Shaykh Mohammad Foulds doğa, kalp ve vahiy arasındaki bağı anlatıyor

İnsan, kendi varlığındaki dengeyi ancak doğayla kurduğu bağ sayesinde koruyabilir. İbn Sînâ’nın dediği gibi “İnsanın kemali, nefsinin âlemin düzeniyle uyum kazanmasıdır.” Ne var ki modern çağın insanı bu uyumu kaybetti. Bu kayıp, karmaşanın içinde kendini unutan insanda bir çağrı uyandırıyor; kendini, doğayı ve Yaratan’ı yeniden duymaya, yeniden anlamaya doğru.
Bir çocuk, babasının peşinden İngiltere’nin çam ormanlarına giriyor; ağaçların arasında sincapları sayarken farkında olmadan doğanın dilini öğreniyor. Yıllar sonra, bulutların sekiz bin fit yukarısında, ezan sesiyle Müslüman oluyor. Bugün o çocuk bir rehbere dönüşmüş; ormanları, kuşları ve kalbi yeniden okumayı öğretiyor. Onun bakışı, bizi bir kez daha tabiatın sesini işitmeye çağırıyor; kendini, doğayı ve Yaratan’ı dinleme farkındalığına. İşte bu röportajda Shaykh Mohammad Foulds ile doğanın kalbine doğru bir yolculuğa çıktık.

Çocukluğunuzdan veya gençliğinizden, doğayla bağınızı şekillendiren özel bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?
Evet, sanırım hayatım boyunca çok şanslıydım. Yaklaşık yirmi altı yıldır Müslüman olarak dünyayı dolaşıyorum, bundan öncesindeyse uzun yıllar boyunca gayrimüslim kimliğiyle yaşadım. Çocukluğuma ve gençliğime dönüp baktığımda, babamın İngiltere’de Orman Komisyonu’nda çalıştığını hatırlıyorum. Hâlâ çok net ve canlı biçimde ormanlarda geçirdiğimiz o zamanları anımsıyorum. Çam ormanlarının o güzel kokusu burnumda tütüyor. Babamın ofisi ormanın tam ortasındaydı; muhteşem bir yerdi. Biz oraya gider, hayvan sayımları, sincap sayımları yapar, oradaki korucularla vakit geçirirdik. Bu anılar çok belirgin şekilde zihnimde yer etmiş. İşte bu, doğa dünyasıyla ilk gerçek temasım olmuştu. Şimdi geriye dönüp baktığımda bunun ne kadar anlamlı olduğunu fark ediyorum çünkü bugünlerde “ormanların dili” üzerine dersler veriyorum. Yani aslında doğayla ilk tanışıklığım, babamla birlikte geçirdiğim o zamanlara, onun bana ormanları tanıtma biçimine ve İngiltere Orman Komisyonu’ndaki görevine dayanıyor.
Reklam
Doğayı sık sık “işaretler kitabı” olarak tarif ediyorsunuz. Kur’an’ı ve doğayı birlikte okumak sizin için ne ifade ediyor? İkisi yan yana konulduğunda, hayatımıza hangi ufku açıyor?
Kur’an’ı “işaretler kitabı” olarak adlandırıyorum; aynı şekilde, doğa âlemini de bir işaretler kitabı olarak görüyorum. Yani elimizde hem vahiy var hem de geçmiş ulemanın “kitâbü’l-kevn” (yaratılışın kitabı) olarak adlandırdığı ikinci bir kitap. Günümüzde bu ifade bazı çevrelerde garip karşılanıyor, hatta bidatmış gibi algılanıyor. Oysa bu Kur’an’ın ilk ayetiyle bağlantılıdır: “Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (Alak 96/1)Burada bize ilk öğretilen şey “nasıl okumak” gerektiğidir. Arap olmayan biri olarak Kur’an’ı okumayı öğrenmek için harfleri, tecvidi, nahiv ve sarfı, yani dilin yapısını öğrenmemiz gerekir. Çünkü her sayfasında doğaya, kozmosa, yaratılışa dair göndermeler vardır. O hâlde sorulması gereken soru şudur: Doğa kitabını nasıl okuyacağız? Bunun da kendi dili vardır. İşte bu nedenle ulema doğayı “okunması gereken bir kitap” olarak görmüştür. Gerçek anlamda bir kitap olmasa da Kur’an’ın içinde gömülü bir bilgi, bir işaretler bütünü gibidir. Hem vahiydeki ayetler hem de Kur’an’da yer alan doğa işaretleri, insanı bir yere yönlendiren levhalar gibidir; bunların hepsi bizi Allah’a götürür. Her harf, her kelime, her cümle, her sure bir işarettir; bizi ağacın, kuşun kendisinde durmaya değil onların ötesine bakmaya davet eder. Ağacı ve kuşu biyolojik, ekolojik olarak inceleyebiliriz ama asıl amaç onların ötesindeki manayı fark etmektir. İşte bu noktada “tedebbür” kavramı devreye girer; yani bir şeyin ardına bakmak, görünenden ötesini düşünmek. Bu yüzden biz onlara “işaretler” deriz: zira her biri, bizi görünenin ötesine yönlendiren birer kılavuzdur.

Batı’da yetişmiş biri olarak doğa üzerine tefekkür İslam âlemine doğru yönelişinizde nasıl bir rol oynadı?
Bugünün krizleri karşısında, bireylerin atabileceğini düşündüğünüz küçük ama anlamlı adımlar nelerdir?

Şehir yaşamının hızlı temposunda, insanların doğayla bağ kurmaları için hangi küçük pratikleri önerirsiniz?
Reklam
Modern çevreciliğin çoğu zaman teknik veya politik düzeyde kaldığını görüyoruz. Sizce ekolojik krizin aşılmasında maneviyat ve tefekkürün rolü nedir?
Hearts SEE yaklaşımınızda kalp ile görmek ve düşünmek merkezi bir yeri işgal ediyor. Doğadaki işaretlerle yeniden bağ kurmak, bireylerin ve toplumun fıtrata dönüşünü nasıl mümkün kılar?

İnsanlar çoğu zaman haberlerden, krizlerden ve günlük hayatın mücadelesinden yoruluyor. Doğaya yönelmek bu yorgunluğu nasıl umuda dönüştürebilir?
Bugün korku stratejisi insanlığın üzerine zorla uygulanmış durumda. Bu bilinçli bir planın tatbikidir ki artık ne yapacağımızı bilemez hâle getirildik. Bizi kendi yapmak istediklerini içine ittiler. Bilgiyle aşırı yüklenmiş durumdayız; sosyal medyada, eğitim sisteminde, politik gelişmelerde, toplumsal yaşamda sürekli bilgi bombardımanına maruz kalıyoruz. Bu bir korku yayma süreci. Artık noktaları birleştiremiyoruz, eski medeniyetlerin yapabildiği gibi kavramsal bağlantılar kuramıyoruz.Ben ise, doğru ortama ve doğru zihinsel konuma geçtiğimde doğayla yeniden bir ilişki kurmaya başladım. Ve bu başlı başına bir çaba gerektiriyor. İnsan bir anda o hâle gelmiyor. Nesnelerin ardına bakmaya başladığınızda onların arkasındaki düzeni fark etmeye başlıyorsunuz. O zaman anlıyorsunuz ki her şey birbirine güzelce bağlı, her şey bir ahenk içinde düzenlenmiş.Bu farkındalık sizi bir bilime, yani dengeyi — neyin zarar verdiğini, neyin fayda sağladığını — anlamanın bilimine götürüyor. Her şeyin kendi yerinde, kusursuz biçimde konumlandığını görüyorsunuz. Tıpkı doğada olduğu gibi orada da sınırlar vardır, denge vardır. O seviyeye ulaştığınızda, zararın nereden geldiğini de görmeye başlarsınız.
Doğaya baktığınızda hangi olgular size Allah’ın isimlerini en çok hatırlatıyor?
Hayatım boyunca hayvanlar âlemini inceledim; özellikle yırtıcı kuşlar üzerine uzmanlaştım. Fakat arıcılık akademilerinde eğitim veren profesyonel bir çiftçi olarak, bal arısının gerçekten olağanüstü bir varlık olduğunu düşünüyorum. O, bizi Nahl suresine hayret verici bir biçimde bağlıyor. Bir kovanın içindeki düzeni incelediğinizde, o sistemin ilahî bir sistemle bağlantılı olduğunu görürsünüz. Nahl suresinde bu sisteme dair birçok ders vardır. Bal arısı bize bu anlamda titreşim, frekans, rezonans ve dilin doğası hakkında konuşan o surenin ruhunu kavramada yardımcı olur. Üstelik arı çevresindeki tüm ekosistemle ilişkili bir varlıktır. Bize tevhidi öğretir. Her kovanda yalnızca bir kraliçe vardır ve bu da bize insanların ve milletlerin uyum içinde nasıl bir topluluk oluşturabileceğini gösterir. Şüphesiz en mükemmel örnek bal arısıdır.

Öyleyse, doğa ile uyumlu bir irtibat kurmanın yolu aslında vahiyle yeniden canlı bir ilişki tesis etmekten geçiyor, değil mi?
Evet, halihazırda doğal dünyayla olan ilişkimiz kopuk durumdadır çünkü insanlığın özüyle, yani ilahî plana dair bağlantımız da kopmuştur. Fâtiha suresinde bizden “dosdoğru yol”da hidayet istenir. Ve Allah Teâlâ buna cevaben buyurur: “Elif Lâm Mîm. İşte bu Kitap; onda asla şüphe yoktur, muttakiler için bir rehberdir.” (Bakara, 2/1–2)
Reklam
Günde beş vakit hidayet isteriz; Allah Teâlâ ise bu hidayeti Kur’an aracılığıyla bize sunmuştur. Fâtiha’da “Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz.” diyerek kulluğumuzu ilan ederiz. Bu yüzden, kelime-i şehadeti söylerken neyi dile getirdiğimizi gerçekten anlamamız gerekir. Çünkü “Lâ” demeden önce, onun gölgesine yani “şahitliğe” yer vermemiz gerekir; bu, “Ben tanıklık ettim.” demektir. Peki, biz Allah Teâlâ’nın varlığına bu dünyada gerçekten tanıklık ettik mi? Hayır; çünkü O’nu bu dünyada doğrudan göremeyiz. Ama Allah Teâlâ tanınmak, sevilmek ister; bu yüzden kendisini yaratılış aracılığıyla görünür kılar. İşte Kur’an’ın bütün gayesi de budur: Yaratıcı’yı isimleri ve sıfatları aracılığıyla tanımamız.
Eğer Kur’an’la ilişki kurarsak O’nun yaratışıyla, eserleriyle, isimleriyle ve sıfatlarıyla da bağ kurarız. Sürekli devam eden süreç budur: Kur’an’dan yola çıkarak dünyaya bakarız; sonra bakışımızı Kur’an’dan tabiata, kâinata çeviririz. Her şeyin canlı bir biçimde işlediğini, yaratılışın durmaksızın sürdüğünü görürüz. Hiçbir şey durağan değildir. Böylece, yazılı vahiyden hareketle gözümüzün önünde ve içimizde sürekli işleyen yaratılış sürecine yöneliriz. İşte o zaman, Allah Teâlâ’nın en güzel ve en yüce isimleriyle bağ kurmuş oluruz.
Son olarak, doğayı tahrip eden zihniyet ile baskı ve işgal sistemleri arasındaki bağı nasıl görüyorsunuz? Filistin’de yaşananlar bize ne öğretiyor?

*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.