Z kuşağı iş bulma sürecinde yeni zorluklarla karşılaşıyor

Cihan Aktaş
09:00, 08/04/2026, Çarşamba
CategoryNihayet
Nihayet Dergi
Z kuşağı iş bulma sürecinde yeni zorluklarla karşılaşıyor
İşini bulmak

Z kuşağı ve onları takip eden ilk kuşaklar iş güç konusunda bir hayli şanssız, ancak karşılaştıkları engellere rağmen gayretli ve sabırlı olmak zorundalar. Konumları yepyeni bir dönem için başlangıç teşkil ediyor ne de olsa. Onlar küreselleşmenin ışıltılı söylemleriyle çevrili bir dünyaya uyandılar. Yeni teknolojilere kolaylıkla uyum göstermelerini sağlayan oyun, oyuncak, film ve kitaplarla büyüdüler. Kendilerine büyük güven duyuran ideallerine ulaşmanın yolları bir tık mesafede olabilirdi sanki. Üstelik hızla değişen dünya önceki kuşakları teknolojiyi kavrama konusunda bir kadavraya dönüştürüyordu.

Misal, ülkemizde 2010’ların ilk yıllarında yargı alanında pek çok uzman, yeni teknolojilere yabancılıkları nedeniyle erkenden emekli edilmişlerdi.

Onlarca yıl hükmünü sürdüren -esasında Taylorizmin yeni sürümü denilebilecek- Fordist üretim tarzı darmadağınık olmaktaydı. Gerçi takriben bir asır önce uygulanmaya konulan Fordizmin yol açtığı işine yabancılaşma veya işçinin ürettiğine mesafesi, Modern Zamanlar (1935) filminde de ortaya konulduğu üzere çoktandır sorgulanıyordu. Bu sorgulamalar süredursun, robot gibi çalışmaları istenen, niteliklerini beslemeye ayrıca gücü veya zamanı kalmayan işçilerin yerini sahici robotlar almaya başladı.

Ekmek aslanın ağzında ve aksi gibi, eğitimin güçlendirecek yerde kırılganlaştırdığı gençler oradan bir lokma kapmak için gerekli atılım hevesinden yoksun.
Ekmek aslanın ağzında ve aksi gibi, eğitimin güçlendirecek yerde kırılganlaştırdığı gençler oradan bir lokma kapmak için gerekli atılım hevesinden yoksun.

Fordizm geri çekilirken küreselleşme, tüketim şiarını güvenlik endişeleri ve yenilik arzusuyla bir paket hâlinde telkini sürdürüyordu. Birilerinin daha üst düzeyde ve güvenliği temin edilmiş tüketiciler olma konumu güvence altına alınırken geniş kalabalıklar kalan son güçlerini de ellerinden almaya yönelik bir vaatler dairesine hapsediliyorlardı. Türlü kirli yollarla edinilmiş servetlerin sahipleri türdeşleriyle sitelere kapanırken böylelikle şehirlerde yükselen gerilimin oluşturduğu tehditler dar gelirli ve madunlara yöneliyordu.

Tehdit işaretleri çoktandır kendini gösterse de bu işaretler hegemonların talepleri zaviyesinde modernlik ve kalkınma etiketleriyle pazarlanıyordu. Çok önceden, “Bir barbarlık çağı başlıyor ve bilimler onun hizmetinde olacak.,” demişti Nietzsche. Barbarlık çağının sözü ayrı işi ayrı seyircileri konumu düştü çoğumuzun payına. Gazze katliamları dünyanın büyük kısmının bilgisi ve seyri eşliğinde gerçekleşti.

Yapay zekâ (YZ) işte bu barbarlık çağı eşiğinde, çok daha önemli veya sadece hayal gücünü zorlamaya üşenen kuşaklar için el altında bir hizmetkar. Yazık ki işte yapay zekâ var diye birçok faal meslek, hayal gücüne özgü geliştirici ve kalbe değen bir pırıltıdan yoksun güya kolektif bir zekâya terk edilme tehdidi altında. Bu terkle birlikte durağanlaşan ve giderek geri düşen zekâ, Aydınlanma karşıtı düşünürün haberini verdiği çağın kapısını tek başına açmadı ama ortasına düştü. Kuşaklar arasındaki iletişimsizlik kadar hukukun göreceli işleyişi de barbarlık çağına hazırlıyor zemini. Baskın emperyal sistemin ürettiği kültürün tüketicisi olan ülkelerde sokaklar kadar balkonlar da cinayet mahalline dönüştü nicedir. Ergenlik (Adolescence, 2025) dizisi bu açıdan çok şey söylüyor: ebeveynler çocuklarıyla iletişim kuramıyor artık. Bunun sebeplerinden biri kuşaklar arasındaki akışın kopmasıysa diğeri aile içi ve eş dostu bir araya getiren sohbet ortamlarının kaybolmasıdır. Mahremiyetin gerektirdiği, yanı sıra koruma getiren berraklığı ve kendine haslığı yitiriyor benlikler. Sanatçıların ve sahipsizlerin mecal aradığı uyuşturucu, TikTok’ta kazanmak için her yola başvuran kadınlar ve erkekler, kısa yoldan mafyaya dâhil olmak için elini kana bulayan çocuklar… Cinayetlerdeki artış hukukun yetersizliği kadar bir belirsizliğin oluşturduğu anomiyle de alakalı.

Elbette kuşaklar arası geçişler ister istemez kaotik özellikler sergiler. Diplomalar çeşit çeşit, zahirde iş seçenekleri de öyle fakat hedeflediği işe kavuşmak herkese nasip olmuyor. Ekmek aslanın ağzında ve aksi gibi, eğitimin güçlendirecek yerde kırılganlaştırdığı gençler oradan bir lokma kapmak için gerekli atılım hevesinden yoksun. Dahası, eğitim görülen alana has birçok nitelik de yapay zekâ türlerine kaptırılmakta. Üniversite dalları bütün bu gelişmelerin öngörüsüne göre sürekli yeniden biçimlenmeli değil midir? Eğitim sistemleri hantal, evrak yığınları ve imzalarla ağırlaştırılmış, buna nepotizmi de eklemeli ayrıca. Peki ya çalışma anlayışı ve meslek telakkisi… Bir kopuş yaşanmakta ve meydana gelecek savrulmanın nelere mal olacağı endişesi zihinleri kemiriyor. Teknolojinin sebep olduğu çalkantılar değil sadece kendini dayatan ayakta kalma mücadelesi de günübirlik yaşamaya sevk ediyor gençleri. İş bulsalar bile acaba sürdürebilecekler mi? Türlü endişelerle evlenme konusunda kararsızlık çekiyor, birikim yapma gereği duymuyor, “böyle bir dünyaya” çocuk getirmemek gerektiğini savunuyorlar. Oysa belki onların çocukları arasından çıkacak yeni bir Sokrat, İbn Heysem, Mevlana, Yunus Emre, Nietzsche, Mehmet Akif, Yaşar Nezihe, Hannah Arendt, Fatıma Mernissi, Ayşe Şasa…

YZ birçok alanda bir işlevsizlik hissi oluşturuyor. Birçok kişi YZ’de gönlüne göre bir terapist buluyor. Almanya’da yaşayan grafiker kızım mesleki geleceği konusunda endişeli. Kızımın izlenimlerine göre YZ’nin kapsama alanının genişlemesi, Alman gençlerin meslek ideallerini belirlemede etkili olmaya başladı. Liseliler her zaman bir karşılığı olacak marangozluk, cenaze levazımatçılığı gibi işlere yöneliyorlar. Türkiye’de bir süredir tahsilli genç erkek ve kadınların Anadolu topraklarında çiftçilik ve hayvancılık yapmaya başladığına dair haberler okuyoruz. Bu alandaki teşvikler daha da artırılmalı. Aşık Veysel’in şiirinde geçtiği üzere sadık yarimizin kara toprak olduğunu derk etme günlerindeyiz. 2001 krizini kırsaldaki akrabaların kentlerde yaşayanlara desteği sayesinde aşabilmiştik. Henüz tüketim kültürüne o kadar da ram olmadığımız bir dönemdi ve depresyona da bu denli açık değildik. “Ölü toprak duyarsız bir topluma delildir.” (Yasin 36/33) Yazık ki topraklarımızın büyük kısmı miras anlaşmazlıkları yüzünden kendi hâline bırakılıyor. Hukuk bu konuda çözüm üretebilmeli.

Bu meyanda “topraklama” sadece fiziki olarak değil metaforik anlamda da vazgeçilmez bir yöntem. Hayatta karşılığı olmayan okul sistemleri yapıcı atılımlar için handikap oluşturduğu kırılgan bünyeler doğurur. Kırılganlık sokağın ölümüyle de bağlantılı elbette. Çocuğun eğitimi, böylelikle kazanacağı özgüven, karakter sağlamlığı, pamuk ipliğine bağlanamaz, ilkeli, kurallı bir süreklilik talep eder.

Elbette insan çağın barbarlığını apaçık kılan olgulara rağmen varlığını özel kılan hayal gücü yeteneğiyle sürprizler yapmaktan geri durmayacaktır. Rehavete kapılmadan YZ’nin imkânlarını tanımaya çalışanlar, panik döneminin sağlam burçları. Açık ki YZ’ye bağlanan faaliyetler aynı zamanda YZ’yle gerçekleşemeyecek yepyeni alanlar doğuracaktır. Bunun yanı sıra insan varlığı daha keşifçi ve çevik olmaya zorlandığı ölçüde YZ iyi bir yol açıcı, bir yardımcı olabilir.

İnsan her şeye rağmen ümidini koruyarak hayatiyetini sürdürür. Hâlihazırda üniversite diplomalı kızlar çoğu zaman bir süreliğine kasiyerlik, erkeklese kuryelik alanlarında mevzilenerek beklemeye alıyorlar ümitlerini. Bir hayli yıpratıcı ve adeta yeniserflikle ifade edilebilecek benzeri işlere dudak bükenler ise ev genci diye tabir edilen konumda YZ ile içli dışlı hâlde bekleyişlerini sürdürüyorlar. Nitelikli olmayan bir işin getirilerini hesaba vuran genç kadınlar, evde oturup çocuğunu büyütmeyi tercih eder oldu ki bu karar elbette ekonomik anlamda bir iç rahatlığı gerektiriyor. Evde çocuk bakarken bir yandan da ilgi duyduğu bir sanat alanında faaliyet gösteren kadınlara sık rastlıyorum son yıllarda. Hayat hep haklı çıkar. Fordist iş sistemindeki çözülüp dağılmanın süreğinde, yerleşik iş anlayışı evden kamuya değişiyor. 50’lerde köylü kızların evlilik rüyası, “Öğretmene varamadım, naylon çorap giyemedim” diye anlatılır bir türküde. Geçen zaman içinde bir süre geri çekilse de itibarı, memuriyet hâlâ en güvenilir iş gerçi. Yaratıcı zekânın hor görüldüğü ve tabii ortamlara özgü yeteneklerin önünün alındığı ortamlarda işsizlik kaçınılmaz bir felaket.

Memuriyet kadrosu da bir yere kadar şişirilebilir. Ekranlara bir bakın: Nereden geldiği tahmin edilebilir servetlerle Miami’de veya Los Angeles’taymışçasına bir dekor ve giyim kuşam içinde ancak Anadolu ağızlarıyla konuşan mafyatik ailelerin silahlı çatışmalarından geçilmeyen diziler. Turgut Özal söylem ve vaatleriyle, köşe dönme iştahı uyandırmıştı kitlelerde; “Benim memurum işini bilir.” deyişi de hatırlarda hâlâ. 90’ların meselesiyse 80’lerde yeniden canlanan “Devletin malı deniz domuz.” klişesini somut hayatta arşa çıkaran şantiye/rantiye olgusunun yerleşik hâle gelmesiydi. Bankar Kastelli aynı yıllarda ne çok insanın canını yakmıştı. Kolay kazancın mesnetlerini sorgulamaya gerek görmeyenler içinde çok azı hayallerine kavuşabilir. O hayalde pek çok örnekte bir kâbusun içinde yaşamaya götürür. Aynı yıllarda somut hayatın dayanakları çöküşe uğratılıyor, fabrikalar kapatılıp yerlerine “Avrupai” konutlar dikiliyordu. Göç teşvik görüyor, göçmenler inşaat sektöründe olmazsa da tekstil atölyelerinde istihdam ediliyordu.

On yıl kadar önce Gaziantep’e gittiğimde, geleneksel sanatla iştigal eden atölyelerin tek tek kapandığını öğrenmiştim. Zanaatkârlar bir destek bulamayınca duruma teslim olmuşlardı. Su yolunu er geç bulacaktır. Akrabadan genç bir adam, gönülsüzce devam ettiği üniversitenin vereceği diplomaya ümitlerini bağlamadı, daha öğrenciyken internette kendine sahaflığa yönelik bir yol açtı. Çöp muamelesi gören kitap, dergi, mektup ve fotoğrafların yanı sıra plaklar, tablolar, sembolik değeri yüksek biblolar, aile yadigarları… Hatırlıyorum, ilk başladığında etrafındakiler hobisini gelgeç bir heves olarak görüyor ve onu kalem efendiliğine teşvike çalışıyorlardı. On yıl sonra alanında söz sahibi, danışılan bir internet sahafı oldu. İnternetteki işi somut faaliyetleri de kapsıyor çoktandır. Meslektaşlarıyla görüş alışverişinde bulunuyor, müzayedelere katılıyor. Belki zevkleri, belki sezgisi veya sadece genel geçer bir işe yönelme konusundaki üşengeçliği, etrafından akıl vericiler eksik olmadığı hâlde bu yönde ilerlemesini sağladı. Doğru hareket ettiği açık.

Yapay zekâya aslında emeğinizin ürününü yerleştirdiğiniz ve başka ürünlerle bir araya gelen bir çuval hatta bir ambar gözüyle de bakabilirsiniz. Kurduğu bağlantıları bile insan zekâsının sağladığı tekniklerle sağlayan bir bilgi küpü, sözünü ettiğimiz. “Eğer içine dolduracak bir kabınız yoksa yulaf gibi uysal ve beyinsiz bir yiyecek bile elinizden kaçıp gider.” diyor ya Le Guin... Tersi de doğru: İçine yerleştirecek bir şeyler buluyorsanız, bir çuvalınız da oluyor hâliyle. Ürün varsa, gerisi geliyor. Habis olansa insanlığın ortak feraseti ayıklıyor zamanla. Epstein’ı açık açık savunabilir mi kimse…

İlim, irfan, sanat, nasihat, türkü, şarkı, tarih, ahlak, felsefe… Faydalı, işe yarayacak, okuma yazma bilmemenin güçlüklerini aşmaya da her şeyden çok yardım edecek olan şey, çuvalın içinde. Tarhana, şeker, yemek tarifleri, yorgan ağzı, havlu kenarı dantel topları... Konuyu, Sedef Dondurma’nın Esenler’de tutunma sürecinde büyük katkısı olan, anne Remziye Sedef’e getirmeye çalışıyorum.

Remziye Sedef (1930-1969) eşi Kadri Bey’le (1929-2001) birlikte Makedonya’dan göç ediyor Esenler’e, 1958’de. Oğlu İsa Sedef’ten öğrendiğime göre, 1940’ların Makedonya’sında, II. Dünya Savaşı sonrası ortamında Remziye Hanım, Tetova şehrinde hemşirelik kursu görürken aynı zamanda itibarlı bir hocadan da Kur’an-ı Kerim dersleri alıyor. Eşi Kadri Bey’in kardeşi 1956’da Türkiye’ye göç ederek Esenler’e yerleşiyor. Onlar da bu kardeşten iki yıl sonra İstanbul’a göçüp Esenler’deki kardeşin yanına geliyorlar. Başlangıçta Nene Hatun Camii sokağında bir bodrum katı kiralıyor, derken Çarşamba Pazarı civarında, şimdi Kadir Topbaş Kültür Merkezi’nin hemen aşağılarına düşen kendilerine ait arsada bir gecekondu yaptırıyorlar. Nihayet 109. Sokak’ta bulunan evlerine taşınıyorlar.

Remziye Hanım sonraki yirmi yıl boyunca evinde mahallenin çocuklarına Kur’an dersi veriyor. Eşi Kadri Bey’e de öğretiyor Kur’an-ı Kerim okumayı. Henüz dükkânlarının bulunmadığı yıllarda ailenin geçimine katkıda bulunmak için evde macun veya yalama şekeri yapıyor, bu şekerleri çuvallarla şehrin merkezindeki toptancılara taşıyor eşi Kadri Bey’le. Otobüs hattının olmadığı dönemlerde Sedefler, Maltepe’ye kadar yayan götürüyorlar çuvalları ve oradan otobüse biniyorlar.

Severek yaptığımız iş bakışımızı güzelleştirir, sevmeden ama layıkıyla yaptığımız işlerleyse olgunlaşırız. Bazen öyle olur ki sevilmediği için kaytarılan iş bir de ortamıyla birlikte bünyemizi zehirler. Dönemsel dalgaların veya salt durağanlıkla ilgili bir çıkmazın bizi yerleşmeye sevk ettiği geçim kaynağı işten kopmak elbette risk almayı gerektirir. Ömür boyu garanti iş arayışlarıyla devlet kadrolarının tıka basa dolduğu ülkelerde yaratıcı enerji sıklıkla bir duvara çarparak ketlenmektedir.

İşini bulmak sürekli bir gayretin meselesidir, bu gayret bazen yerdeki çöpü toplamayı da kapsar. Dükkânının önünde dikilirken içtiği sigaranın izmaritini caddeye doğru savuranlar, mafyatik çetelerle ve yüzleri retorik maskeleriyle örtülü soyguncularla el ele umutsuzluk yayıyorlar. Günümüze özgü bir şehir aktivizmi vandalların yaydığı çöpleri toplamakla kalmamalı, işsizliği ve gelir uçurumlarını oluşturan saiklerin içyüzünü birlikte sorgulamalı. Tabandan yükselen böylesi bir dalga, öncelikle retorikle niyetlerini maskeleyen soyguncuların ipliğini pazara çıkartacaktır. Gayretle adalet arasındaki yakın bağın bilincine varmak için ille de YZ’ye danışmak gerekmiyor.

*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026