Tanzimat sonrası Osmanlı’da modernleşme arayışı

Seyahatnameler ve sefaretnameler Osmanlının Batı algısını ve bu algının zaman içindeki değişimi gösteren kıymetli metinler durumundadır. XVII. yüzyılın ikinci yarısında henüz Viyana bozgununu yaşamamış, Batı’yla Karlofça Antlaşması’nı yapmamış bir devletin ve medeniyetin aydını olarak Viyana’yı ziyaret eden Evliya Çelebi, Almanya ve Avusturya özelinde gördükleri karşısında zaman zaman hayretini gizlemese de gururlu bir Osmanlı ferdi olarak Kanuni Sultan Süleyman’ın yarım bıraktığı işin günün birinde tamamlanacağına ve Viyana’nın fethedileceğine olan inancını muhafaza eder. Ancak Karlofça sonrasındaysa iş tersine dönmüş, imparatorluk toprak kaybına uğramaya başlamış, devlet sisteminde Batı örnek alınarak birtakım değişiklikler yapılması gerektiği anlaşılmıştır.
Bu amaçla elçi sıfatıyla 1720’de Fransa’ya gönderilen Yirmisekiz Çelebi Mehmet’in izlenimleri ışığında Osmanlı ile uzun yıllar iyi ilişkiler içinde olmuş bir devletin modernleşme yolunda gösterdiği ilerlemelerin tespit edilip bunlardan imparatorluğun ihtiyaçlarına göre faydalanılması hesaplanır. Elbette Fransa’da yaşanan teknik gelişmeler elçinin dikkatini çeker, ancak Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin asıl üzerinde durduğu ve sefaretnamesinde sayfalarca anlattığı konu Saray başta olmak üzere Paris’e egemen olan hayat tarzıdır. Önceki dönemlerden farklı olarak sekülerleşmenin ve dünyevileşmenin hız kazanmaya başladığı bir zamanda Fransa’ya giden elçi dünya zevklerinden ve nimetlerinden faydalanmayı esas alan bu hayat tarzı karşısında şaşırmakla beraber diplomasinin bir gereği olarak temkini elden bırakmamak kaydıyla Paris hayatının bir parçası olur. Nihayetinde Müslüman bir Osmanlı aydını olarak Batılıların, “kafirlerin” yaşadığı hayat hakkında “Dünya müminin zindanı, kafirin cennetidir.” Hadis-i şerifi etrafında hüküm vermekle birlikte Yirmisekiz Çelebi’nin, genelde Osmanlının Batı’ya bakışı yavaş yavaş değişmeye başlar. Nitekim bu seyahatten sonra başlayan Lale Devri’yle beraber artık Osmanlı’da da dünya hayatı önemli hâle gelir. Devrin padişahı III. Ahmet’in de desteğiyle sosyal hayatta Fransa’dakine benzeyen, ancak yerli hususiyetlerini de muhafaza eden bir açılım söz konusudur. Bu açılım aynı zamanda Osmanlı insanı nezdinde dünyanın bir “zindan” olmaktan çıkması anlamına gelmektedir. Dönemin canlı şahidi ve figürü Şair Nedim, Batı’daki gelişmeler ışığında Osmanlı’da değişen dünya algısını tek bir mısrada özetler: “Gülelim eğlenelim kam alalım dünyadan”

XVIII. yüzyılın sonuyla XIX. yüzyılın başında III. Selim tarafından uygulamaya konulan “Nizam-ı Cedit” ise özellikle askerî alanın öne çıktığı bir modernleşme projesidir. Bu projede eskiyle yeni birlikte yürütülmeye çalışılır. Ancak beklenen başarı sağlanamaz.
Batı karşısında önceki dönemlerle mukayese edilmeyecek derecede yaşanan paradigma değişikliğiyse Tanzimat sonrası döneme rastlar. Aslında bu durum hiç de şaşırtıcı değildir. Çünkü modernite, kökleri Rönesans’a dayanan uzun bir hazırlık sürecinden sonra dünya tarihinde XIX. yüzyılda büyük bir patlama yapmış ve eskinin aleyhine olarak hayatın bütün alanlarını etkilemiş, değiştirmiştir. Artık bundan sonra dünyayı 1789 Fransız İhtilali’nden sonra siyasi alanda yaşanan ve XIX. yüzyılda etkisini gösteren gelişmeler, ardından iktisat sahasında İngiltere’de gerçekleşen Sanayi Devrimi şekillendirecektir. Modernlik adına her şeyin yeniden dizayn edildiği, eskisinden farklı yeni bir sistemin hayata geçirildiği XIX. yüzyıl Tarihçi Hobsbawm’ın deyimiyle “Dünyanın en uzun yüzyılı” olacaktır. Geleneksel yapıları ve kurumları tehdit eden bu süreç özellikle imparatorlukları zorlayacak, devletler yıkılmamak ve varlıklarını devam ettirmek adına bir şekilde moderniteye eklemlenmeye çalışacaklardır. Tanzimat’la beraber uygulamaya konulan modernleşme programını da Osmanlının yıkılmamak adına bu sürece katılma çabası olarak değerlendirmek gerekir. Nitekim “tufan-ı terakki” ve “seyl-i hurûşân” olarak nitelenen modernite önüne çıkan her şeyi yakıp yıkmaktadır. Ayakta kalmanın yolu bu sürece karşı çıkmak değil, bir şekilde modernitenin parçası olmaktır.

Batıda modernlik adına XIX. yüzyılda çok kısa zaman içinde yaşanan gelişmeler hakikaten baş döndürücüdür. Gazete ve telgraf sayesinde iletişim, vapur sayesinde ulaşım imkânlarının gelişmesi dünyayı Ali Suavi’nin deyimiyle “dünyayı güyâ bir mahalle hükmüne koymuştur”. Ali Suavi’nin bu tespiti XX. yüzyılın ünlü iletişim kuramcılarından Marshall McLuhan’dan yıllar önce 1867 yılında yapması ilginçtir. Bu örnek Osmanlı aydınının modernlik çerçevesinde dünyayı ve hayatı okuma becerisini göstermesi bakımından ayrıca önemlidir.
Şehirler, modernliğin sonuçlarının, insan ve toplum hayatında yaptığı değişimin en iyi şekilde takip edileceği mekânlardır. Bir başka deyişle modernlik şehir üzerinden okunan bir süreçtir. Tanzimat aydını da bu yolu izler ve Batı ile Doğu medeniyetini İstanbul ve Avrupa şehirleri üzerinden karşılaştırır. Elbette bu karşılaştırmada başta Londra, Paris ve Viyana olmak üzere belli başlı Avrupa şehirleri İstanbul’dan fersah fersah ileridedir. Avrupa’ya devrine hâkim kavramları “terakki” ve ilerleme çerçevesinden bakan modernleşmeci Osmanlı aydınları İstanbul ile Batılı şehirler arasında ciddi mesafeler olduğunu yaşadıkları deneyimler ışığında gerek edebî metinlerde gerekse edebî nitelikteki gazete makalelerinde dile getirirler. Bu dönemde şehir ölçeğinde Avrupa medeniyetine bakışta Osmanlı aydınına hâkim olan ruh hâletinde “büyülenme”, hayret ve şaşkınlık ön plandadır. 1867’de Avrupa’ya giden Yeni Osmanlılar üyesi Ziya Paşa’nın dönüşte yazdığı; “Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşâneler gördüm/Dolaştım mülk-i İslâmı bütün viraneler gördüm.” Beyiti bu büyülenmenin sınırları ve kapsamıyla özelde İstanbul’un Avrupa şehirleri karşısındaki konumunu bize göstermektedir. Batılı şehirler “kâşâne”ye yani köşk ve saraylara benzetilirken İstanbul bu mukayesede “virâne” hükmündedir. Artık ideal şehir hüviyetini Batılı şehirler temsil etmektedir. Bir bakıma Nedim’in XVIII. yüzyılda; “Bu şehr-i Sitanbul ki bî misl ü bahâdır/Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedadır.” Beytiyle idealize ettiği İstanbul XIX. yüzyıl Osmanlı aydınının zihninden çok uzaktadır. Bir bakıma ideal şehir noktasında İstanbul ile Avrupa şehirleri yer değiştirmiştir.

Namık Kemal tarafından yazılan ve 5 Kasım 1872 tarihinde İbret gazetesinde yayınlanan “Terakki” başlıklı makale XIX. yüzyılda Avrupa’da yaşanan gelişmeler karşısında Osmanlı aydınının büyülenme ve etkilenme derecesini gösteren en önemli metindir. 1867’de Yeni Osmanlılarla beraber Avrupa’ya kaçan, bir müddet Londra’da bulunan ve Ziya Paşa’yla beraber Hürriyet gazetesini çıkaran yazar âdeta bir ütopya formunda kaleme aldığı bu makalede modernleşmenin Osmanlı toplumu açısından ne kadar hayati bir mesele olduğunu Londra üzerinden çarpıcı bir dille okuyucuya duyurur. Namık Kemal’in bir modernleşme programı sayılabilecek “Terakki” makalesinde yapmak istediği aynı zamanda Batı medeniyeti karşısında toplumda var olan çekinceleri ortadan kaldırmaktır. Bunu yaparken bir başka ülkeyi değil de Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin başta siyasi ve iktisadi sistem olmak üzere her alanda kendilerine örnek aldığı, Osmanlı için model olarak gördükleri İngiltere’yi ve Londra’yı tercih etmesi oldukça anlamlıdır. Ona göre medeniyet söz konusu olduğunda bütün Batılı ülkeleri (memâlik-i mütemeddine) gezmek yerine sadece İngiltere’nin başkenti Londra’ya dikkatli bir şekilde bakmak (im’ân-ı nazar) yeterlidir. Bu bakış neticesindeyse büyülenmemek ve şaşırmamak (veleh) elde değildir: “Bütün memâlik-i mütemeddineyi dolaşmaya ne hacet? İnsan yalnız Londra’yı im'ân-ı nazarla temaşa eylese göreceği bedâyi akla veleh getirir.”
Her ne kadar kendisi belirtmese de Namık Kemal’in medeniyeti temsil noktasında İngiltere’yi tercih etmesi ütopya geleneğine de uymaktadır. Çünkü tarih boyunca ideal toplum ve medeniyet tasavvuru ada üzerinden kurgulanmıştır. Bir ada ülkesi olan İngiltere ve onun başkenti olan Londra insanlığın bu zamana kadar medeniyet adına geliştirdiği düşüncelerin, hayata geçirdiği ilerlemenin (âsâr-ı terakki) somut hâlidir. Dolayısıyla medeniyeti temsil hakkı Londra’ya aittir:
“Londra’ya enmûzec-i âlem denilse mübalâğa değildir. Rûy-ı arzda mevcut olan âsâr-ı terakkinin fotoğraf ile resmi alınmış olsa medeniyet-i hâzırayı ancak Londra kadar gösterebilir. Binaenaleyh biz de misal olarak onu ihtiyar eyledik.”


Namık Kemal XIX. yüzyılda Avrupa’da seküler bir din olarak düşünülen “terakki” ve düzen fikrine aşkla bağlı bir Osmanlı aydınıdır. Zaten yukarıda sözünü ettiğimiz büyülenmenin sebebi de bu aşkla ilgilidir. Aşk kavramı etrafında modernliği değerlendiren yazar hâliyle ilerlemenin ve gelişmenin somut bir göstergesi olan Londra’yı sevgiliye benzetecektir. Tarih boyunca şehrin, vatanın, hürriyetin sembolü olan kadın sevgili, bu defa medeniyetin sembolüdür. Londra, iklimi ve coğrafî özellikleri dolayısıyla uzaktan “bir kara duman ile (…) haneleri bile siyahlara müstağrak” görünür. Fakat bu görüntü insanı aldatmamalıdır. Çünkü yüzü siyah şeffaf bir peçe ile (nikâb-ı zulmânî) çevrelenmiş bu kadının yüzündeki örtü kaldırılınca insan, adına medeniyet denilen nazlı bir (nâzenîn-i dilrübâ-yı temeddün) sevgili görecektir. Böyle bir kadını, sevgiliyi gören, güzelliğin ne demek olduğunu bilen (bedâyi-pesend) gözlerse ona âşık olacak, onun etkisinden kurtulamayacaktır:
“Bu memleket reyb ve gümân bulutları içinde mestûr olan ikbâl-i beşer gibi, ekseriyet üzere bir kara duman ile muhât ve hatta güya ki âdât-ı medeniyet ahcâr ve eşcârına varıncaya kadar sirayet etmiş gibi haneleri bile siyahlara müstağrak görünür. Fakat bir de o nikâb-ı zulmânînin mâverâsına talîk-i nazar olunursa, nâzenîn-i dilrübâ-yı temeddün, nazar-firîb-i efkâr olacak bir ziynet ve saltanat ile arz-ı didâr etmeye başlar ki bedâyi-pesend olan gönüller için hüsn-i endâmına meftun olmamak ihtimalin haricindedir.”


Romantik bir mizaca sahip olan Namık Kemal modernleşmenin insanlık açısından ne kadar önemli olduğunu vurgulamak babında yaptığı etkileyici girişten sonra Londra özelinde kurumlar, kuruluşlar, sistemler, bilim ve teknik alanında yaşanan gelişmeler ışığında tespitlerde bulunur. İlk sıraya meşruti sistemin sembolü olan “koca” Parlamento binasını alması medeniyet adına Londra’da yaşanan gelişmelerin siyasi sistemle, özgürlüklerle yakından alakalı olduğunu vurgulamak içindir. Mahkemeleri adalet dağıtır, hocalarıyla, öğrencileriyle eğitim “kemal” derecesindedir. Kütüphaneleri o kadar zengindir ki “her lisandan iki, üç milyon kitap ve onları bulmak için hemen allame-i hezarfen vasfına layık yüzlerce hafız-ı kütüp mevcuttur.” “Buhar kuvveti” ile çalışan fabrikalar, ulaşım araçları ulaşımı, imalatı, haberleşmeyi kolaylaştırmıştır. Londra dünyanın en büyük ticaret merkezidir. Öyle ki “pazarlarında olan cevâhir ve nefâyise bakılsa dünyanın defâin-i tabiat ve hazâin-i serveti serâpâ yağma edilmiş de oraya getirilmiş zannolunur.” Hayata hız fikri hâkimdir, her işi kısa zamanda yapıp çok kâr elde etmek esastır. İş ve ticaret yoğunluğundan dolayı nüfus şehirlerde toplanmıştır. “Sokakların her biri devr-i daimi ve cereyan-ı seri bir girdab-ı azime dönmüş, lâyenkati [kesintisiz şekilde] bir tarafından bir tarafına insan akar durur.”
“Terakki” makalesinden seçtiğimiz bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Namık Kemal sayfalar boyunca Londra’nın güzelliklerini anlata anlata bitiremez. Neticede Londra halkı “terakki namında bir tarik-i felâha girmiş” ve bu sayede dünya nimetlerinden istifade etmenin ve lezzetli bir ömür geçirmenin yolunu bulmuştur. Peki İngiltere böyle iken onun tam tersi durumunda olan bir devlet olan Osmanlı ne yapmalıdır? Elbette Namık Kemal’e göre Osmanlı’da aynı yola girmeli, bunda ısrar etmelidir. Gerçi aradaki mesafe oldukça geniştir. Nihayetinde “Evet, şöyle birkaç sene içinde İstanbul’u Londra veya Rumeli’yi Fransa hâline getirmek mümkün olmadığını biz de biliyoruz.” Ancak Osmanlı şimdiden harekete geçerse “iki asır içinde” Avrupa’yı yakalayabilir. Bu yolda bize lazım olan iki asırlık süre uzun değildir. Çünkü milletlerin hayatında bu süre göz açık kapama (lemha-i basar) hükmündedir ve çabuk geçer.


Namık Kemal Batı medeniyeti karşısında böylesine lirik ve romantik değerlendirmeler yaparken tamamen batıya teslim olup orada yaşanan gelişmeleri aynen Osmanlı’ya taşımak düşüncesinde olan bir aydın değildir. Bu hususta ileride fikir beyan edecek olan Sadullah Paşa, Abdullah Cevdet ve Tevfik Fikret gibi radikal batıcı aydınlardan ayrı bir yerde durur. O tipik bir Tanzimat aydını olarak modernleşme sürecinde Osmanlı’yı Osmanlı yapan değerlerin muhafaza edilmesini, bu değerleri yeniden yorumlayarak, unutulmuş olanların ihyasını çözüm yolu olarak gösterir. Bu noktada Hazreti Peygamber’in Beşikten mezara kadar ilim tahsil ediniz.” ve “İlim Çin’de bile olsa, gidiniz, alınız, tahsil ediniz.” Hadis-i şeriflerini delil göstererek İslam’ın terakki yolunda Müslümanları teşvik ettiğini, ancak bir zaman sonra bu emirlerin unutulduğunu söyler. Topluma hâkim olan “Bir hırka ile bir lokma” anlayışının değişmesini ve günü kurtarma yerine yarını da düşünerek sermaye biriktirmek doğrultusunda hareket edilmesini ister. Ona göre Batı’da yaşanan olumlu gelişmeler bir bakıma İslâm’ın onayladığı gelişmelerdir. Modernleşme yolunda yapılması gereken şey geçmişe bakmak, İslam’ın emirlerini hatırlayıp bunları hayata geçirmektir. Namık Kemal’in bu yaklaşımı modernleşme düşüncesinin bir yorumu olarak sonraki yıllarda başta Mehmet Akif olmak üzere pek çok aydın tarafından da benimsenip devam ettirilecektir.
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.