birlikte ortaya çıkan “organize kötülük” ufkunun hem yeterince anlaşılamaması hem savaşın sadece (küçük harfle) siyasetin bir aparatıymış gibi anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Oysa savaşın metafizik unsurları, onun olası tehlikelerinin de bir bakıma kısıtlanması anlamına gelmekteydi. Şimdilerde, yalnızca ve yalnızca birer öğüde indirgenmiş ve fazlasıyla geçmişe karışmış savaşla ilgili ahlaki diskur demetleri, savaşın ontolojik statüsünden neşet eden ve savaşın ne olmaması gerektiğini ne olursa bir zulme dönüşeceğini ve nihayet savaşı nasıl anlayıp yorumlanacağıyla bir anlam çerçevesi vaaz etmekteydi.
İşte, savaşın bütün bu manzara içinde bir zulüm aracına dönüşmesini anlatan şiddet, böylesi bir ortamda mümkün olabilmişti aslında. Savaşın yerini şiddete bıraktığı şartlarda karşımıza çıkan manzaranın fazlasıyla manipülatif, belirsiz, bulanık ve nihayet müphem olması ise hiç de şaşılacak bir durum değildi tahmin edeceğiniz üzere. Uzunca bir zamanıdır, ait olduğu siyasal blokla birlikte zikredilegelen “Batılı değerlerin”, kendini tam da hakikatin yanında yer alınması gereken savaş anlarında ortadan kayboluvermesi bize nasıl ikiyüzlü ve alçakça bir evrede olduğumuzun açık bir göstergesidir.

Dün hayat için ölümle iç içe, bir kahramanlık pratiği olmaya fazlasıyla namzet savaşın bugün yerini çokça manipülatif, her türlü değerden yoksun ve bütün örneklerinde hızlıca bir soykırım makinesine dönüşen şiddete bırakması söz konusu arındırmanın tipik bir sonucudur. Yıllar önce Baudrillard savaşın artık “imkânsız” bir olay olduğunu söylemişti; hakikatin ortadan kalktığı, ekran başında izlenen, belki de en kuvvetli “simülasyon” örneği olduğu durumları uzun uzadıya analiz ederek. Zaman onun hem haklı hem haksız çıkardı: Evet, savaş şimdilerde bir temsil ve simülasyon düzeneğinin içinde gerçekleşir ve dolayısıyla çoktan murad ettiğinde fazlalığı anlatır. Ama öte yandan Baudrillard fazlasıyla haksızdır çünkü savaş yerini çoktan şiddete bırakmış ve sadece temsili, oyunvari ve sembolik değerler ekonomisi içinden yorumlayamayacağımız, fazlasıyla “gerçek” bir durum olarak kendini yeryüzünün her bir yerine dayatmaktadır. Bir somut durum olarak bugün Gazze’de olanlar, savaşın mutlak yokluğunda ama şiddetin mutlak tekelinde, açığa vurduğu ve gizlediği bütün hakikatlerle her türlü sembolik yorumlama pratiklerini aşan, mutlak eylemsizlikle sonsuz zorbalığın aynı hikâyenin bir parçası olduğu ve nihayet savaş sonrası dünyada dolaşıma sokulan ve şiddetin aktörlerini perdeleyen düzeneğin yırtılıverdiği yeri bizlere anlatmaktadır.
Kahramanının öldüğü, hakikatle bağının koptuğu, hayatla ölümü birbirine bağlayan ve her türlü metafizik unsurdan kopartılarak aramızdan ayrılan savaşın birliği yerini, şiddetin (garip ama gerçek) her tarafa yayılan, dağılan, her birimizde tezahür eden parçalılığına bıraktığı bir dünya, artık temsile gelmeyen, simüle edilemeyen, bakıştan ve düşünmeden hızlıca kaçarak kendini muhafaza eden bir hakikate taşımıştır bizi.

Şiddetin her yeri çoktan ele geçirip olağanlaştığı ve her birimizin damarlarında dolaşarak bizi takatsiz bıraktığı zaman dilimlerinde korkmadan söyleniliriz öyleyse: Savaş bitti, dağılabiliriz.
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.