Shaykh Mohammad Foulds doğa, kalp ve vahiy arasındaki bağı anlatıyor

Şeyma Acar
16:00, 17/12/2025, ÇarşambaG: Güncelleme: 09:10, 29/01/2026, Perşembe
CategoryNihayet
Nihayet Dergi
Shaykh Mohammad Foulds doğa, kalp ve vahiy arasındaki bağı anlatıyor
Doğanın Dili ve Kalbin Yolculuğu: Shaykh Mohammad Foulds ile Söyleşi

İnsan, kendi varlığındaki dengeyi ancak doğayla kurduğu bağ sayesinde koruyabilir. İbn Sînâ’nın dediği gibi “İnsanın kemali, nefsinin âlemin düzeniyle uyum kazanmasıdır.” Ne var ki modern çağın insanı bu uyumu kaybetti. Bu kayıp, karmaşanın içinde kendini unutan insanda bir çağrı uyandırıyor; kendini, doğayı ve Yaratan’ı yeniden duymaya, yeniden anlamaya doğru.

Kur’an’ın “ayetler” dediği işaretler artık yalnızca sözlerde değil gökyüzünde, bir hayvanın bakışında, dağların sessizliğinde okunmayı bekliyor. Bu ayetleri hem Kur’an’ın hem de doğanın diliyle çözmeye adanmış bir isim var: Mohammad Foulds. “Kalp gözüyle görmek” anlayışını merkeze alan
Hearts SEE
yaklaşımıyla modern dünyanın parçalara ayrılmış, bütüncül düşünemeyen zihinlerine bir çağrıda bulunuyor. Ona göre doğayla hakiki bağ kuran, aslında kendi özünü de yeniden keşfetmektedir.

Bir çocuk, babasının peşinden İngiltere’nin çam ormanlarına giriyor; ağaçların arasında sincapları sayarken farkında olmadan doğanın dilini öğreniyor. Yıllar sonra, bulutların sekiz bin fit yukarısında, ezan sesiyle Müslüman oluyor. Bugün o çocuk bir rehbere dönüşmüş; ormanları, kuşları ve kalbi yeniden okumayı öğretiyor. Onun bakışı, bizi bir kez daha tabiatın sesini işitmeye çağırıyor; kendini, doğayı ve Yaratan’ı dinleme farkındalığına. İşte bu röportajda Shaykh Mohammad Foulds ile doğanın kalbine doğru bir yolculuğa çıktık.

Çocukluğunuzdan veya gençliğinizden, doğayla bağınızı şekillendiren özel bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

Evet, sanırım hayatım boyunca çok şanslıydım. Yaklaşık yirmi altı yıldır Müslüman olarak dünyayı dolaşıyorum, bundan öncesindeyse uzun yıllar boyunca gayrimüslim kimliğiyle yaşadım. Çocukluğuma ve gençliğime dönüp baktığımda, babamın İngiltere’de Orman Komisyonu’nda çalıştığını hatırlıyorum. Hâlâ çok net ve canlı biçimde ormanlarda geçirdiğimiz o zamanları anımsıyorum. Çam ormanlarının o güzel kokusu burnumda tütüyor. Babamın ofisi ormanın tam ortasındaydı; muhteşem bir yerdi. Biz oraya gider, hayvan sayımları, sincap sayımları yapar, oradaki korucularla vakit geçirirdik. Bu anılar çok belirgin şekilde zihnimde yer etmiş. İşte bu, doğa dünyasıyla ilk gerçek temasım olmuştu. Şimdi geriye dönüp baktığımda bunun ne kadar anlamlı olduğunu fark ediyorum çünkü bugünlerde “ormanların dili” üzerine dersler veriyorum. Yani aslında doğayla ilk tanışıklığım, babamla birlikte geçirdiğim o zamanlara, onun bana ormanları tanıtma biçimine ve İngiltere Orman Komisyonu’ndaki görevine dayanıyor.

Doğayı sık sık “işaretler kitabı” olarak tarif ediyorsunuz. Kur’an’ı ve doğayı birlikte okumak sizin için ne ifade ediyor? İkisi yan yana konulduğunda, hayatımıza hangi ufku açıyor?

Kur’an’ı “işaretler kitabı” olarak adlandırıyorum; aynı şekilde, doğa âlemini de bir işaretler kitabı olarak görüyorum. Yani elimizde hem vahiy var hem de geçmiş ulemanın “kitâbü’l-kevn” (yaratılışın kitabı) olarak adlandırdığı ikinci bir kitap. Günümüzde bu ifade bazı çevrelerde garip karşılanıyor, hatta bidatmış gibi algılanıyor. Oysa bu Kur’an’ın ilk ayetiyle bağlantılıdır: “Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (Alak 96/1)Burada bize ilk öğretilen şey “nasıl okumak” gerektiğidir. Arap olmayan biri olarak Kur’an’ı okumayı öğrenmek için harfleri, tecvidi, nahiv ve sarfı, yani dilin yapısını öğrenmemiz gerekir. Çünkü her sayfasında doğaya, kozmosa, yaratılışa dair göndermeler vardır. O hâlde sorulması gereken soru şudur: Doğa kitabını nasıl okuyacağız? Bunun da kendi dili vardır. İşte bu nedenle ulema doğayı “okunması gereken bir kitap” olarak görmüştür. Gerçek anlamda bir kitap olmasa da Kur’an’ın içinde gömülü bir bilgi, bir işaretler bütünü gibidir. Hem vahiydeki ayetler hem de Kur’an’da yer alan doğa işaretleri, insanı bir yere yönlendiren levhalar gibidir; bunların hepsi bizi Allah’a götürür. Her harf, her kelime, her cümle, her sure bir işarettir; bizi ağacın, kuşun kendisinde durmaya değil onların ötesine bakmaya davet eder. Ağacı ve kuşu biyolojik, ekolojik olarak inceleyebiliriz ama asıl amaç onların ötesindeki manayı fark etmektir. İşte bu noktada “tedebbür” kavramı devreye girer; yani bir şeyin ardına bakmak, görünenden ötesini düşünmek. Bu yüzden biz onlara “işaretler” deriz: zira her biri, bizi görünenin ötesine yönlendiren birer kılavuzdur.

Batı’da yetişmiş biri olarak doğa üzerine tefekkür İslam âlemine doğru yönelişinizde nasıl bir rol oynadı?

Doğan, şahin ve kartal gibi yırtıcı kuşlar üzerine çalışan bir biyolog olarak Suudi Arabistan Yaban Hayatı Dairesi tarafından güneybatı dağlarında, el-Baha yakınlarındaki Tanuma adlı bölgede yaşayan bir akbaba türünü incelemem istendi. Bu tür, Avrupa akbabası
(Eurasian griffon vulture
) olarak da bilinen Kızıl akbaba idi. Yaklaşık üç-dört yıl boyunca o bölgede aralıklı olarak araştırmalar yaptım. Ve işte tam orada, bulutların 8000 fit üzerindeyken, ezanın o muhteşem çağrısını duydum; o anda Müslüman oldum. Bu İslam’la ilk gerçek temasım, ilk “kalpten duyma” anımdı. Sonrasında İslam’ı öğrenme yolculuğum başladı. Yani evet, her şey Suudi Arabistan’da başladı. Ancak beni oraya götüren bağ yırtıcı kuş terbiyeciliği (
falconry
) idi ve bu gelenek Kur’an’da da yer alır. Dolayısıyla bu konuda profesyonel bir terbiyeci olarak başladığım yol nihayetinde bana İslam dünyasının kapılarını açtı. Elhamdülillah, yaklaşık 26 yıl önce Müslüman oldum; bu dönüşüm Tanuma dağlarının o sessizliğinde, gökyüzüyle yeryüzü arasında gerçekleşti.

Bugünün krizleri karşısında, bireylerin atabileceğini düşündüğünüz küçük ama anlamlı adımlar nelerdir?

Dünyayı algılayış biçimimizde bir algı krizi yaşıyoruz; insanlığın yüzde 99,99’u doğal dünyadan kopmuş durumda. İslami tefekküre baktığımızda âlimlerimizden öğrendiğimiz dört seviye vardır. Bizim hem ümmet olarak hem de insanlık olarak yapmamız gereken sadece o ilk seviyeye ulaşmak yani doğal dünya ile yeniden bağ kurmaktır. Burada “doğada yürümek, mangal yapmak, köpek gezdirmek” gibi yüzeysel etkinliklerden söz etmiyorum. Benim bahsettiğim şey “doğa ile bağlantılılık” (
nature connectedness
) kavramıdır; yani duyularımız aracılığıyla gerçekten bağlantı kurmak. Ne yazık ki bugün bunu yapmıyoruz. Oysa bu, Kur’an’da bulunan büyük bir öğretidir. Benim de öğrettiğim bu yaklaşım,
sit-spot
(oturma noktası) etkinlikleriyle ilişkilidir. İşitmeye ve görmeye ayarlanmayı sağlayan birçok çalışmamız var. Çünkü duyularımızı yeniden ayarlamayı başardığımızda dünyayı Kur’ani bir mercekten görmeye başlarız. Şu andaysa doğadan koptuğumuz için dünyayı Descartesçi bir nazarla yani indirgemeci ve parçalanmış şekilde algılıyoruz.

Şehir yaşamının hızlı temposunda, insanların doğayla bağ kurmaları için hangi küçük pratikleri önerirsiniz?

Az önce de değindiğim gibi doğadan koptuğumuz için küçük adımlarla başlamamız yerinde olur. Doğaya açılmalı,
sit-spot
egzersizlerinden geçmeli, dinlemeye, bakmaya ve gerçekten görmeye başlamalıyız. Çünkü Rabbimiz bize sürekli “Neden bakmıyorsunuz, neden gözlemlemiyorsunuz, neden görmüyorsunuz?” diye soruyor ki bu üçü arasında derin farklar vardır. Durumu Kur’ani bir perspektiften kavrama ihtiyacımız var ve doğal dünyayla olabildiğince yeniden bağ kurmamız şart. Hatta yapabiliyorsak, permakültürle uğraşmalıyız; kendi gıda ormanlarımızı kurmalı, küçük bahçeler oluşturmalı, bir parselde ekim yapmalıyız. Bunlar basit ama bir o kadar da etkili; yalnızca doğayla değil aynı zamanda ilahî düzenle yeniden bağ kurmanın yollarıdır.

Modern çevreciliğin çoğu zaman teknik veya politik düzeyde kaldığını görüyoruz. Sizce ekolojik krizin aşılmasında maneviyat ve tefekkürün rolü nedir?

Bugün çevreciliğin bütünüyle yanlış yönlendirildiğini söyleyebiliriz. Çevreciler ve politikacılar, çevre krizine yalnızca beynin sol yarımküresiyle yani kopuk, parçalı, indirgemeci bir bakışla yaklaşıyorlar; oysa mesele özünde bir bütünlük meselesidir. Günümüz çevreciliği, “koruma” adı altında bir tür yeşil aklama (
greenwashing
)
[1]
bayrağı altında yürütülüyor; bu da ayrıca tartışılması gereken geniş bir konu.Aslında bizim ihtiyacımız olan şey, çevre krizine kalplerin cevap vermesidir. Burada kastedilen kan pompalayan fiziksel kalp değil aksine gören, düşünen, sezebilen kalptir. Çünkü ahirette Allah’ın huzurunda bizi kurtaracak olan da bu kalptir.Dolayısıyla bizim doğal dünya ile yeniden ruhî bir bağ kurmamız lazım. Bu bağ fıtratın ta kendisidir. Bugün çoğu çevreci, fıtratla hiçbir bağ kurmadan çevreyi kurtarmaya çalışıyor. Oysa biz halife konumundaki insanlar olarak önce kendi içimizde bir dönüşüm yaşamalı, beynimizin sol yarımküresine hapsolmuş bu düşünme biçiminden sıyrılmalıyız. Çünkü bu tek taraflı, mekanik düşünme tarzı bize Batı medeniyetinin son beş altı yüzyılda dayattığı bir mirastır.

Hearts SEE yaklaşımınızda kalp ile görmek ve düşünmek merkezi bir yeri işgal ediyor. Doğadaki işaretlerle yeniden bağ kurmak, bireylerin ve toplumun fıtrata dönüşünü nasıl mümkün kılar?

Daha önce de belirttiğim gibi kalp görür. Kurumumun adında da bu vardır: Görüp düşünen, bakan ve gözlemleyen kalp. Allah Teâlâ “neden bakmıyorsunuz, görmüyorsunuz, düşünmüyorsunuz?” buyurduğunda, ilk anlamda duyular anlaşılır; ancak aslında işaret edilen kalptir. Bilim yakın zamanda kalbin de bir beyne sahip olduğunu ve bu kalp beyninin ana beyinden önce düşündüğünü doğruladı.Bu anlayış Kur’an’a ve Peygamber’in (s.a.v.) öğretilerine derin bir biçimde bağlıdır: “Vücutta bir et parçası vardır; o düzgün olursa bütün beden düzgün olur.” Bu nedenle asıl odaklanmamız gereken yer kalptir. Müslüman âlimlerin ve ümmetin bir zamanlar dikkatle üzerinde durduğu ama bugün unuttuğu yer de burasıdır.Günümüzdeki çevre koruma modelleri ve tıp anlayışı, kalple olan bu bağlantıdan maalesef kopmuştur. Oysa kalbin derinliklerine indikçe titreşim, frekans, enerji ve yankılanma (
rezonans
) gibi çok derin bir konu açılır. Kadim medeniyetler ve İslam dünyasının bilginleri, tüm bunların kalple ve nurla bağlantılı olduğunu çok iyi biliyorlardı.

İnsanlar çoğu zaman haberlerden, krizlerden ve günlük hayatın mücadelesinden yoruluyor. Doğaya yönelmek bu yorgunluğu nasıl umuda dönüştürebilir?

Bugün korku stratejisi insanlığın üzerine zorla uygulanmış durumda. Bu bilinçli bir planın tatbikidir ki artık ne yapacağımızı bilemez hâle getirildik. Bizi kendi yapmak istediklerini içine ittiler. Bilgiyle aşırı yüklenmiş durumdayız; sosyal medyada, eğitim sisteminde, politik gelişmelerde, toplumsal yaşamda sürekli bilgi bombardımanına maruz kalıyoruz. Bu bir korku yayma süreci. Artık noktaları birleştiremiyoruz, eski medeniyetlerin yapabildiği gibi kavramsal bağlantılar kuramıyoruz.Ben ise, doğru ortama ve doğru zihinsel konuma geçtiğimde doğayla yeniden bir ilişki kurmaya başladım. Ve bu başlı başına bir çaba gerektiriyor. İnsan bir anda o hâle gelmiyor. Nesnelerin ardına bakmaya başladığınızda onların arkasındaki düzeni fark etmeye başlıyorsunuz. O zaman anlıyorsunuz ki her şey birbirine güzelce bağlı, her şey bir ahenk içinde düzenlenmiş.Bu farkındalık sizi bir bilime, yani dengeyi — neyin zarar verdiğini, neyin fayda sağladığını — anlamanın bilimine götürüyor. Her şeyin kendi yerinde, kusursuz biçimde konumlandığını görüyorsunuz. Tıpkı doğada olduğu gibi orada da sınırlar vardır, denge vardır. O seviyeye ulaştığınızda, zararın nereden geldiğini de görmeye başlarsınız.

Doğaya baktığınızda hangi olgular size Allah’ın isimlerini en çok hatırlatıyor?

Hayatım boyunca hayvanlar âlemini inceledim; özellikle yırtıcı kuşlar üzerine uzmanlaştım. Fakat arıcılık akademilerinde eğitim veren profesyonel bir çiftçi olarak, bal arısının gerçekten olağanüstü bir varlık olduğunu düşünüyorum. O, bizi Nahl suresine hayret verici bir biçimde bağlıyor. Bir kovanın içindeki düzeni incelediğinizde, o sistemin ilahî bir sistemle bağlantılı olduğunu görürsünüz. Nahl suresinde bu sisteme dair birçok ders vardır. Bal arısı bize bu anlamda titreşim, frekans, rezonans ve dilin doğası hakkında konuşan o surenin ruhunu kavramada yardımcı olur. Üstelik arı çevresindeki tüm ekosistemle ilişkili bir varlıktır. Bize tevhidi öğretir. Her kovanda yalnızca bir kraliçe vardır ve bu da bize insanların ve milletlerin uyum içinde nasıl bir topluluk oluşturabileceğini gösterir. Şüphesiz en mükemmel örnek bal arısıdır.

Öyleyse, doğa ile uyumlu bir irtibat kurmanın yolu aslında vahiyle yeniden canlı bir ilişki tesis etmekten geçiyor, değil mi?

Evet, halihazırda doğal dünyayla olan ilişkimiz kopuk durumdadır çünkü insanlığın özüyle, yani ilahî plana dair bağlantımız da kopmuştur. Fâtiha suresinde bizden “dosdoğru yol”da hidayet istenir. Ve Allah Teâlâ buna cevaben buyurur: “Elif Lâm Mîm. İşte bu Kitap; onda asla şüphe yoktur, muttakiler için bir rehberdir.” (Bakara, 2/1–2)

Günde beş vakit hidayet isteriz; Allah Teâlâ ise bu hidayeti Kur’an aracılığıyla bize sunmuştur. Fâtiha’da “Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz.” diyerek kulluğumuzu ilan ederiz. Bu yüzden, kelime-i şehadeti söylerken neyi dile getirdiğimizi gerçekten anlamamız gerekir. Çünkü “Lâ” demeden önce, onun gölgesine yani “şahitliğe” yer vermemiz gerekir; bu, “Ben tanıklık ettim.” demektir. Peki, biz Allah Teâlâ’nın varlığına bu dünyada gerçekten tanıklık ettik mi? Hayır; çünkü O’nu bu dünyada doğrudan göremeyiz. Ama Allah Teâlâ tanınmak, sevilmek ister; bu yüzden kendisini yaratılış aracılığıyla görünür kılar. İşte Kur’an’ın bütün gayesi de budur: Yaratıcı’yı isimleri ve sıfatları aracılığıyla tanımamız.

Eğer Kur’an’la ilişki kurarsak O’nun yaratışıyla, eserleriyle, isimleriyle ve sıfatlarıyla da bağ kurarız. Sürekli devam eden süreç budur: Kur’an’dan yola çıkarak dünyaya bakarız; sonra bakışımızı Kur’an’dan tabiata, kâinata çeviririz. Her şeyin canlı bir biçimde işlediğini, yaratılışın durmaksızın sürdüğünü görürüz. Hiçbir şey durağan değildir. Böylece, yazılı vahiyden hareketle gözümüzün önünde ve içimizde sürekli işleyen yaratılış sürecine yöneliriz. İşte o zaman, Allah Teâlâ’nın en güzel ve en yüce isimleriyle bağ kurmuş oluruz.

Son olarak, doğayı tahrip eden zihniyet ile baskı ve işgal sistemleri arasındaki bağı nasıl görüyorsunuz? Filistin’de yaşananlar bize ne öğretiyor?

Öncelikle, nasıl bir dünyada yaşadığımızı idrak etmemiz gerekiyor. İklim değişikliği ve çevre krizinin hâkim olduğu bu dünyaya doğru bir adım atmalı ve perde arkasına bakmalıyız. “Koruma” (
conservation
)
[2]
kavramı bir aldatmacadır. Bugün doğal dünyayı ve biyoçeşitliliği kontrol eden şey aslında sömürgecilik, kapitalizm ve kurumsal dünyadır; bu üçü uyum içinde çalışmaktadır.Şu anda yürürlükte olan “30x30 planı”, yani dünyanın %30’unun biyoçeşitlilik adına koruma alanı olarak ayrılması projesi, gerçekte farklı bir amacı taşır.
[3]
“Ekosistem güvenliği” denen şey aslında sahte bir gündemdir, yalnızca beyaz elit kesime hizmet eder. Bu günümüzün ırkçılığıdır. Bu bir soykırımdır.
Filistin’de yaşananları ele aldığımızda burada da bir ekolojik sömürgeciliğin söz konusu olduğunu görürüz. Filistin’deki durum, bir “peyzaj ekolojik savaşı”dır.
[4]
Amaç, canlılara dair “kutsal kitapta geçen” düzeni yeniden kurmak, oradaki organik ve böcek yaşamını ortadan kaldırmaktır. Bize sunulan şey olup bitenin bir illüzyonudur, bir aldatmadır.
Afrika’ya geçtiğimizde de benzer bir tablo görürüz. Safari parklarını düşünelim: Bunlar beyaz elitlerin oyun alanlarıdır. Yerli halklar topraklarından uzaklaştırılır. Ulusal parkların kurulmasının asıl amacı, insan nüfusunu azaltmaktır. Ve dikkat edilirse bu parkların çoğu, Batı medeniyetine kaynak sağlayan doğal zenginliklerin hemen yanında yer alır. Bu olgu beyaz egemen dünyanın yansımasıdır. Günümüzde doğa koruma hareketinin ön saflarında yer alan şey, soykırım ve sömürgeciliğin yeni biçimidir. “Koruma” söylemi bir aldatmaca bayrağı, “yeşil aklama”nın (
greenwashing
) şemsiyesidir. Kısaca biz hâlâ Batı medeniyetinin gölgesinde bekliyoruz.

*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026