Tasavvuf tarihinde tekke ve yeryüzü algısında mesafe ile hakikat nasıl buluştu

Sufiler, kulluk bilincini olabilecek en üst noktaya taşıyarak dinin sadece yükümlü oldukları amelleriyle yetinmeyip dini hayatlarının her safhasına taşımayı amaçlamışlardır. Allah’a yaklaşmak en ulvi amaçları olduğundan, meselelere hakikat nazarından bakmaya çabalamışlardır.

Onlar, idrakin, Allah’ı idrakte yetersiz olduğunu kavramışlar ve böylece bir hadis-i kudside belirtilen, “Ben onların gören gözü olurum, benimle görürler, işiten kulakları olurum, benimle işitirler…” sırrına talip olmuşlardır. Dünyanın fani olmasının, dünyaya ait her şeyin de fani olması demek olduğu bilinciyle nazarlarını fani olanı ayakta tutan tecelliye dikmişlerdir.
Dolayısıyla eşyalar, bizim gördüğümüz şekilleriyle hakikate matuf değillerdir. Görünen aldatıcıdır çünkü fanidir. Fanilik bir şeyin geçici olması demektir. Hakikat ise asla geçici olamaz. Hakikat özünü Allah’tan alır ve bâki olanın öze tecelli etmesi onu fanilikten çıkarır.

Reklam
Kişi, dünyada fanidir. Faniliği, dünyanın ve içindekilerin faniliğiyle özdeşleşmesine sebebiyet verir. Kişiyi fani kılan bir nefse sahip olmasıdır. Ahirette nefsiyle yolları ayrılacaktır ve orada fanilikten de kurtulacaktır, sonsuz bir yaşama sahip olacaktır. Nefsi kişiye ruhu olduğunu unutturmuş, onu saklamıştır. Aynı şekilde baktığı yerde de eşyanın hakikati saklanmış, kendisinin kabuğu mesabesinde olan bedenini görmesi gibi eşyanın da kabuğunu görmüş, aslını görememiştir.

Onlar ilim öğrenmek için seyahat etmişlerdir. İlmi de Allah’a yaklaşmak için talep etmişlerdir. Gittikleri yerlerde tekkeler, medreseler aramışlar; Allah’ın dostlarını bulmaya, onlardan istifade etmeye çalışmışlardır. Bugünün tabiriyle seyahatleri turistik gezi mahiyetinde değildir, bir beldeye gittiklerinde hemen o beldenin meşhur alimini, arifini aramışlar, ders halkasına katılmışlar, onun feyzinden istifade etmeye çalışmışlar, himmetine talip olmuşlardır.
Reklam


Bu düşünce sufinin bakışını da etkiler. Onun zihni, beş duyuyla kaimdir. Dolayısıyla belirli bir sınıra sahiptir, gördüğü ve gördüğünde anladığı, okuduğu da sınırlı zihninin yani “zannının” ürünüdür. Zan ise mutlak doğruyu vermez hatta yanlışı verme ihtimali yüksektir. Bu nedenle de İslam’da zan, haramdır. O hâlde sufi mutlak doğruya ulaşmak için sınırlı bir yapıya sahip olan zihninden kurtulmalıdır.
“Çalabım bir şâr yaratmış iki cihân âresinde
Bakıcak dîdâr görünür ol şârın kenâresinde
Nâgehân ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm
Ben dahî bile yapıldım taş ü toprak âresinde”
Şar, bilindiği üzere şehirdir. Hacı Bayram Veli’nin bu şiiri farklı bir okumaya müsait olsa da biz zahiren baktığımızda şehre bahsettiğimiz konuda mana verildiğini görürüz. Allah’ın yarattığı şehirde, Allah’ın vechi görünür. “Yapıldım” kelimesi, sufinin, Allah’ın vechini görmesi için belli merhalelerden geçilerek belli bir makama getirildiğini işaret eder. Yani o zihninde, kalıptan kurtulmuş, kalbinin hükümranlığında yaşamaya başlamıştır. Kalp, Allah’ın evi olduğundan, kudsi hadiste belirtilen “Gören gözü olurum…” sırrına ermiş ve Allah’ın vechini görmüştür.
Reklam

Taşın her paresinde Allah’ın isminin anılması; hem sufinin o mertebeye varmak için zikre sarılması anlamına gelir hem de Kuran’ı Kerim’de yer alan “Hiçbir varlık yoktur ki, O’nu hamd ile tespih etmesin. Fakat siz, onların tespihini anlamazsınız.”(İsrâ 17/44) ayetine delildir. Tesbihi anlamak da yine “Ben onların işiten kulağı olurum…” sırrına ermekle mümkündür. İbn’ül Arabi, Fütûhât’ta taşların zikrini işittiğini söylemektedir. Gönlün ne âlim ne cahil olması da gönlün Allah’ın mekânı olduğundan ve kudsi hadisin sırrındandır.
Sufilerin eşya ve mekân ile ilişkisinde bu düşünceler yatar. Onlar imkânsızlığı mekân olarak benimserler ve mekândan geçerek mekândan münezzeh olanın huzuruna dahil olmayı arzularlar.
Yukarıdaki beyitlerde Yunus Emre de mekâna bakışını, mekânla ilişkisini özetlemiştir.
Hâl böyle olunca da sufiler mekâna gönül vermemişler, mekânı kendilerine mesken tutmamışlardır. Onların gözünde varlık ile yokluk bir olmuştur. Sultanın yüzünü göremediği her yer zindan olmuştur. Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisinde “Bütün yeryüzü müminlerin mescididir.” buyurmuştur. Mescit, namaz kılınan yerdir. Namaz, Allah’ın huzurunda bulunmaktır. Öyle ki kulun Allah’a en yakın olduğu an secde anıdır. Dolayısıyla sufiler nazarında tüm yeryüzü Allah’ın huzurudur.
Gönül vermemeleri menkıbelerde de karşımıza çıkmaktadır. Dönemin devletlilerinden biri İbn’ül Arabi’ye bir ev hediye eder. İbn’ül Arabi eve girmez, evin kapısı önünde oturur ve beklemeye başlar. Az zaman sonra bir yoksul gelir ve Şeyh’ten para, yiyecek vb. ister. Şeyh ona hiç parası olmadığını, sadece bu eve sahip olduğunu söyler ve evi ona vererek gider.

Nitekim sufilerin tekkeyle ilişkisi de bu yönde gelişmiştir aslında. Tekkeler sufileri bir mekân olarak kendisine bağlamamıştır. Bilakis sufi tekkede bir süreliğine dünyadan ve tüm bağlarından kurtulur, orada sadece Allah’ı zikreder, anar, orası ona Allah’ın huzuru hissiyatı verir. Tekkeler bir mekândır zahiren ama sufinin mekânsızlığı tecrübe ettiği bir imkândır da.
Bir zat, Mevlâna Hazretlerine sordu: “Lamekân nasıl bir yerdir ve nerededir?”
Mevlâna Hazretleri cevap verdi: “Bu, Allah yolunda candan ve yürekten kopan cömertliktedir.”
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.