Oturmak eylemi beden hafızası ve toplumsal duruşu nasıl belirler?

Âlemde her şey zıddıyla kâimdir. Bu sebeple eylemlerimizde, zıtlarıyla görünürlük kazanırlar; hareket durmakla, konuşmak susmakla anlam kazanır. Peki, günlük hayatın koşuşturması içinde sayısız defa tekrarladığımız “oturmak” eyleminin ardında, nasıl bir aksiyon yatar?
“Oturmak” ilk bakışta hareketin bittiği, bir atalet anı gibi görünse de aslında çok daha köklü bir kavramın, “ikamet etmenin” ilk adımıdır. Oturmak, bedenin bir mekânda karar kıldığı o en temel andır. İkamet etmekse bu kararın ruha ve zamana yayılmış hâli, bir yeri yurt edinme, orada var olma durumudur. Her ikamet, bir “oturma” kararıyla başlar. Dünyadaki yerimizi, yani ikametgâhımızı seçmek, aslında evrenin neresine “oturacağımızı” tayin etmektir. Evimizdeki koltuklar yahut sandalyeler, yalnızca yorgun bedenimizi bıraktığımız nesneler değil aynı zamanda dünyada ikamet ettiğimiz o yerin en mahrem merkezleridir. Bu sebeple edebiyat, bir karakteri oturduğu yerde tasvir ettiğinde, bize yalnızca objektifin yakaladığı bir pozu göstermekle kalmaz, onun ruhunun nerede ikamet ettiğini de işaret eder. Edebiyatın aynasında bu basit eylem varlığın üç temel hâline açılan bir kapı olur: kendiyle baş başa kalmanın derinliğine inen içe dönük bir tefekkür, toplumsal düzendeki yerini belirleyen hiyerarşik bir duruş ve başkalarıyla bir araya gelerek medeniyeti kuran sosyal bir tören.
İçe dönük eylem olarak oturmak
Oturmak, dışımızdaki dünyaya karşı bir mola, iç dünyamıza doğru ise bir başlangıç olarak kabul edilebilir. Bedenin yerin yüzeyine doğru çekildiği/itildiği, kasların gevşediği ve hareketin durduğu o an, zihnin en hummalı faaliyetlerine, ruhun ise en çalkantılı yolculuklarına gebedir. Dışarıdaki gürültü kesilir (yahut kesmek isteriz), içimizdeki sesler ise yavaş yavaş yükselir. Edebiyat, bu içe dönük çabanın iki zıt kutbunu defalarca işlemiştir: Üretimin ve düşüncenin doğduğu aydınlık tefekkür ile iradenin ve hayatın tükendiği karanlık atalet.
Düşünürün pozu: Yaratımın ve tefekkürün kuluçka anı

Auguste Rodin’in Düşünen Adam heykeli, oturmanın en ünlü arketiplerinden biridir. Çenesini eline dayamış, kasları gergin, sırtı bükülmüş o üryan beden, fiziki bir durağanlığın ardında, ne denli ezici bir zihnî enerji barındırılabileceğinin taşa işlenmiş kanıtıdır. Adam’ın oturuşu kimilerine göre pasif bir dinlenme değildir; Atlas’ın dünyayı sırtlanmaya mahkûm olmadan hemen evvelki ahvalidir. Omuzlara, sırta binecek yük aktif direnişi pasifleştirmek için hazırdır. Belki de en büyük karşılıklar, ayaktayken değil de otururken verilir? Edebiyattaki büyük karakterler de en can alıcı kararların arifesinde, bir fırtınanın hemen öncesinde yahut bir aydınlanmanın eşiğinde hep otururlar. O karakterlerin çoğu için oturmak, olayların akışından bir anlığına çekilip akışın kaderini çizecek hamleyi zihinde tasarlamaktır.
Dostoyevski’nin ateşli ruhları St. Petersburg’un loş, basık tavanlı odalarındaki tek bir sandalyede otururken Tanrı’yı, ahlakı, suç ve cezayı sorgularlar. Raskolnikov’un baltayı eline almadan hemen önceki son tereddüt anları, Prens Mışkin’in saflığıyla dünyanın kötülüğü arasında sıkıştığı anlar, hep bir oturma ânının sessizliğinde resmedilir. Bu karakterler, oturdukları yerde kımıldamazlar fakat zihinleri binlerce fersahlık yolu, onlarca sayfayı binlerce kelimeyi arşınlar.

“Herkes Yaban Ördeği oyunundan sonra, saat on bir buçuğa doğru Gentz Sokağı'ndaki akşam yemeğine katılmaya söz vermiş olan oyuncuyu beklerken, ben, ellili yılların başlarında neredeyse her gün oturduğum berjer koltukta oturmuş, Auersberger çiftini gözlemliyor ve Auersbergerler'in davetini kabul etmenin ağır bir hata olduğunu düşünüyordum.”
Roman boyunca ana karakter berjer koltuğundan kalkmaz. Bu romanda Auersbergerlerin salonu toplumsal maskelerin ve sanatsal sahtekârlıkların sergilendiği bir tiyatroya dönüşürken, berjer koltuk fikrî bir sığınak, bir tür metafizik gözlem noktası olur. Birçok romanda yaşlı karakterler sallanan sandalyelerinde otururken bir ömrün muhasebesini yaparlar; pişmanlıklar, kayıplar ve bir anlık mutluluklar… Oturmak, geçmişi çağırmanın en mahrem yöntemlerinden biridir aslında. Yazarın sandalyesi/koltuğu, hareketsizliğin en üretken verimini sunan bir köprüye de benzetilebilir.
Oblomovluk: Ataletin ve vazgeçişin konforlu zindanı

Oturmanın iktidarı: Mekân ve hiyerarşi
Oturmak içsel bir yolculuğun başlangıcı olmanın yanında dış dünyadaki yerimizin, toplumsal düzendeki konumumuzun ve gücümüzün de en net ilanıdır. Nereye oturduğumuz, kiminle oturduğumuz, kimin karşısında ayağa kalktığımız, kelimelerden daha belirgin, sessiz bir iktidar dilidir. İkamet ettiğimiz, yani daimî olarak oturduğumuz yer, bir süre sonra coğrafi bir koordinattan ibaret kalmaz; sosyal hiyerarşideki yerimizi de (seviyemizi?) belirler. Zira edebiyat bize göstermiştir ki bazan bir sandalyenin ahşabı, bir tahtın kadifesinden daha sert bir çerçeve çizebilir suretimize.
İkamet etmek ve sınırlar: Bir yere ait olmanın bedeli


Ast-üst ilişkisi: Sandalyenin dili

Oturma eyleminin hiyerarşik dili, yalnızca girilebilen ve girilemeyen mekânlarla sınırlı kalmaz. Aynı mekânın içinde dahi kimin nerede ve nasıl oturduğu güç dengelerini anında resmeder. Franz Kafka’nın romanlarındaki karakterler, anlam veremedikleri devasa ve ezici bir bürokrasinin karşısında sürekli küçük, alçak ve rahatsız iskemlelere oturtulur veya saatlerce ayakta bekletilirler. Yargıcın oturduğu ulaşılmaz yükseklikteki kürsü ile sanığın oturduğu alçak sandalye arasındaki fiziki mesafe, aslında bireyin sistem karşısındaki çaresizliğinin ve ezilmişliğinin mimari bir tercümesidir. Oturulan yerin yüksekliği, doğrudan iktidarın yüksekliğidir. Bu hiyerarşi, Çilem Tercüman’ın incelediği dönem romanlarında, mobilyaların diliyle kendini aşikâr kılar. Artık güç, makamda ve evin salonunda da sergilenmektedir.
Birlikte oturmak: Modern hayatın ritüelleri
Oturmak, bireysel bir eylem olduğu kadar, belki de ondan daha fazla, toplumsal bir kurucu ‘an’dır. Bir ateşin etrafında halka olup oturmak, insanlığın ilk meclisi olarak sunulur, bir masa etrafında toplanmak ise medeniyetin başlangıcı… Ancak Sanayi Devrimi ve modernleşmeyle birlikte bu “birlikte oturma” eylemi, geleneksel ve mahrem mekânlardan taşarak yeni, kamusal, ticari ve en önemlisi “modaya uygun” sahnelere taşınmıştır. Artık nerede, kiminle ve neyin etrafında oturduğumuz, sosyalleşme biçiminin yanı sıra modern hayata ne ölçüde dâhil olduğumuzun da ilanıdır. Tercüman’ın çalışması, Erken Cumhuriyet romanının bu yeni “birlikte oturma” ritüellerini ve onların yaşandığı mekânları ne büyük bir dikkatle kaydettiğini gözler önüne serer.


Pastane ve otel lobisi: Modernliğin vitrininde oturmak
Modern hayat, kendini en çok kamusal mekânlarda, özellikle de herkesin birbirini görebildiği o vitrinlerde sergilemiştir. Geleneksel evin ve mahalle kahvesinin yerini alan pastaneler ve otel lobileri, yeni insan tipinin kendini sahnelediği yerler olmuştur. Bu oturmalar, bir şeyler içmek veya dinlenmek dışında görülmek, izlemek ve modern dünyanın bir parçası olduğunu beyan etmek anlamları taşımıştır.

Çay davetleri ve balolar: Davetin ve dansın kuralları


Büyükada: sayfiyede oturmanın rahatlığı ve şıklığı

Nihayet
Yazımın ortalarından sonra mevzuu biraz akademik anlatıma bürümüş olsam da sanırım genel çerçevede edebiyatın bizlere, oturmanın duraklamaktan çok daha fazlası olduğunu gösterdiğini işaret edebildim. Yazıyı yazarken aklıma değinebileceğim birçok farklı nokta geldi aslında. Metrobüslerde oturmaya çalışan insanlardan (yazarlardan?), oturmaktan dolayı bedenî rahatsızlıklar yaşayan insanlara (yazarlara?), zikir meclislerinde oturan insanlardan (yazarlardan?), oturma eylemlerine katılan insanlara (yazarlara?) kadar birçok mesele… En nihâyetinde aklıma gelen ve bu yazıyı sonlandırmamı kolaylaştıran bir sualle sözlerimi bitirmek istiyorum: Asıl mesele, nerede oturduğumuz değil de oturduğumuz yerde kim olduğumuz olabilir mi?
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.