Sandalyeye oturmak nasıl bir kültürel ve sınıfsal göstergeye dönüştü

Mehmet Ali Akyurt
16:00, 25/01/2026, Pazar
CategoryNihayet
Nihayet Dergi
Sandalyeye oturmak nasıl bir kültürel ve sınıfsal göstergeye dönüştü
Oturmanın sosyolojisine dair

İnsanın hareket etmemesini, edememesini temin etmeye hizmet edecek bir şey olarak oturmak, iç savaş çıktığında bıçakların körletilmesi yönündeki tavsiyeyi hatırlatır. İnsanın kendini sınırlamasının, güdülerine hâkim olmasının zor olduğu bir zamanda kendini bile isteye sınırlamasını ifade eder. Oturma eylemi de buradakine benzer bir kendi gücünü sınırlama tavrı içerir. “Bu konuyu oturup bir konuşalım.” deriz. Bu da bir odaklanma, sakin kafayla düşünme, kafa kafaya verme imkânına denk düşer ki diğer işlerin tamamının askıya alınmasını da ifade eder.

  • “Şimdi biz masada yemek yiyecek kadar olduk mu?”
  • “(…) Masada yemek yiyenler şey mi olur?”
  • “Zenginlerin kültürü!”
  • (Gezen Oğlak’ın eve çıkıp ailesini davet ettiği
  • 15 Ekim 2025 tarihli video blog’undan)

Üniversite yıllarında hiç unutmam, bir arkadaşımın öğrenci evine gidip sofada yemek masasında oturduklarını görünce çok şaşırmıştım. Daha önce gittiğim öğrenci evlerinde nedense çalışma masası dışında ne masa ne de sandalye görmüş olmalıyım. Ailemin evinde mutfak masası da yemek masası da olmasına rağmen bu kadar şaşırmamı başka türlü açıklayamıyorum. Öğrenci eviyle yerde yemeyi eşitlemişim demek ki. Gerçekten biz de kendi öğrenci evimizde, kahvaltı ya da akşam yemeğini sofra bezi üstünde, ayakları açılan bir tahta masada yiyorduk herhâlde. Aradaki farkı düşününce, belki sandalye sayısının sınırlayıcılığına karşılık yer sofrasının sıkışarak bir kişiye daha yer açmaya imkân vermesi geliyor aklıma ilk olarak. Hadislerde de geçen bir husus bu; mealen, ben dâhil kimse için yerinizden kalkmayın, kimseye yerinizi vermeyin, bunun yerine sıkışıp ona yer açın, diyor Hz. Muhammed. Sandalyeleri yaklaştırıp aralara yeni sandalyeler, olmadı tabureler ilave etmek de çoğu zaman mümkün. Belirli kişiye göre ayarlanmış bir sofranın her zaman başka bir kişiyi daha alabilecek olmasıyla büsbütün uyumsuz değil. Öte yandan yer sofrasının yuvarlak biçimi bütün sakinlerini eşitlerken genelde dikdörtgen olan yemek masaları baş köşe gibi (her ne kadar kahvaltıda ortadaki yiyeceklere uzanması zor olduğundan dezavantaj taşısa da) bazı hiyerarşiler tanımlıyor. Ama bu yerde ya da yerden yüksek olmanın zorunlu bir sonucu değil, köşeli yer sofraları gibi, İSAM Kütüphanesi’nin yemekhanesindeki tarzda yuvarlak masalar da mümkün.

İslam Peygamberi insana hiddetlendiğinde ayaktaysa oturmasını, oturuyorsa yatmasını tavsiye etmiştir. Bu da bize oturmanın yeni bir anlamını verir: Bir sakinleşme biçimi olarak, hareket imkanını kısıtlama, kendini zayıflatma biçimi olarak oturmak… İnsanın hareket etmemesini, edememesini temin etmeye hizmet edecek bir şey olarak oturmak, iç savaş çıktığında bıçakların körletilmesi yönündeki tavsiyeyi hatırlatır. İnsanın kendini sınırlamasının, güdülerine hâkim olmasının zor olduğu bir zamanda kendini bile isteye sınırlamasını ifade eder. Oturma eylemi de buradakine benzer bir kendi gücünü sınırlama tavrı içerir. “Bu konuyu oturup bir konuşalım.” deriz. Bu da bir odaklanma, sakin kafayla düşünme, kafa kafaya verme imkânına denk düşer ki diğer işlerin tamamının askıya alınmasını da ifade eder. Oturmanın vakti de vardır. Sanki oturmaya en yakışanı kuşluk ve ikindi vakitleridir. Bülbül sesi eşliğinde gülşen temaşa edilmese bile, yatmanın ve uyumanın tavsiye edilmediği bu zamanlar sanki en çok oturmaya yaraşır. Oturup temaşa, tefekkür etmeye. İnsanın göz ve kulağa dönüştüğü, gözüyle kalbi, kulağıyla kalbi arasında vasıtasız bir rabıtanın kurulduğu bir oturma hâlidir. Nedense dedemin yaşlılığında sandalyesinde dikçe oturması ama uyuklamaktan eser olmayan, tam bir manevi uyanıklık hâlini çağrıştırır bana oturmak. İnsan olmanın gerektirdiği bir dikkatle çevreyi kolaçan eden, yapılacak bir şey var mı diye yoklayan, gözleri açık bir oturma…

Oturmak kimi zaman iki kişiliktir. Saint-Exupery’deki gibi yan yana oturup aynı manzarayı temaşa edebilir; diz be diz oturup göz göze bakabilir ya da Erzurumlu Emrah’ın/Cem Karaca’nın dediği gibi hû çekebilir. Hiç konuşmadan baş başa oturmak kimi zaman sessizliği paylaşmak anlamına gelir. Yahut iki esnaf oturup tavla oynarken kamusal, seyirlik bir şeye dönüşür. Kimi zaman da büsbütün kolektif bir hâldir. Birlikte yenen yemeklerdeki sofra neşesi oturma eyleminden ayrı düşünülemez. Arapça’da cülus (tahta oturma) ve celse (oturum) kelimeleriyle aynı “oturmak” kökünden gelen “meclis” beraber oturulan yer anlamına gelir. Kamusal oturma mekânları çok çeşitlidir. Sadece paralı yerlerde, kafelerde, kahvehanelerde, AVM’lerde, lokantalarda oturulmaz; parklarda, banklarda, kaldırımın kenarında, duvar tepesinde, kapı önünde de bedavaya oturulur. Kadınlar kapının önünde bir arada oturup iş işler, boncuk dizer, dedikodu yapar, çekirdek çitler. Sadece sokağın değil apartmanın merdiven sahanlıkları bile, yazın serinlik için mesela, oturma mekânı kılınır. Nasıl sokağın köşesi, bakkalın önü bir dikilme mekânıysa, kapı önleri de bir oturma mekânıdır kimi mahallelerde. Burada bahsi geçen oturmak büsbütün kamusal ve çoğu zaman da kolektiftir. Lüks semtlerde izine rastlanmaz. Zengin muhitlerdeki muadili; ürkek, çekingen bir kamusal alana dâhil olma, yalnızlıktan kurtulma çabası gibi yaşlıların evde tek başına televizyon, ışıklar ve perdeler açık oturmasıdır.

Yer herhâlde oturakların en yapılandırılmamışıdır. Sırt üstü boylu boyunca uzanıp gerindikten bir saniye sonra ayağa sıçrayabilirsiniz. Bağdaş kurarken hızlıca bir dizinizi dikerek diğer ayağınızı altınıza alabilir ve gelen birine yer açabilirsiniz. Sedirde ya da bir bankta da sıkışıp yeni gelen birine yer verebilirsiniz. Yerden yüksek bir mekân inşa ettiğinizdeyse mecburen mekânı ihtisaslaştırmış olursunuz. Yere paralel başka bir zemini sıfırdan kurmanız, ayakta tutmanız gerekir ki bu da hem bakım hem ekstra maliyet getirir.

İşin fiziksel, biyolojik, iklimsel bir boyutu var muhakkak. Soğuk ve nemli iklimlerde soğuğu ve nemi kesmek için yerden uzaklaşma gereği duyulur. Sıcak iklimlerdeyse toprak ya da taş insanı serinletir, bunları yünle yumuşatmak insanlara yeterli gelir. Yerleşik insanlar mekânı oturak gibi uzmanlaşmış ve ağır ürünlerle doldurmaya, yemek odasıyla çalışma odasını ayırt etmeye eğilimliyken, göçebeler çadırlarında oturma işini kilim, post, yatak, yorgan ve minderlerle çözerken, bir yandan da mekânları günün farklı saatlerinde farklı işlevler kazanacak şekilde, dekorasyonunu sürekli değiştirerek çok amaçlı kullanırlar. Annem ayakta durduğumu veya çömeldiğimi görünce “Otur, yer senden kuvvetli.” der. Evet, hiçbir oturak yerden daha kuvvetli, güvenilir ve dayanıklı olamaz. Bu sözden esinlenerek söyleyecek olursak, “yer bütün alternatif oturaklardan geniş”tir de. Allah’ın arzının genişliği gibi. Sunduğu imkânlar çeşitli. İnsanın yere yayılma imkânı varsa aynı yer insana hem yatak hem oturak hem sofra hem işlik olabilir.

İnsanın olduğu yerde kültür de olur, tabakalaşma da; birilerinden ayrışma, farklılaşma; birilerine benzeme çabaları da. Simmel’in “Moda Felsefesi” metnine göre amaçsızca, işlevsizce farklılaşmak, farklılaşmaların en hası, en kristalize hâlidir. Sırf ayrışmak için ayrışmak. Tabii birilerinden farklılaşma girişimleri her zaman büsbütün işlevsiz olmaz. Sedirde oturan biri için sanki temel işlev yerin soğuğundan (“yer çeker”) kurtulmaksa da tahta oturan, diğerlerinden daha yüksek bir yere çıkmak, aralarındaki hiyerarşiyi ihsas etmek istemiş gibidir. Kolçaklar belli bir dik oturuşu, vücut duruşunu da icbar etti mi, kendini üstün görme duygusu âdeta tecessüm etmiş olur. Nasıl ki çocukluktan itibaren kadınların boynuna takılan altın halkalar boyunlarını uzatıyorsa tahtta oturanın vücudu da tahtın biçimini alır. O tahta hükmederken taht da ona hükmeder; bütün kültür ürünleri ve teknolojiler gibi kendisini kullananı evcilleştirir, kendine uydurur, dönüştürür. Hem sadece bedenini değil ruhunu da. Sandalye de günlük çevremizin ve nesnelerimizin ne kadar derin bir şekilde sosyal olduğunu gösterir. Sadece tarafsız bir araç olmak yerine, biz onu kullanırken o da bizi kullanır; vücudumuzu, alışkanlıklarımızı ve oturmak için kullandığımız mekânı kendine uygun hâle getirir.

Tahtın kökeninde bir sınıfa ait olmak, bir hiyerarşi simgesi olmak var. Papanın, papazın, kralın, aristokratın tahtı sembolik bir anlamla yüklenmiş. New York Üniversitesi Sosyoloji Hocası Harvey Molotch’a göre (YouTube’daki “Introduction to Sociology: Culture and Ethnocentrism- I” başlıklı ders videosu, 17:17 vd.), burjuvazinin sandalyesi bu hiyerarşik ürünü yaygınlaştırarak etkisini kırma anlamı taşır. Herkesin “taht”ta oturduğu bir dünyada üstünlük taslamadan bahsedemeyiz; kibre karşı kibrin demokratikleşmesi gibi bir şeydir bu. Bu, her ne kadar zekice görünse de sorunu kökünden çözmez. Bu tahtta oturanın üstünlüğü fikrinin dayandığı sembolizmini benimsediğimizde, herkesin aynı yolla üstün olmasını sağlasak bile, yerde oturmak gitgide bir değersizlik, kaybedenlik, eziklik duygusundan daha da ayrılamaz olur. Belki de karşı imge olarak, Rum diyarından elçi geldiğinde hasırın üzerinde öğle uykusunda bulunan Hz. Ömer’in hâlini hatırlayabiliriz. Dik oturan, pijamayla kimselere görünmeyen, bundan güç devşirmeye çalışanla gücü başka yerde arayan arasındaki mesafeye dair bir temsil olarak. Oturma işlevine sahip kültürel bir ürüne, günlük hayatımızda daha çok bulunan sandalyeye baktığımızda onun sadece sandalye olmadığını, sandalye etrafında toplumsal bir anlamlandırma ve uzlaşı halesinin bulunduğunu fark etmemiz zaman almaz. Buna göre sandalye, salt fizyolojik bir gereklilikten ziyade, toplum tarafından inşa edilmiş bir nesnedir. Alçak taburelerden başlayıp kolçaksız, tek kolçaklı, çift kolçaklı tipleri, dik oturulan, kaykılarak oturulan… her biri farklı bir imge barındırır. Yahut her biri birbirinin aynısı ve birbirine paralel, öğretmen kürsüsünden bir seviye aşağıda, ona ters yönde duran sınıf düzeni bir pedagojiyi imlerken yuvarlak masa, oturma düzeni bambaşka bir öğrenci-öğretmen ilişkisini yansıtır.

Tarihsel olarak birçok toplumda insanlar pek sandalyeye oturmaz. Çömelme, bağdaş veya diğer duruşlar yaygındır. Bireysel tabureler eğreti, kısa süreli bir oturuşu icbar ederken sandalyenin konforu arttıkça yerleşik, rahat, uzun süreli oturuşlar mümkün olur. Bir sıra ya da sedirde, divanda, kolektif, yan yana, sınırları belirsiz bir oturma varken sandalyeyle bireyselleşmenin bir ürünü gibi tek başına oturmayı teşvik eder. Avrupa parklarında arzıendam eden tek kişilik banklar da bu sınır/mesafe koymanın, bireyselliğin bir tezahürüdür. Duraklarda, aralarına kolçaklar eklenmiş evsiz düşmanı otobüs bekleme bankları da bundan pek farklı değildir.

Sandalye tarihsel bir ürün. Bugün büyük ölçüde küresel yaygınlığa kavuşmuş olması, tarihselcilikten nasibini almamış olanlara doğal, ezeli, kaçınılmaz, modern, çağdaş ilh. görünmesine yol açar. Hâlbuki bu “doğal” görünen şey (sandalyeye oturmak) aslında kültürel ve tarihsel olarak spesifik bir davranış kalıbıdır. Belli bir dünya görüşünü içerebileceği gibi belli bir “coğrafi işaret” de barındırabilir. Oturup kalkma, bedeni kullanma biçimleri, biz onları her kültürde aynı sansak da farklı farklıdır. Tahtadan bir yastık bir coğrafyada tahayyül edilemezken başka bir coğrafyada elle su içmek imkânsızdır. Bir oturma biçimini merkeze almak, aslında belli bir coğrafyayı merkeze alma anlamı taşır.

Oturmak, yerden yüksek bir yerde oturabilmek bir refah göstergesi gibi düşünülür. 2000’ler olmalı; Almanya’da toplu taşımada boş yerler varken birilerinin, hem de şehir içi uzun yolda, ayakta durduğunu ilk kez gördüğümde çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Toplu taşımada boş yer varken oturmamak bir doymuşluk, refah göstergesi olarak yorumlanabilir. Bir iş gününün sonu ve kimse yorulmamış. Belki de hepsi beyaz yaka ve oturmaktan yorulmuşlar. Ya da kimseyle muhatap olmak istememeleri ister istemez bir yakınlaşmayı barındıran oturma eylemine engel oluyor. Umut Sarıkaya’nın muza, kiviye yumulan temsilcilerin geldiği ülkelerin kredi notunun düşürüldüğü karikatüründeki gibi… Otobüste herkes boş yer bırakmamacasına koltuklara oturuyorsa insanlar hâlâ oturmaya aç demektir. Bu da oturmanın ayakta durmaktan daha kıymetli kodlandığını anlatır. Oturularak yapılan işlerin, masa başında icra edilen mesleklerin daha itibarlı olması, bu işlerin getirdiği gelir kadar toplumda oturmaya yüklenen anlamla da ilgili olabilir pekâlâ. “Oturduğu yerden para kazanmak.” ifadesindeki belki küçümsemenin ve haksız kazanç ithamının da karıştığı imrenme de buna paralel düşünülebilir.

Dinlenme biçimi olarak oturmak, ayakta durmak veya yürümek (volta atmak, yürüyerek dinlenmek!?) hep sembolik anlamlarla yüklüdür. Hele de biri otururken diğeri ayaktaysa bu anlam yükü daha da belirgin hâle gelir. Oturan genç öğrencilere ayakta ders anlatan yaşlı hoca için ayakta olmak sınıfta hareket etme özgürlüğü, yukarıda olma açısından üstünlük, sınıfa yayılan bilginin tek kaynağı olma gibi içerikleri barındırır. Öte yandan masasında oturan memurun önünde bekleyen vatandaş ters bir hiyerarşiye maruz kalır. Sandalyeye buyur edilmemek, oturması teklif edilmemek, ayakta bekletilmek kimi durumlarda bir aşağılama ve sembolik şiddet biçimidir. Bazı memurların masalarının önünde oturacak bir sandalye olmaz bile.

Oturmanın bir zıddı ayakta durmaksa bir diğer zıddı, belki asıl olarak da muadili de çömelmektir (Molotch, 21:21 vd.). 80 civarı doğumlular için “Sevdalıyım” (1996) klibinin sonunda kerpiç bir duvarın önünde çömelmiş hayal kuran Mahsun Kırmızıgül çömelme imgesinin görsel bileşenlerinden biridir sanıyorum. Sandalyeye oturma alışkanlığı, bir başka deyişle sandalyeye oturarak dinlenebilme becerisi nasıl belli bir kültüre aitse çömelik vaziyette uzun süre durabilme, hatta çömelip oturarak dinlenebilme becerisi de yine belli kültürlerde olan bir özelliktir. Şu veya bu kültürü merkeze almadan düşündüğümüzde, çömelmenin bacak bacak üstüne atarak ya da atmadan sandalyede oturmaya göre daha sağlıklı olduğu ortaya fark edilebilir. Hele de tuvalet söz konusu olduğunda. Burada Zizek’in Alman, Fransız ve İngiliz işi “alafranga” tuvaletleri karşılaştırarak yorumladığı videosu akla gelebilir. Alaturka tuvalet çömelmeyi merkeze alırken alafranga tuvaletlerin hepsi sandalyede oturmayı esas alır. Sandalyede oturmaya günümüzde verdiğimiz değeri, Batılı modernliklerin kendi irrasyonel ve sağlıksız yönelimlerini nasıl değerli gösterdiğine dair bir örnek, bir ipucu, zihinsel “dekolonizasyon” için bir başlangıç noktası olarak düşünebiliriz. Yahut doğum söz konusu olduğunda yatmaya karşı oturmanın, oturmaya karşı çömelmenin yer çekimini kullanma açısından üstünlüğünü düşündüğümüzde.

Sağlık, fiziksel kolaylıklar vb. maddi boyutlar bir yana farklı oturma biçimlerinin her birine farklı imgeler, değerler atfederiz. Örneğin bağdaş bir yandan geleneksel dünyayı hatırlatırken bir yoga duruşu olarak ona başka bir anlam yüklenir. Yine karikatürist Umut Sarıkaya’ya referans verecek olursak, ramazanla, dindarlıkla özdeşleşmiş olan hurmanın “hurmiş” adını alarak sağlıklı bir diyet bileşeni olarak kendine yeni bir ortam yapması buna benzetilebilir. Farklı oturma biçimlerine çeşitli imgeler eşliğinde bakiyeler üzerinden yanaşmamak mümkün değil. Ama bunların nasıl oluştuklarına ve tarihsel olarak dönüştüklerine dair bir farkındalık, bizi kendi oturma/dinlenme (tuvaletimizi yapma ya da doğurma) şeklimizi seçme konusunda rahatlatabilir. Buradaki formülü oturma biçimlerinin ötesine barınma, giyinme, beslenme, ilişki kurma ilh. biçimlerine doğru da taşımak mümkündür.

*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026