Şehir hayatında sokak kültürü ve birlikte yaşama

Cihan Aktaş
09:00, 13/02/2026, CumaG: Güncelleme: 09:00, 13/02/2026, Cuma
CategoryNihayet
Nihayet Dergi
Şehir hayatında sokak kültürü ve birlikte yaşama
Sevilmemiş şehrin sokakları

I- Geçmiş hiç ders olmuyor bu ülkede, bir günün beyliği beyliktir zihniyeti yüzünden. Bölük bölük acı çektiriliyor insanlara ve kervanın yolda düzene sokulması hesabıyla her şey şimdide olup bitiyor. Nasıl acılar yaşarsa yaşasın ülke, daha kötüsü olmasın diye bir unutma programına yöneliyor insanlar, umarsızca; gençler acıları yüklenmesin, kinle karartmasın yüreklerini diye. Telafisi hiç de kolay olmayan acılar yaşandı, yaşanıyor. Ancak en sade bir şekilde mecbur olunan şey barış, her şeye rağmen barışmak. Barışın yolu da siyasetten daha çok sokaklardan geçiyor. Gelgelelim sokaklar da ölümcül vakalardan geçilmiyor. Trafik cinayetleri, eski eş veya sevgili şiddeti, çete çatışmaları…

“Sokaklara ölüm” Le Corbusier’in sloganıydı. Yüksek modernist mimarlığın güçlü temsilcisi, sokaktan yükselen eğitimsiz sesler kabul edilemez bulurdu. Tasarlanamaz, öngörülemez bir mahiyeti vardı sokak karşılaşmalarının ne de olsa. Eviyse içinde yaşanan bir makine olarak görürdü Le Corbusier. Yazlık evini mutfaksız tasarlamıştı; bu bağlamda Cumhuriyetin 1930’lardaki ev tasarımına denk düşüyor bakışı: Ev ve sokak, kamusal alan ve mekânlardaki yoğunlaşma hedefi adına daraltılmalıydı. Gelin görün ki aynı Le Corbusier, Mustafa Kemal onu İstanbul’un kentsel dönüşümü projesi için davet ettiğinde Suriçi’nin korunması şartını koşacaktı. Gerçi daha sonra bu daveti kabul etmediği için pişmanlığını dile getirdi. Hayatı boyunca hep faal, her zaman popüler olsa da fikirleri ne sokakları değiştirdi ne de evleri.

Farklı halkların yüzyıllarca aynı çatı altında yaşayabilmesinin çeşitli açıklamaları neticede aynı kapıya çıkıyor: Farklılık sebepleri olgunlukla kabul görüyordu. Osmanlı’nın labirent sokaklarındaki çok seslilik imkânına değinir Stefanos Yerasimos, “Müslüman Uzamında Sınır Çizgisi ve Geçit” isimli metninde. Farklı sesler ve kimlikler bir taraftan kendiliklerinde derinleşirken tanımalar sivrilikleri törpüler, yeni öğrenmeler bilinci durular.

Gelgelelim şehre özgü mekânlar bir hayli başkalaştı Osmanlı çağından bu yana; son otuz yıl içindeyse özellikle sokaklar çocuklar için tekinsiz geçiş alanları hâline geldi. Sokak cinayetleri, balkondan düşüp ölen kadın vakaları durduk yerde artmış değil: Geniş ailenin ve komşuluk ilişkilerinin aşınıp yok olmasıyla kamusal ile özel alan arasındaki uzlaşımsal bölge eridi. Müslüman toplumların yüzyıllar boyunca oluşturduğu -Yerasimos’un “peteksel bir ağ” olarak tasvir ettiği- şehir dokularının geliştirdiği vakit geçirme alanları büyük projelerin baskısıyla tahrip edildi veya işlevsizleştirildi. Simon O’Meara da Fes’i konu alan Mekân ve Müslüman Şehir Hayatı isimli kitabında irdelemiştir bu dolambaçlar oluşturan peteksel ağları. O’Meara dolambaç duvarlarının değişmeceli değil çok daha öte somut hayatla ilgili kaygı ve ilkelere karşılık geldiğini anlatır bu kitapta. Sosyal ve dinî boyutların, hukuki boyutların yanı sıra “hayâ duygusu” açısından bu duvarların ne anlama geldiğini irdeler.

II- Hemen her gün olmasa da arada bir karşılaştığınızda karşı kaldırıma geçen biri zamanla sizi düşüncelere salmaz mı, aklı kim bilir nerede, diye? Unutursunuz çok geçmeden, aynı sahne benzer şekilde yeniden yaşanıncaya kadar. Tanışmıyoruz ki, niye bu öfke, diye sorar, tartışmaya açarsınız durumu zihninizde: Kişilere değil benliğinde yer etmiş kategorilere yönelik o tepki. Yerlilerin yabancılara, zenginlerin birer tehdit gibi gördükleri yoksullara, ırkçıların öteki yerine koyduğu kökenden insanlara yönelen bakışında olduğu gibi hem nefret var o bakışta hem de yeterince uzağa itme gücünden yoksunluğun öfkesi. Elinde olsa sokmazdı “benim gibileri” bu semtten içeri, elinde olsa sokakları -90’larda vuku bulduğu üzere- kamusal alan diye ilan ederdi ki başörtülüler geçemesin. Babasının malı değil semt sonuçta, ama kurucu unsurları ve adı daha güçlü bir aidiyet hakkı imliyor olmalı ona. Havadar, caddeleri sokakları geniş, yeşil alanı bol, ta 90’larda böyle bir düzenle kurulduğu için. Her yerdesiniz, her şeyi kendinize benzetmeye çalışıyorsunuz, diye sorgulamaya başlardı hasbelkader konuşmaya başlasaydık. Bakışları yaklaşmama izin vermiyor, belli ki öfkesi “benim gibilere” söz geçiremeyeceği kanısıyla da tırmanıyor.

Bense onu veya başkalarını dışlayan veya kendime ve benzerlerime ayrıcalık tanıyan bir hukuk düzenini asla savunmadığım gibi, onun benden daha az söz ve eyleme gücüne, benden daha az bir saygınlığa sahip olması gerektiğini de düşünmedim hiç. Tersine, aksi yönde görüş ifade ettim, yazdım, eyledim. Çağırdılarsa gittim aralarına, konuştum. Bu şekilde bir tutum izlediğim için de güya aynı kesimliğe özgü duyarlıklar adına hakaretler işittim, aynı kesimden olduğumuz söylenebilecek kişilerden ve benzerlerinden sosyal medyada linçlendim. Beytülmalda herkesin aynı hakka sahip olduğunu yazmaktan, bize haksızlık edenlere benzememe sorumluluğunu hatırlatmaktan ve bu sorumluluğun göz ardı edilmesinin toplumsal devinimi ketleyeceği görüşümü vurgulamaktan geri durmadım. Geçmişte yaşadığımız haksızlıklar asla tükenmeyecek bir meşruiyet kaynağı olamaz, bunları da dile getirdim her fırsatta.

Başka türlüsü de elimden gelmezdi ki, en baştan itibaren buydu istikametim. Öyle ya, insan niye ısrarla okur, yazar ve düşünür ki... Ve insan bir taraftan haktan hukuktan dem vururken nasıl olur da her konuda sürekli kendini haklı görür? Vasat ümmet bilinci olguları sürekli yeniden okumakla mükellef kılar kişiyi, gurur meselesi yapmadan, kibre tevessül etmeden. Hiçbir yüzde elli diğerinin varlığını yok sayarak sahici bir varlık sergileyemez sokaklarda, kamuda ve siyasette.

Öyle işte, yaşlıca kadın geçip giderken beni sorulara boğuyor. Postaneye gitmek üzere yola çıkmışken en yakın parka sapıyor ve düşünceler içinde tur atıyorum. Afet Ilgaz’ın ta 1960’larda Başörtülüler kitabında ortaya koyduğu egemenleri hazıra konduran bir sınıf kibri geliyor aklıma. Aşağı bir sınıf tanımlarsınız, hiç çaba göstermeden bir üst kimlikle yaşama fırsatını yakalarsınız ama bu tür sahte bir sıçrama varlığınızı güçten düşürür, er veya geç. Kendinizi ezelden kurtulmuş veya seçilmiş sayınca da benliğinizi yoksullaşmaya ve çürümeye teslim edersiniz. Hayatı hep ezberlerle okuduğunuzdaysa döneme özgü yepyeni sorulara cevap vermeye yetmez kelimeleriniz.

III- Sokak geniş değil, üstelik iki tarafında da arabalar park etmiş. Çöp kutusu aralıklarındaysa kirli bir sızıntı atlaya zıplaya yürümeyi gerektiriyor. Erkenden hava almaya çıkarılmış köpeklerin dışkıları da cabası. Bir şehir böyle sevilmez, İstanbul sokakları yalnızca idari alanda ortaya çıkan sorunlar yüzünden değil şehir halkının hor kullanımı yüzünden de solgun, kirli, yıpranmış. Bu tür mekânlar elbette tekinsizleşir de zamanla. Hâlâ iç açıcı manzaralar sunan sokaklar hiç yok değil elbette. Temizlik anlayışını dışarı çıkınca evde bırakmayan insanlara borçluyuz bunu da.

Sokağımda göz aşinalığını takiben selamlaşmaya başladığım birkaç kadın var. Biri yürüteçle geçiyor, zayıf ve kemik erimeli. Bacakları çarpılmış. Hayat enerjisine hayranlık duyuyor, gördüğümde selamına duruyorum. Bir başkası her sabah 11.00’de torununu parka götürüyor, benim gibi bir anneanne. Biri de var ki kemikleri çarpılmış onun da, hemen her gün ellerinde çöp kutularından topladığı plastik şişelerle geçiyor. O plastik şişeleri ne yaptığı hakkında bir fikrim yok ama herhâlde faydası dokunuyor halka. Ufalıp yayılmış iskeletine teslim olmadan, hızlı hızlı yürürken bütün şehre ve en çok da kendisine karşı, hâlâ yaşıyorum, yapacak çok işim var, bir dakikamı olsun boşa geçirmiyorum, diye haykırırmış gibi geliyor bana.

Emekli ve dul maaşı olmayan yaşlı yalnız kadın sınıfından kimileri de ya evdeki acizlerin karnını doyurma ya da bir işe yarama kaygısıyla semt merkezinde dört dönüyor. Biri de var ki beş yıldır tanıyorum, çok yaşlı, seksenine varmıştır şu sıralar ama hâlâ sokak sokak geziyor, göz göze geldiği insanlara ailesinin başına gelen tatsız olayları -her seferinde bir başka içerikle- anlatarak halktan destek umuyor; bir tür güncel sanat performansı sayılabilir aslında sergilediği. Köşe başında tezgâh açmış biri, arkasını inşaatın eternit duvarına dayamış. Tezgâhında bulunan giysi, takı, çizme ve ayakkabılarda elden düşmeliğin tozu hissediliyor. Kaldırımla inşaat arasındaki henüz toprak olan zemine attığı iskemleye oturmuş, önündeki çuvalda bulunan bayat ekmekleri kuşlar için ufalayan kadınla çay içerek lafladıklarını görüyorum. O bayat ekmeklerin kuşlara iyi gelmeyeceğini öne sürenlere cevapları hazır: “Kuşlar senden benden akıllı, dokunacak olanı ağzına sürmez.” Bir başka kadın, yine kemik erimesi çağında, parkın köşesinde hazırladığı sırça köşkte kedileri besliyor.

Köpek besleyen kadınları sabahın dokuzunda apartmanlar arasındaki kuytularda görürsünüz. Bu gönüllü hizmetliler ordusunun çoğu birbirine benziyor giyim kuşamları, beden dili ve davranışlarıyla. Ne yerleşik şehirliler ne de köylüler gibi giyiniyorlar. Kot pantolon üstüne yemeni, bol bir pantolonun üstüne desenli bir tunik… Layıkıyla yaşanmasa da aşılmış bir hayata özgü hayallerin enerjisiyle dolular.

Hayat onlara lütufkâr davransa, şansları yaver gitse de belki bir yerde hata edip köşeye sıkışmışlar. Kalabalık bir evde yaşıyor olsalar da yalnızlaşmışlar. Şehirden, okullardan, kültürden alacaklılar. Evde kendi derdine düşerek boğulmaktansa bir işe yarama fırsatının ucundan tutarak sokağa atıyorlar kendilerini, canhıraş. O açıdan bakılacak olursa şehrin karmaşası içinde hafifsenen sorunları üstlerine alırken kendilerine de şifa sunuyorlar. Sokaklarda neler olup bitiyor, daha ince bir dikkatle takip edebilir mi kimse? Üç ay sonra yurtdışından döndüğümde, bir haziran öğlesinde karşıma çıktı iki elinde bidonlarla gidip gelen. Hayrola abla, görünmüyorsun, dedi. Duygulandım hemen, sözü uzattıkça uzattım.

IV- Sokaklar bazen kendini iktidarın yargıcı bilenlerce dar edilir ötekileştirilen kesimlere. 1988’de Ankara’da, Küçükesat’ta bir sokaktan geçiyordum, yanımda üç yaşındaki kızım. Yolun öte tarafından da siyah paltolu fötr şapkalı bir adam geliyordu. Uzaktan dik dik baktı bize, tam yanımdan geçerken de “Her yerdesiniz yahu, bitmediniz bir türlü, hiç yakışıyor musunuz şu sokağa!” diye bağırdı. Donup kaldım bir an, daha önce benzeri sataşmalara maruz kalmış da olsam bu sefer yanımda kızım vardı. Orada yalnızız, üzerine varsam, iri yarı adam, bir de nefretle bakıyor. Geçip gitmeyi yeğleyince de duymazlıktan gelmek ağrıma gidecek “Evimin sokağındayım beyefendi, ya siz hangi hakla bağıra bağıra sorguluyorsunuz beni?” diye sormak istedim, yargıç mısınız yoksa… Ankara’ya yeni taşınmıştım, bir kararsızlık anı yaşadım, yanımda kızım olduğu için. Adam da geçip gitti Tunalı Hilmi’ye doğru.

İstanbul’da olsa daha mı rahat davranırdım? Muhtemelen. Gerçi orada da yakın tarihlerde Cağaloğlu’nda başörtülü bir öğretmene okkalı bir tokat atmıştı adamın biri, sizin buralarda dolaşmaya ne hakkınız var diye…

Bu karşılaşmadan hareketle yazdığım “Teşekkürü Hak Ettiniz Bay Yargıç” başlıklı öykü aynı yıl Aylık Dergi’de yayımlanmıştı.

Yıllar yılları kovaladı, sataşmalar yeni gerekçelerle tedavüldeydi hâlâ. 2000’lerin başları… Başıbüyük Caddesi yokuşunun başında bir arkadaşımı beklerken gözüme aşina gelen bir kadın tam karşımdaki sokaktan koşarcasına yaklaştı bana doğru, bir taraftan da bağırıyordu: “Ülkeyi Amerika’ya sattınız, parçalanacak, memnun musunuz?” “Ne alaka?” diye sordum. Hem de kimdik ki “biz”? Tabii, başörtülüydüm, sırf o nedenle her türlü sorguyu hak ediyordum ona göre. Yıllar yine yılları kovaladı. Bu soruyu soran kadın değilse de o dönemdeki çevresi, onun “ülkeyi Amerika’ya satma” diye tanımladığı politikalara farklı bir gözle bakmaya başladı.

İrkiltici bir soru, şaşırtıcı bir sahne, apansız bir karşılaşma; gören gözler için sokak hâlâ esin yağdıran, eğiten mekân. Kamusu, salonu, etiketi olmayan kadınlar için sokak bazen bir panel masası bazen bir meclis kürsüsü bazen çayhane. Çöpten geçilmiyor ortalık bugünlerde, Allah’tan hurdacılar çöp olmayabilecek her şeyi ayıklayıp şehrin kirli yükünü hafifletiyor. Baudelaire Modern Hayatın Ressamı’nda boşuna paçavra toplayıcılarından “modern şehrin kahramanları” diye söz etmemişti.

70’lerin ortalarında ülkücü gençler çöpten geçilmeyen Ankara sokaklarını süpürme eylemi düzenlemişlerdi. 90’ların başlarında Refah Partili gençler, Esenler sokaklarında biriken çöp dağlarını taşıma masraflarını da üstlenerek ortadan kaldırdılar. Günümüz gençleri değil sadece yaşlıları da her şeyi belediyelerden veya devletten beklemeye özgü bir kayıtsızlık sergiliyor kirli sokaklarda. Caddede yürürken kaldırımın hemen kenarındaki su birikintisine arka arkaya izmarit atıldığını görüyorsunuz. Şehriyle gönül bağı kurabilmiş, sokağıyla ilgili sorumluluk alan gençlik grupları yok, emekli grupları da yok. Yaşlılar da pekâlâ zaman ayırabilecekleri, ayırmaları gereken böyle bir konuda gençlere nadiren örnek oluyor.

Sokakların kararnamelerle kamusal alandan sayılıp birtakım yurttaşlara kapatıldığı zamanların ardından geldiğimiz nokta, sadece kamu görevlilerinin hizmetiyle sınırlanan mekânların derbederliği. Öyle ya, insanı sevmeyen şehri layıkıyla nasıl sevsin… Öncelikler çoğu zaman ötekinin mahvı üzerinden hesaplanıyor. Herkesi aynı damgayla bir çuvala tıkma hevesi, kesimler arasındaki duvarları yükseltirken temiz yürekle düşünme ve eyleme yeteneğini köreltiyor. Eylemek, işlemek, tevazuya çağırır ve sınırlarını öğretir oysa. Sokaklarda buluşabilir başka türlü bakışın yapıcı, onarıcı eli dili, muhtaçlarına sahip çıkan bir şehir adına, ne de olsa.

Sarf edilmesi gereken yerinde bir söz, onarılması gereken bir yürek, ayak altından çekilmesi gereken bir taş varken geçip gitmeyenler için yazıldı bu yazı.

*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026