Yakubun Koyunları’nda İsrail devleti, siyonizm ve Filistin meselesi

Kamil Yeşil
09:00, 15/01/2026, Perşembe
CategoryNihayet
Nihayet Dergi
Yakubun Koyunları’nda İsrail devleti, siyonizm ve Filistin meselesi
Dengeli Bir Üslup, Tereddütlü Bir Duruş Yakubun Koyunları: İsrail Öyküleri

Necati Cumalı, 1963-64’te Tel Aviv Tanıtma Ateşesi olan eşi Berin Teksoy’la İsrail’e gider ve yaklaşık yirmi ay kalır. Yakubun Koyunları bu dönemde yazılır. 63-64’te iktidarın 27 Mayıs 1960 kanlı darbesinin siyasi uzantısı olduğu dikkate alınırsa Berin Teksoy’un seçilmesinin tesadüfi olmadığını, İsrail yönetimi ile anlaşıp görevlendirmesi ile gittiğini düşünmek yerinde olacaktır. Resmi tercih ve görevlendirmede askeri zihniyet ile İsrail ilişkilerinin bir seviyede tutulması gözetilmiş olmalıdır. Böyle bir kurumsal işleyişin bugünkü durumunu bilmiyoruz. Tercihte sadece Berin Teksoy faktörü değil Necati Cumalı isminin de belirleyici olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Cumalı, izlenim ve öykülerinde belirttiği gibi İzmir Urla’daki Yahudileri yakından tanıyan biridir. Çocukluk arkadaşları, komşuları, okul arkadaşları arasında kayda değer Yahudi ağırlığı vardır. Eşinin Ataşelik vasıtasıyla Tel Aviv’i yöneticilere hangi yönleriyle nasıl tanıttığını bilmiyoruz. Cumalı’ya ayrıca bir yazma görevi verildi mi yoksa Cumalı görevi yazar olarak kendine mi verdi bilgimiz yok. Fakat bu kitabı yazarak eşinden daha çok tanıtma görevi yaptığını söylemeliyiz.

Yakubun Koyunları: “İsrail’i Düşündüm”, “Pis Yahudi”, “Venedikli Tefeci”, “Gülen Sam”, “Emekçinin Dönüşü”, “Gülmeyen Şiomo”, “Raşid ile Donna”,” Kibutzların Bekçileri”, “İsrail Evi”, “Yakubun Koyunları”, “Ufuktaki Gözler”, “Sunu Yerine, Sodom Nerede”, “Hikaye Severseniz”, “Boğan Deniz”, “Eskiyen Adam”, “Eli’nin Evinde”, “Domatesler”, “Yahudi Olmak Güçtür” başlıklarını taşıyan izlenim ve hikâye metinlerinden meydana geliyor.

Yazar, ideolojik devletlerin vatandaşlıktan öte bir kimlik kazandırma yöntemi olarak anma ve kutlama günlerinin İsrail için bir metot olduğunu söyleyerek giriyor kitaba. Çünkü İsrail, yılın haftalarına kadar Yahudiliği anma, kutlama programlarıyla doldurmuştur. Şabat yasakları, Hamursuz Bayramı perhizi, yeni yıl yemekleri, çardak bayramları, günahların denize atıldığı bahar bayramları vs. Yazar bunların içinde en çok Yom Kipur (Kipur günü) üzerinde duruyor. Çünkü o gün hiçbir İsrailli evinden çıkmaz, her Yahudi kendisiyle hesaplaşır. Yazar da İsraillilere saygısızlık olmasın diye evden çıkmamayı planlar. Türkiye’den tanıdığı Yahudiler de vardır. Fakat oteldeki Yahudi kendini dinine bağlıymış gibi gösteren ‘münafık’ bir Yahudi’dir. Tevrat okurken görülmeye gayret eden biri. O gün alışveriş yapmak yasak olmasına rağmen yazarı arka odaya götürür ve paraları alır. Yazar bu karaktere yabancı değildir.

Çocukluğunun İzmir’inde büyük depoları hep Yahudiler kiralamıştır. Manifaturacılık, hazır ayakkabı satıcılığı onların elindedir. Komşu çocukları Yahudi dövmeye giderler. Gerekçe olarak Yunan işgalinde Yahudilerin Yunanlıları desteklediğini söylerler. O zamanlar İzmir Yahudilerin yoğun olduğu şehirlerdendir. Ticaret onların elindedir. Kadınları kızları diledikleri gibi yaşarlar; İzmir’in yakışıklı delikanlılarından heveslerini aldıktan sonra birbirlerine devrederler gencleri. Yazar Çanakkale’de böyle bir Yahudi kızına âşık olur. Lisenin son sınıfında Yahudi’yi sevmeyi sosyalizmin bir gereği olarak beller ve kabul eder.

Gerçek Yahudi kimliğiyse gördüklerinden farklıdır. Askerliğini yaptığı Çanakkale’de mütareke yıllarında Yahudilerin İngiliz İşgal kuvvetlerine gösterdikleri yakınlığı öğrenir. Halk onları döneklik ve nankörlükle nitelemektedir. Cumalı bu duruşa karşı “Yahudileri suçlayan lise arkadaşlarımın çoğu ticaretle uğraşan ailelerin çocuklarıydı. Kurtuluş Savaşı boyunca, babaları Yahudi komşularıyla İzmir’de, İstanbul’da dükkânlarının başında kalmıştı. Babaları Kurtuluş Savaşı’na katılmamıştı.” argümanını getirmekte ve Yahudileri savunmaktadır. Tel Aviv’e çağrılmasının bu tür düşüncelerle bir ilgisi var mı, sorusu haklı soru olmaktadır bu durumda. Yazarın içi yine de rahat değildir Yahudi konusunda.

Necati Cumalı’ya göre: “Yahudi denilen yaratık, Yahudi dinine bağlı bir insan olmaktan çıkmış, zamanla bir prototipe dönüşmüştür. (...) Sonunda, ulusların üstünde, faizciliğin, tefeciliğin, para hırsının yarattığı bir insan türüdür o. Dönektir, bencildir, korkaktır, canına ve zevklerine düşkündür; kutsal bildiği hiçbir şey yoktur dünyada. Dini imanı paradır. Vatansızdır, hiçbir toprağa bağlı değildir. Akıl almaz beden zevkleri ardında koşar. Kendisinden başka kimseye hayrı dokunmayan zavallı biridir. Dünyanın tiksindiği bir yaratıktır. Adı ‘Pis Yahudi’dir. Shakespeare, Venedik Taciri’nde bu tipi örnekler. (...) Kısacası, kapitalizm, varoluşunun gereği, yapısındaki acımasızlığı, bencilliği ile kendine en iyi temsilci olarak Yahudi’yi bulur. (...) Yeni kentsoylular, sınıf değiştiren yeni zenginler, iş hayatında Yahudi’ye benzedikçe daha çok zenginleşirler. Zenginleştikçe de daha çok Yahudileşirler. (...) Yahudi’nin vefadan, özveriden, bağlılıktan anladığı da kendine göredir. Evliliğinde boşanma yoktur. Karı kocaların birbirlerini aldatmaları, evlilik dışı ilişkileri etkilemez aile hayatlarını. Drahoma evliliğin temelidir. Kadın olağan karşılar bu durumu. (...) Yahudi sinagoga bağışta bulunurken hahamın buyruklarını yerine getirirken dürüsttür, cömerttir. Yahudilerin dışında kalanlarla olan ilişkilerinde ise değişir bu ölçüler.”

Necati Cumalı Yakubun Koyunları’nda Yahudi’nin genel hatlarını böyle çizdikten sonra Tel Aviv’de çarşı, tatil yeri, şehir şehir dolaşır. Yahudilerin çöl topraklarını nasıl değiştirdiklerini, İsrail’in nasıl kurulduğunu anlatır. Yahudiler İsrail’e göç ederken alışkanlıklarıyla birlikte göç etmektedir. Yabancı bankalarda hesap cüzdanları, elinin altında yeteri kadar para, ayrıldığı ülkenin pasaportuyla gelir İsrail’e. İsrail uyruğuna geçmeye yanaşmaz hiçbir zaman. Birleşik Amerika, Fransa, İngiltere, Hollanda gibi gelişmiş ülkelerden birinin pasaportunu korur her zaman, İsrail bir vatan olmaktan çok yeni bir iş alanıdır onun gözünde. Tüketime yönelik endüstriye yatırır parasını. Kazancının bir bölümünü ne olur ne olmaz diye dışarıya aktarır her zaman. Yaşadığı ülkenin dışında bir ya da birkaç ülkede parası vardır. Mavi tulumlu İsrailli emekçilerin ülkelerine cömertçe döktükleri alın terinden pay alır. Yazara göre bu emekçi ile anamalcının Yahudi kimliğiyle karşı karşıya kalmasıdır. Bencil anamalcı günün birinde kazanç yüzdesinin düştüğünü gördü mü çekip gitmektedir İsrail’den. Yabancı ülkenin yanı sıra İsrail’e de el altından para kaçırmakta ya da yaşadığı ülkenin kanunları uygunsa para göndermektedir. İsrailli gelen yardımlar için “Gönderecek elbette, biz burada sınırlarda ölüyoruz, çölü adam edeceğiz diye geberiyoruz. Yahudi almak kolay mı? Bedava Yahudi olmak yok. Onlar yaşadıkları yerde rahat para kazanıyorlar. Ne olmuş birazını göndermişler de”, demektedir. Yazar bir gün Tel Aviv Herzliya’da bir villanın kapısı üstünde İstanbullu tanınmış bir Yahudi kuyumcunun adını görür. Sormadan geçemez: “Bu kuyumcu o villayı satın alacak, yaptıracak kadar parayı nasıl geçirmişti İsrail’e? Her halde Türk hükümetinin izniyle değil.”

İsrail’deki çoğu yapıların, kuruluşların parası bağış yoluyla veya kaçak olarak dışardan gelmiştir böyle. Tel Aviv’deki üç bin kişilik konser salonu Helena Rubenstein’in bağışıdır. Rotçild’lerin İsrail’in her yanında bağışları vardır. Şaşkınlığını şöyle anlatıyor Cumalı: “Yahudi nasıl beceriyor bu işi, yani nasıl para kaçırıyor, ya da yaşadığı ülkede İsrail’e bağışta bulunmak iznini nasıl koparıyor demeyeceğim. Anamalcı düzende bütün para babalarının kolaylıkla becerebildiği işler bunlar. Ama, İsrail’de yaşayan Araplar böyle davranacak olsalar, İsrail’de kazandıkları milyonları Şam’a Kahire’ye ya da İsviçre bankalarına aktaracak olsalar İsrail hükümeti bu yaptıklarını nasıl karşılar demekten kendimi alamıyorum.”

Bir insanın çift uyruk taşıması kapitalizmin çıkar oyunlarından biridir yazara göre. Yabancı ülkelerde yaşayanlar arasında işi iyi olanlar İsrail’e göç etmeyi akıllarından bile geçirmedikleri hâlde, hem yaşadıkları ülkenin vatandaşlık haklarından yararlanıyorlar, hem de İsrailli sayıyorlardır kendilerini. “İsrailli falan değil düpedüz Siyonisttiler.” onlar. Birleşik Amerika’da yaşayıp İsrailli Yahudileri desteklemekte haklı görüyorlardı kendilerini. Oysaki haksızlıkları açıktı. Yahudiler, Siyonistler kendilerini çok göstermek için bütün dünyadaki Yahudileri kendilerinden sayarak hile yapmaktadır. Yoksa onlar hakikatte Marx, Einstein, Freud gibi Yahudileri Alman Kültürü içinde yetiştikleri için Yahudi saymamaktadır. Siyonistlere göre Disraeli İngiliz, Troçki Rus, Lâon Blum en koyu Fransız kadar Fransızdır. Heine katıksız bir Alman şairidir. Menuhin, Heifetz keman tekniklerini Birleşik Amerika’ya borçludurlar: “Nitekim bugünkü İsrail de Marx’ı ya da Kafka’yı kendinden saymıyor.” Marx’ın adı Tel Aviv ile Yafa arasında küçük, bakımsız bir sokağa verilmiştir. İsrail devletinin büyük saydığı, önemsediği Yahudiler, İsrail devletinin kuruluşu için savaşan Siyonistlerdir yalnız. Ayrıca İsrail’de kalmış 300.000 Arap vardır, İsrail’in dışında bırakılmış, İsrail topraklarını vatanı olarak bilen, bir gün o topraklara geri dönmek için yaşayan sayısı bir milyona yakın Filistinli mülteci vardır.

Tel Aviv Tanıtma Ateşesi olan karısı Berin Teksoy başta olmak üzere dönemin İsrail yönetimini rahatsız edecek, buna karşılık Türk tarafının hoşuna gidecek bir perspektifle kurulan Yahudi devletinin sîgaya çekildiği sayfalardaki argümanların hâlâ geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Öyle ki BM’de de bu tespitlerin yerini koruduğunu, koruyacağını söyleyebiliriz.

“Kurulan Yahudi devleti Filistin devleti topraklarının üçte ikisine el koydu. Binlerce yıldır Filistin toprakları üstünde yaşamış Arapları yerlerinden yurtlarından etti. Kurulan devlet ise bir din devletiydi. Yahudiler ayrıcalıklarını savunuyordu. (...) Genel bir ilkedir. Her hukuksal ilişkiye uygulanır. Söz gelişi on yıl alacağını aramayan bir kimse aradan on yıl geçtikten sonra alacak savında bulunamaz. (...) İnsan ilişkilerini barışa, güvenliğe ulaştırmak için uyulması gereken sağlıklı, yerinde bir kurumdur süre aşımı. Uluslararası ilişkilerinde bu ilkenin dışında kalması düşünülemez. Böyle olmasa kurulan yıkılan bunca devlet arasında hak çekişmelerinin sonu alınamaz. Bu durumda Yahudi iki bin yıldır bırakıp gittiği topraklara geri dönüp de buraları benimdir derse, iki bin yıldır nerelerdeydin, diyenler elbet haklı olurlar.

İki bin yıldır Yahudi’nin Romalılara bırakıp gittiği topraklardan kimler gelip geçmemiştir ki! (...) Tarih, bir süre yaşadığı topraklar üzerinde Yahudi’ye sahip çıkma hakkı tanıyorsa, iki bin yıl sonra bu savla geri dönüp yerlerinden yurtlarından ettiği Araplar ‘Kimsin sen? Benim seninle hiçbir alışverişim yok. Seninle geçmişte yüz yüze gelmedim. Bu yerleri Romalılardan aldım. Sen git topraklarını kime kaptırdınsa hakkını ondan ara.’ diyebilirler.(...)

Yeni İsrail devletinin tutumu geçmiş dönemlerin sömürgecilerini hatırlatıyor. İşin içine din ayrıcalığı, Yahudi dininden olanların üstünlüğü girince, böyle bir görüşle yola çıkanların, eninde sonunda Hitlerin Cermen ırkının üstünlüğüne inanan mantığıyla” birleşmeleri kaçınılmaz bir durumdur.( ...) Yahudi’nin çektiklerine, çilesine üzülen insan kalbinin, Filistinli göçmenlerin çilesine kapalı kalması olası mı bu durumda?…

Küçük İsrail’de ayrıca kabul edilmesi olanaksız daha başka sesler de çıkıyor. İsrail sağcıları arasında öyleleri var ki, eskiden Akdeniz’den Bağdat’a kadar bütün bu topraklar bizimdi, bize geri verilmeli, diyorlar. Kendilerinden önce ya da kendilerinden sonra bu toprakların başkalarının olduğu akıllarından bile geçmiyor. Üstelik kendi dinsel devlet anlayışlarına göre benimsedikleri mülkiyet anlayışıyla da çelişiyor bu savları. İsrail’de toprak mülkiyeti yoktur. (...) Bu inançta kimselerin iki bin yıl el sürmedikleri toprakların kendilerinden alınmasını da doğru bulmaları gerekir. Bu görüşte politikacıların yönettiği bir ülkeye komşularının güven duymaması olağandır, İsrailli aşırı sağcı Siyonistlerin bu görüşleri bölgeye sürekli bir savaş tehdidi getirmiştir. Son yılların savaşlarında İsrail’in sınırlarına kattığı topraklar ise İsrail’de bu düşüncede olanların sadece aşırı sağcılar olmadığını kanıtlıyor.”

Kendisi de bir hukukçu olan Necati Cumalı, görüldüğü gibi BM’de konuşan tarafsız bir hâkim üslubunun örneğini veriyor. Bundan dolayı Tel Aviv’de “misafir” ve “tanıtım” göreviyle bulunan Necati Cumalı’nın İsrail’e karşı duyduğu yakınlık hissinden emin olamıyor okuyucu.

Bu köklü eleştiriler günümüz sosyalistlerin de ne kadar var sorusunu sorduruyor okuyucuya. İlginçtir Cumalı, İsrail’de sosyalist bölge uygulamasıyla da karşılaşıyor.

Hayfa ve civarında mahalli olarak hüküm süren sayısı 250’ye yaklaşan kibutzlarda sosyalist yönetime hayranlıkla bakıyor yazar. Din egemenliğini yitirmiştir kibutzlarda. Tel Avivlilerin çoğu, şabatın yasaklarından kaçmak için şabat günleri kibutzlarda yaşayan akrabalarını dostlarını görmeye gidiyorlar. Her cumartesi akşamı, şabat tatili dönüşü, Hayfa-Tel-Aviv yolu tıkanmaktadır. Etin helâl sayılması için kanının akıtılmış olması gerekir. Etli yemeklerin üstüne sütlü bir şey istenecek olursa getirilmemektedir. Fakat bu yasak yoktur kibutzlarda.

“Kibutzlar” olarak bilinen bu sosyalist uygulama, Tevrat’ın hükümlerine riayet etmiyor. Belediye otobüsleri şabat tatilinde de çalışıyor. Lokantalar, kahveler, plajlar açık. Alışveriş serbest. Yazara göre bu sosyalist yönetimin ilham kaynağı Tevrat’tır. Kitaba adını veren Yakubun Koyunları hikâyesine dayanmaktadır. Cumalı, bu hikâyeyi o güne kadar Yahudilerin bile aklına gelmeyecek şekilde işçi-işveren, emek, hak aramak, zengine karşı çalışarak direnmek şeklinde yorumlar. Çünkü Yakup, yedi yıllık hizmetinin karşılığını alamamıştır dayısından. Sonunda kendince hile yaparak koyunları alacalı ve beyaz olarak iki farklı şekilde çoğaltır. Kendine ait sürüyü alır ve haber vermeden Kenan iline dönmek üzere ayrılır. “Yakub’un öyküsünü okurken bir an bana öyle geldi ki Marx’ın emek ile ücret arasındaki ilişkileri kılı kırk yaran bir incelikle, doğrulukla açıklığa kavuşturmasında Yahudi bir aileden gelmesinin payı vardı. Küçük Marx, daha çocukluk yıllarında her olayın ardında maddesel bir neden arayan bir mantıkla yetişmiş olmalıydı.” diyerek Marksizm’i Tevrat’a dayandırmaktadır Cumalı.

Cumalı, kitabında Kudüs ve Mescid-i Aksâ’ya dair hiçbir şey söylemiyor. Sodom ve Gomore’yi ziyaret eden, Lut Gölü’nde yüzen Cumalı çifti için gerçekten şaşırtıcı bir durum. Bu dönemde Kudüs’e ve Mescid-i Aksâ’ya gitmediği söylenemez. Bulgaristan göçmeni olarak Rumlarla değiş tokuş ertesinde geldiğine göre Müslüman statüsü ile gelmiştir ailesi. Tel Aviv’de hem Arapların gözünde hem Yahudi kültürüne karşı Cumalı’ya hâkim olan hissiyat Müslüman olmasına rağmen Falih Rıfkı’nın Zeytindağı kadar bile Filistin’in elimizden çıkışı, Kudüs’ün ve özellikle Mescid-i Aksâ’nın manevi değeri konusunda hiçbir şey söylememesini onun sosyalist olması da açıklamamaktadır. Kitaptan anladığımız kadarıyla ateist değildir. 70’li yıllarda Marksist sola mensup birçok gencin Filistin’de silahlı, gerilla eğitimi aldığını, Filistin soluyla dayanışma içinde olduklarını ve bundan dolayı Filistin davasına destek verdiklerini biliyoruz. Mahir Çayan ve arkadaşlarının İsrail İstanbul başkonsolosu Efraim Elrom’u kaçırmaları ve öldürmeleri sadece Deniz Gezmiş’in serbest bırakılması isteğiyle değil İsrail’e karşı da bir tepkinin varlığıyla yorumlanmıştır. Acaba diyorum Müslümanlar Kudüs bilinciyle Filistin’e sahip çıkmaya başladıktan sonra sosyalist kesim Müslümanlarla aynı karede buluşmamak için Filistin hassasiyetini terk etmiş olabilir mi ve Cumalı’yı da bu kategoride sayabilir miyiz?


İkincisi, Yakubun Koyunları 1984’ten beri basılmamaktadır. Acaba aile çevresinde ve yayınevinde İsrail ile ilgili yargılarda Cumalı’dan farklı düşünmekte arayabilir miyiz bu sansürü?

Günümüzde herkesin kendince bir Filistin politikası var. Batı, başından def etmek için İsrail’in Filistin’deki işgalini destekliyor. ABD Arap ülkelerini bölgeyi zenginlik kaynaklarını kontrol için İsrail’in yanında yer alıyor. Sadece Müslüman Türkiye dinî değerler ve insani değerler için Filistin’e destek veriyor.

Yakubun Koyunları: İsrail Öyküleri’ni Türk hissiyatın içinde saymak gerekiyor sanki.

Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026