Oturmak eylemi beden hafızası ve toplumsal duruşu nasıl belirler?

Tugay Kaban
15:00, 08/02/2026, Pazar
CategoryNihayet
Nihayet Dergi
Oturmak eylemi beden hafızası ve toplumsal duruşu nasıl belirler?
Gövdenin unutmadığı duruş.

Âlemde her şey zıddıyla kâimdir. Bu sebeple eylemlerimizde, zıtlarıyla görünürlük kazanırlar; hareket durmakla, konuşmak susmakla anlam kazanır. Peki, günlük hayatın koşuşturması içinde sayısız defa tekrarladığımız “oturmak” eyleminin ardında, nasıl bir aksiyon yatar?

“Oturmak” ilk bakışta hareketin bittiği, bir atalet anı gibi görünse de aslında çok daha köklü bir kavramın, “ikamet etmenin” ilk adımıdır. Oturmak, bedenin bir mekânda karar kıldığı o en temel andır. İkamet etmekse bu kararın ruha ve zamana yayılmış hâli, bir yeri yurt edinme, orada var olma durumudur. Her ikamet, bir “oturma” kararıyla başlar. Dünyadaki yerimizi, yani ikametgâhımızı seçmek, aslında evrenin neresine “oturacağımızı” tayin etmektir. Evimizdeki koltuklar yahut sandalyeler, yalnızca yorgun bedenimizi bıraktığımız nesneler değil aynı zamanda dünyada ikamet ettiğimiz o yerin en mahrem merkezleridir. Bu sebeple edebiyat, bir karakteri oturduğu yerde tasvir ettiğinde, bize yalnızca objektifin yakaladığı bir pozu göstermekle kalmaz, onun ruhunun nerede ikamet ettiğini de işaret eder. Edebiyatın aynasında bu basit eylem varlığın üç temel hâline açılan bir kapı olur: kendiyle baş başa kalmanın derinliğine inen içe dönük bir tefekkür, toplumsal düzendeki yerini belirleyen hiyerarşik bir duruş ve başkalarıyla bir araya gelerek medeniyeti kuran sosyal bir tören.

İçe dönük eylem olarak oturmak

Oturmak, dışımızdaki dünyaya karşı bir mola, iç dünyamıza doğru ise bir başlangıç olarak kabul edilebilir. Bedenin yerin yüzeyine doğru çekildiği/itildiği, kasların gevşediği ve hareketin durduğu o an, zihnin en hummalı faaliyetlerine, ruhun ise en çalkantılı yolculuklarına gebedir. Dışarıdaki gürültü kesilir (yahut kesmek isteriz), içimizdeki sesler ise yavaş yavaş yükselir. Edebiyat, bu içe dönük çabanın iki zıt kutbunu defalarca işlemiştir: Üretimin ve düşüncenin doğduğu aydınlık tefekkür ile iradenin ve hayatın tükendiği karanlık atalet.

Düşünürün pozu: Yaratımın ve tefekkürün kuluçka anı

Auguste Rodin’in Düşünen Adam heykeli, oturmanın en ünlü arketiplerinden biridir. Çenesini eline dayamış, kasları gergin, sırtı bükülmüş o üryan beden, fiziki bir durağanlığın ardında, ne denli ezici bir zihnî enerji barındırılabileceğinin taşa işlenmiş kanıtıdır. Adam’ın oturuşu kimilerine göre pasif bir dinlenme değildir; Atlas’ın dünyayı sırtlanmaya mahkûm olmadan hemen evvelki ahvalidir. Omuzlara, sırta binecek yük aktif direnişi pasifleştirmek için hazırdır. Belki de en büyük karşılıklar, ayaktayken değil de otururken verilir? Edebiyattaki büyük karakterler de en can alıcı kararların arifesinde, bir fırtınanın hemen öncesinde yahut bir aydınlanmanın eşiğinde hep otururlar. O karakterlerin çoğu için oturmak, olayların akışından bir anlığına çekilip akışın kaderini çizecek hamleyi zihinde tasarlamaktır.

Dostoyevski’nin ateşli ruhları St. Petersburg’un loş, basık tavanlı odalarındaki tek bir sandalyede otururken Tanrı’yı, ahlakı, suç ve cezayı sorgularlar. Raskolnikov’un baltayı eline almadan hemen önceki son tereddüt anları, Prens Mışkin’in saflığıyla dünyanın kötülüğü arasında sıkıştığı anlar, hep bir oturma ânının sessizliğinde resmedilir. Bu karakterler, oturdukları yerde kımıldamazlar fakat zihinleri binlerce fersahlık yolu, onlarca sayfayı binlerce kelimeyi arşınlar.

Bu tefekkür anları, felsefi sorgulamaların yanında hafızanın labirentlerine de açılır. Sherlock Holmes’ün “zihin sarayına” uğramadan evvel genellikle oturduğunu hatırlayanlarınız olacaktır. Marcel Proust’un anlatıcısı, bir fincan çaya batırdığı madlen kurabiyesinin tadıyla, geçmişin bütün bir tasarısını yeniden kurduğunda, aslında sakin bir oturma anının içindedir. Yazarın koltuğu, zamanın doğrusal akışının kırıldığı bir mekâna dönüşür birden. Thomas Bernhard, bana göre
magnum opus
’u olan
Odun Kesmek
’e şu cümlelerle başlar:

“Herkes Yaban Ördeği oyunundan sonra, saat on bir buçuğa doğru Gentz Sokağı'ndaki akşam yemeğine katılmaya söz vermiş olan oyuncuyu beklerken, ben, ellili yılların başlarında neredeyse her gün oturduğum berjer koltukta oturmuş, Auersberger çiftini gözlemliyor ve Auersbergerler'in davetini kabul etmenin ağır bir hata olduğunu düşünüyordum.”

Roman boyunca ana karakter berjer koltuğundan kalkmaz. Bu romanda Auersbergerlerin salonu toplumsal maskelerin ve sanatsal sahtekârlıkların sergilendiği bir tiyatroya dönüşürken, berjer koltuk fikrî bir sığınak, bir tür metafizik gözlem noktası olur. Birçok romanda yaşlı karakterler sallanan sandalyelerinde otururken bir ömrün muhasebesini yaparlar; pişmanlıklar, kayıplar ve bir anlık mutluluklar… Oturmak, geçmişi çağırmanın en mahrem yöntemlerinden biridir aslında. Yazarın sandalyesi/koltuğu, hareketsizliğin en üretken verimini sunan bir köprüye de benzetilebilir.

Oblomovluk: Ataletin ve vazgeçişin konforlu zindanı

Oturmak her zaman geleceğe doğru bir hareketin kuluçka dönemi değildir. Bazan eylemin kendisi bir sona, bir vazgeçişe, bir çürüyüşe dönüşür. İvan Gonçarov’un
Oblomov
’u, “oturduğu yerden kalkamamanın” edebiyattaki (hayattaki?) ölümsüz anıtıdır. Onun için koltuğu yalnızca bir mobilya değil aynı zamanda hayata, sorumluluklara, değişime ve acıya karşı sığındığı bir rahim, bir mezardır.
Karamazov Kardeşler
’den Alyoşa da genellikle koltuğunda oturarak tasvir edilen kardeşi İvan için ‘mezar gibidir’ der. Oblomov’un oturuşu (yahut uzanışı), basit bir tembellikten ziyade felsefi bir tercihtir. Dışarıdaki dünyanın anlamsız koşuşturmasına, hırslarına ve hayal kırıklıklarına karşı kendi iç dünyasının sükunetini seçer. Fakat bir açından bu huzur, aldatıcıdır. Koltuk, onu dış dünyanın tehlikelerinden korurken içten içe çürütür de. Zamanla iradesi zayıflar, hayalleri solar ve hayat penceresinin önünden akıp giden seyirlik bir manzaraya dönüşür. Oblomov’un trajedisi, kalkmak istememesi değil, bir süre sonra artık kalkamamasıdır. Oturma eylemi, onu öyle bir esir almıştır ki, en büyük aşkı Olga’nın çağrısı bile onu o koltuktan kalıcı olarak koparamaz. Koltuk bir sığınakken ruhunun zindanı hâline gelir. Her mevzûun ‘orta yolunun’ aranması ne güzel bir öğüt, değil mi?

Oturmanın iktidarı: Mekân ve hiyerarşi

Oturmak içsel bir yolculuğun başlangıcı olmanın yanında dış dünyadaki yerimizin, toplumsal düzendeki konumumuzun ve gücümüzün de en net ilanıdır. Nereye oturduğumuz, kiminle oturduğumuz, kimin karşısında ayağa kalktığımız, kelimelerden daha belirgin, sessiz bir iktidar dilidir. İkamet ettiğimiz, yani daimî olarak oturduğumuz yer, bir süre sonra coğrafi bir koordinattan ibaret kalmaz; sosyal hiyerarşideki yerimizi de (seviyemizi?) belirler. Zira edebiyat bize göstermiştir ki bazan bir sandalyenin ahşabı, bir tahtın kadifesinden daha sert bir çerçeve çizebilir suretimize.

İkamet etmek ve sınırlar: Bir yere ait olmanın bedeli

Bir mekânda oturma hakkına sahip olmak, o mekânın ait olduğu sosyal sınıfa, ideolojiye veya güce dâhil olmanın en temel kanıtıdır. Herkes her yere oturamaz. Bazı kapılar belirli anahtarlarla açılır ve o kapıdan içeri girip bir koltuğa yerleşmek, dışarıda kalanlar için imrenilen, içeridekiler içinse doğal bir ayrıcalıktır. Çilem Tercüman,
Türk Romanında Moda ve Toplumsal Değişim (1923-1940)
adlı eserinde, Erken Cumhuriyet döneminin bu görünmez sınırlarını çizen seçkin mekânlardan birini Serkldoryan (Cercle d'Orient)’ı anlatır. Burası, yalnızca diplomat, yönetici ve iş adamlarından oluşan 30 kurucu üyenin sosyal amaçlarla kurduğu bir kulüptür. Serkldoryan’da bir koltuğa oturmak, sıradan bir dinlenme eylemi olmaktan ziyade iktidar sahibi bir zümreye mensup olduğunun altını çizen bir beyandır. Mithat Cemal'in
Üç İstanbul
romanındaki karakterlerden Naşit, bütün servetini ve itibarını yitirdikten sonra bile elinde kalan son imkânlarla “Serkldoryan’da yatıp kalk[ar]” ve “çehresini kulübün çerçevesinde göstermeğe” dikkat eder. Çünkü bilir ki o koltuklarda oturmaya devam ettiği sürece, en azından görünürde, ait olduğu o seçkin dünyadan tamamen kopmuş sayılmayacaktır. Oturulan yer yitirilmiş bir gücün son sığınağı, yeniden doğuş için bir umut kapısıdır. Bu kulüpler, romanlarda “iş avı” aranan, “lüzumlu adam” beklenen mekânlar olarak geçer ve orada oturmak, kaderin yeniden yazılabileceği bir masaya kurulmak anlamına gelir.

Ast-üst ilişkisi: Sandalyenin dili

Oturma eyleminin hiyerarşik dili, yalnızca girilebilen ve girilemeyen mekânlarla sınırlı kalmaz. Aynı mekânın içinde dahi kimin nerede ve nasıl oturduğu güç dengelerini anında resmeder. Franz Kafka’nın romanlarındaki karakterler, anlam veremedikleri devasa ve ezici bir bürokrasinin karşısında sürekli küçük, alçak ve rahatsız iskemlelere oturtulur veya saatlerce ayakta bekletilirler. Yargıcın oturduğu ulaşılmaz yükseklikteki kürsü ile sanığın oturduğu alçak sandalye arasındaki fiziki mesafe, aslında bireyin sistem karşısındaki çaresizliğinin ve ezilmişliğinin mimari bir tercümesidir. Oturulan yerin yüksekliği, doğrudan iktidarın yüksekliğidir. Bu hiyerarşi, Çilem Tercüman’ın incelediği dönem romanlarında, mobilyaların diliyle kendini aşikâr kılar. Artık güç, makamda ve evin salonunda da sergilenmektedir.

Üç İstanbul
romanında Hidayet’in konağındaki “ampir koltuğun karşısında on üçüncü Lui masa” gibi gösterişli mobilyalar, köklü bir zenginliği, asaleti ve Batılılaşmanın eski, yerleşik formunu simgeler. Bu koltuklara oturanlar, salt dinlenmezler ait oldukları sınıfın tarihsel gücünü de bir dekor olarak arkalarına alırlar. Buna karşılık, romanlarda “dişçi sandalyesini andıran” şeklinde tasvir edilen yeni moda “kübik” mobilyalarsa daha farklı bir statüyü, belki de sonradan kazanılmış, henüz kök salamamış modernliği ifade eder. Bir karakterin misafirini
ampir
bir koltuğa mı yoksa
kübik
bir sandalyeye mi oturttuğu, ona verdiği değeri ve onu konumlandırdığı yeri de belirleyen kısık sesli bir jesttir. Oturduğumuz sandalye, bize sunulan toplumsal rolün aslında ta kendisidir.

Birlikte oturmak: Modern hayatın ritüelleri

Oturmak, bireysel bir eylem olduğu kadar, belki de ondan daha fazla, toplumsal bir kurucu ‘an’dır. Bir ateşin etrafında halka olup oturmak, insanlığın ilk meclisi olarak sunulur, bir masa etrafında toplanmak ise medeniyetin başlangıcı… Ancak Sanayi Devrimi ve modernleşmeyle birlikte bu “birlikte oturma” eylemi, geleneksel ve mahrem mekânlardan taşarak yeni, kamusal, ticari ve en önemlisi “modaya uygun” sahnelere taşınmıştır. Artık nerede, kiminle ve neyin etrafında oturduğumuz, sosyalleşme biçiminin yanı sıra modern hayata ne ölçüde dâhil olduğumuzun da ilanıdır. Tercüman’ın çalışması, Erken Cumhuriyet romanının bu yeni “birlikte oturma” ritüellerini ve onların yaşandığı mekânları ne büyük bir dikkatle kaydettiğini gözler önüne serer.

Pastane ve otel lobisi: Modernliğin vitrininde oturmak

Modern hayat, kendini en çok kamusal mekânlarda, özellikle de herkesin birbirini görebildiği o vitrinlerde sergilemiştir. Geleneksel evin ve mahalle kahvesinin yerini alan pastaneler ve otel lobileri, yeni insan tipinin kendini sahnelediği yerler olmuştur. Bu oturmalar, bir şeyler içmek veya dinlenmek dışında görülmek, izlemek ve modern dünyanın bir parçası olduğunu beyan etmek anlamları taşımıştır.

TokatlıyanveLebon Pastanesi gibi mekânlar, bu yeni ritüelin merkezindeydiler. Tercüman’ın da aktardığına üzere, Peyami Safa’nın
Fatih-Harbiye
’sindeki Neriman karakteri, Lebon Pastanesi’ni “zevkli bir kadın eliyle döşenmiş küçük bir ev odası gibi” görmüştür. Bu, kamusal alanın içinde mahrem ve seçkin bir köşe oluşturma arzusunun dışa vurumudur.
Harp Zengininin Gelini
romanındaki Suat Hanım’ın çay içmek için Şehzadebaşı’nı küçümseyerek Tokatlıyan’ı işaret etmesi, meselenin yalnızca mekân değil o mekâna ait “muhit” olduğunu da ortaya koyar. Zira o zamanlarda, bu pastanelerde bir masaya oturmak, belirli bir sosyal çevreyi ve zevki seçmek anlamına gelmektedir. Pera Palas’ın lobisi ise bahsini açtığımız sahnelerin en görkemli dekorudur. Romanlarda “Şam işi sedef kakmalı şekilsiz eşyalarla dolu büyük salonu” şeklinde tasvir edilen bu mekân, Şark ile Garp’ın, yerli aristokrasiyle uluslararası seçkinlerin karşılaştığı bir kavşaktır. O koltuklardan birine oturmak, kendini bu melez ve kozmopolit dünyanın tam merkezine konumlandırmak demektir.

Çay davetleri ve balolar: Davetin ve dansın kuralları

Evlerin içi de artık eski usul misafirliklerin sahnesi değildir. O artık Batılı tarzda, belirli kuralları olan yeni ritüellerin ev sahibidir. Çay davetleri ve balolar, oturmanın en hareketli ve kurallara en bağlı biçimlerini sergilemektedir. Çay davetleri, adının sadeliğinin aksine, dönemin en karmaşık sosyal etkinlikleridir. Tercüman’ın da belirtildiği gibi bunlar genellikle “danslı, briçli bir çay” şeklinde düzenlenmektedir. Bu davetlerde bir masanın etrafında oturmak dedikodunun, flörtün, sosyal rekabetin ve statü gösterişinin tam ortasında yer almaktır. Öyle ki bu davetler kendi moda kurallarını dayatmaktan geri durmamaktadır. Halide Edip Adıvar’ın,
Zeyno’nun Oğlu
romanındaki bir karakterin, giydiği dekolte elbiseyi “Çay esvaplarının hep kolları açık” diyerek savunması, bu yeni ritüellerin yazılı olmayan fakat herkesçe bilinen yasalarının gücünü gösterir. Balolarsa bu yeni sosyal hayatın zirvesidir. Dans pisti hareketin merkezi olsa da asıl sosyal drama localarda ve masalarda, yani oturulan yerlerde yaşanır. Biriyle dansa kaldırılmayı beklemek, dans davetini reddetmek, yorgunluk bahanesiyle masaya oturup etrafı izlemek yahut hiç oturmadan sürekli dans etmek… Bunların hepsi, kişinin o geceki sosyal konumunu, popülerliğini ve stratejisini belirleyen hamlelerdir.
Ankara
romanında, ilk balolarda Türk hanımlarının dans etmekten çekinip oturduklarından bahsedilmesi bu “oturan seyirci” konumunun, değişimin ilk evrelerindeki o gerilimli ve kararsız hâli ne kadar iyi yansıttığını bizlere anlatmaktadır.

Büyükada: sayfiyede oturmanın rahatlığı ve şıklığı

Cumhuriyet dönemi romanlarında rahatlıkla görmekteyiz ki yaz ayları geldiğinde İstanbul’un sosyal hayatı, Beyoğlu’nun kapalı mekânlarından Büyükada’nın açık ve ferah atmosferine taşınırdı. Burada “birlikte oturmak”, şehrin katı kurallarından bir nebze sıyrılmış, daha rahat ama şıklığından ve rekabetinden hiçbir şey kaybetmemiş bir hâl alırdı. Yat Kulübü ve Splendid Otel, bu yazlık sosyal hayatın merkezleriydi. Bu mekânların meşhur taraçalarında veya salonlarında oturmak, bir yandan denizin ve mehtabın keyfini çıkarırken diğer yandan kimin kiminle geldiğini, kimin ne giydiğini görmek ve en önemlisi kendini göstermek için eşsiz bir fırsattı. Zamanının dikkat çeken ediplerinden Vâlâ Nureddin’in
Seni Satın Aldım
romanında, bir gece Splendid Otel’in taraçasında İstanbul’un bütün tanınmış ailelerinin âdeta sözleşmiş gibi toplandığı anlatılır. Bu otellerde oturmak, yazlık bir sayfiye evinin rahatlığıyla şehrin en seçkin kulübünün prestijini bir arada yaşamak anlamına gelmektedir. Bu dönemin en radikal “birlikte oturma” eylemiyse şüphesiz plajda gerçekleşir. Tercüman’ın belirttiği gibi, Yörükali Plajı gibi yeni kurulan mekânlarda, kadın ve erkeklerin bir arada, mayolarıyla kumlara oturması, geleneksel ahlak anlayışına ve bedenin mahremiyetine dair geleneğin sağlam temellerini yıkan bir eylemdir. O kumlarda yan yana oturmak, modernliğin, bedenî özgürlüğün ve yeni toplumsal düzenin cüretkâr biçimde ilan edilmesidir.

Nihayet

Yazımın ortalarından sonra mevzuu biraz akademik anlatıma bürümüş olsam da sanırım genel çerçevede edebiyatın bizlere, oturmanın duraklamaktan çok daha fazlası olduğunu gösterdiğini işaret edebildim. Yazıyı yazarken aklıma değinebileceğim birçok farklı nokta geldi aslında. Metrobüslerde oturmaya çalışan insanlardan (yazarlardan?), oturmaktan dolayı bedenî rahatsızlıklar yaşayan insanlara (yazarlara?), zikir meclislerinde oturan insanlardan (yazarlardan?), oturma eylemlerine katılan insanlara (yazarlara?) kadar birçok mesele… En nihâyetinde aklıma gelen ve bu yazıyı sonlandırmamı kolaylaştıran bir sualle sözlerimi bitirmek istiyorum: Asıl mesele, nerede oturduğumuz değil de oturduğumuz yerde kim olduğumuz olabilir mi?

*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026