1969’dan 2069’a dijital tahminler: İnternet 50 yılda nereden nereye geldi?

Nihayet’in bu dosya konusuyla muhatap olduğumda uzun senelerdir fark etmediğim bir ortaklık gözümün önünde belirdi. Bir yanda, 1990’larda evimizdeki kitaplarının sayısı hızlıca artan, ortaokulda okuyan abimin edebiyat hocası Ali Erkan Kavaklı; diğer yanda Cem Yılmaz’ın “Bir Tat Bir Doku” serisinde alaycı bir tavırla zikrettiği Türkiye’nin ilk bilim kurgu kitabı Uzay Çiftçileri’nin yazarı, üst komşumuz Ali Nar. Hafızamı biraz daha zorlayınca bir akrabamızın uzun yıllar önce vefat eden eşi de karşıma çıkıyor; Bahaeddin Özkişi. Her biri bir dönem yaptıkları ve yazdıklarıyla tanınırlık kazanmış, zaman içinde eserleri akılda kalsa da kim oldukları ve ne yaptıkları ikinci plana atılmış isimler. Edebiyatta unutulanlar diyebilir miyiz? Bir yanıyla evet. Erol Üyepazarcı ise devasa bir tür olan popüler romanı ve bu türün yazarlarını ele aldığı muhalled eserini şöyle isimlendiriyor; Unutulanlar, Hiç Bilinmeyenler ve Bilinmek İstemeyenler. Bu insanların hayatlarının peşine düşmek, haklarındaki bilinmezlik hâlesini bir nebze olsun aydınlatabilmek kıymetli. Ya da açıktan Roland Barthes’in yazarın ölümü fikrine pek de taraftar olmadığımı söyleyebilirim. Kim bu insanlar? Nasıl ve neden yazdılar, öncesinde ve sonrasında neler yaşadılar, biz neden bu kitaplarla muhatap olduk?


.

Ele alacağım diğer isim olan Ali Nar’ın hikâyesini biraz daha yakından biliyorum. İstanbul İmam Hatip Lisesi de dahil olmak üzere çeşitli liselerde Arapça öğretmenliği yapan Ali Nar, edebiyata ve yazına duyduğu merakı İslam ülkelerinde yaptığı gezilerle destekleyerek 1986’da İslami Edebiyat Vakfının kurucuları arasında yer alıyor ve vefatına kadar da vakfın başkanlığını yapıyor. Ali Nar’ın ilk ürünleri Arapça’dan yaptığı tercümeler. Bunlar arasında Ramazan el-Butî’den yaptığı Fıkhu’s-Siyre tercümesi en meşhurlarından bir tanesi olabilir. Ardından çeşitli edebî ürünler veriyor. Son yıllarınıysa ehlisünnet etrafında yoğun bir polemik devresi olarak niteleyebiliriz. Çocukluğumdan hatırladığım sahneler bu konulardaki tartışmalara dair. Bu nedenle edebiyatçılarda görmeyi beklediğimiz “naif bir edebiyat insanı” imgesinin tam aksine, edebiyatı da sürekli bir mücadele alanı olarak gören bir isimdi Ali Nar.

Ben her ne kadar “yazarın ölümü”ne itibar etmeyip “kim yazdı bu kitabı” diye sormayı tercih etsem de kitaplar, kimi zaman doğrudan yazarları eli ile kimi zaman da okurları eli ile yazarların önüne çıkarılan nesneler oluyor. Neticede İslam tarihimizde de yazarları yazdıkları kitaplarla anma geleneği mevcut; İhya müellifi, Delâil yazarı, Mevlid Müellifi ya da Şifâ-ı Şerif Şârihi denildiğinde kimlerden bahsedildiği bellidir. Belki bu isimlerin peşine düşmeye o kadar da gerek yoktur… Fakat Cumhuriyet Türkiye’sinin, hele de dindarların, çeşitli sebeplerle yazarı çok daha fazla kenara attığını görüyoruz. Ben bunun öncelikli sebebinin pek çok dindar yazarın, en başta kendilerinin kendilerini bir yazar olarak görmemesi olduğunu düşünüyorum. Yazarlığı yazarlık olarak kabul etmeyen yazarlar ve hatta yaptıkları yayıncılığı yayıncılık eylemi olarak kabul etmeyen yayıncılar… Yapılan işle bir aidiyet kurulmaması, yazarlığın başka bir amaca giderken kullanılan araç olarak görülmesi de çıkan ürünleri yazarından daha da bağımsız hâle getiriyor. Bu tutumun benzeri okurlarda da olduğunda etkilenilen ama yazarı pek de önemsenmeyen birçok eser etrafa yayılıyor. Diğer türlü, çok meşhur ve göz önünde olan yazarlarımızın bile hayatlarına, eser yazma motivasyonlarına dair bilgilerin görece sınırlı olması, haklarındaki anlatıların yavanlığını sadece müelliflerin tutumlarıyla açıklamak zorlaşacaktır.
Ek olarak, geçen sene vefat eden ve ömrünü yazarların biyografilerini araştırmaya adayan İhsan Işık’ı rahmetle anmak isterim. Umarım herkesin biyografisini yazan adamın da biyografisi bir gün yazılır…

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.